Eyl 13 2019

Gülen cemaati ve Müslüman Kardeşler'in çöküşündeki üç benzerlik - Ahmet Kuru

Gülen Cemaati ve Müslüman Kardeşler’in son on yılda yaşadıkları yükseliş ve ani düşüş hakkında mistik açıklamalardan komplo teorilerine kadar değişik fikirler ileri sürüldü. Bu iki grubu karşılaştırmalı çerçevede ele almak her ikisini de daha rasyonel bir bakışla inceleme olanağı sunmaktadır. Dahası, bu grupların tecrübeleri başka İslami hareketler için de dersler içermektedir.

Müslüman Kardeşler Mısır’da bundan yaklaşık yüz yıl önce kuruldu. Zamanla diğer birçok Arap ülkesinde şubeleri oluştu veya benzer gruplara ilham kaynağı oldu.

Çok uzun süre devlet baskısına maruz kaldıktan sonra, Müslüman Kardeşler, Arap Baharı ile parti kurma ve iktidara gelme fırsatını elde ettiler. Ama iktidarları kısa sürdü. Üyeleri olan Muhammed Mursi başkan seçilmesinin yıldönümü olan Temmuz 2013’de sokak gösterilerinin desteklediği kanlı bir askeri darbe ile devrildi. 

Üç yıllık hapis hayatının ardından Mursi geçtiğimiz Haziran’da mahkeme salonunda rahatsızlanarak hayatını kaybetti. Mısır’da terör örgütü ilan edilen Müslüman Kardeşler’in çok sayıda üyesi tutuklandı ve bazıları işkence gördü.

Müslüman Kardeşler’den daha yeni bir oluşum olan Gülen Cemaati ise 1970’lerde ortaya çıktı ve 1990’larda Türkiye’de kamusal bir görünürlük kazandı. 2006 ve 2013 yılları arasında Cemaat, Türk bürokrasisinde en etkili aktörlerinden birisi haline geldi. 

2014 senesinden sonra Cemaat’in bir suç, hatta terör örgütü olarak tanımlanması süreci başladı. Kanlı 2016 darbe girişiminin tek sorumlusu ilan edilmesinin ardından Cemaat ile ilişkilendirilen yüz binin üzerinde birey işlerinden atıldı ve gözaltına alındı; bazları çocuklarıyla kaçmaya çalışırken Meriç Nehri’nde boğuldu.

Türkiye’nin dışında da Cemaat büyük kayıplar yaşadı. Özellikle Müslüman-çoğunluklu çeşitli ülkelerde okulları kapatıldı, mensuplarından bir kısmı tutuklandı.

Peki nasıl oldu da Gülen Cemaati ve Müslüman Kardeşler kısa bir yükseliş ve güçlülük döneminin ardından bu kadar hızlı bir düşüş ve baskı yaşamaktalar?

İki grubun benzer sorunlarını üç başlık altında inceleyeceğim: ütopik İslam anlayışı, otoriter devlet ve yanlış ittifaklar.

Ütopik İslam Anlayışı: Bu yazıdaki karşılaştırma Cemaat mensuplarının çoğu tarafından kabul edilmeyecektir. Zira Cemaat uzun yıllar kendisini Müslüman Kardeşler dahil tüm İslamcılardan farklı gördü ve tanıttı. 

Cemaat bir siyasi parti kurmadı ve bu açıdan İslamcılardan farklıydı. Ama İslamcılık parti kurup kurmamaktan daha genel bir kavram olarak tanımlandığında, aslında Cemaat’in Müslüman Kardeşler ve diğer İslamcılar ile birçok ortak özelliğinin bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

Cemaat’in Tayyip Erdoğan ile kurduğu ittifak ve ardından O’nunla giriştiği mücadele bu grubun –iddia ettiğinin aksine— aslında siyasi bir aktör olduğunu gösterdi. Dahası ilk kuruluşundan bu yana Cemaat’in savunduğu İslam anlayışı Müslüman Kardeşler’in savunduğu anlayışa benzer şekilde siyasi ve ütopik idi.

Her iki grup için de İslam sosyopolitik sorunların çözümlerini içermektedir. Bu ütopik bakış açısına göre Kur’an günümüzün tüm sosyal, siyasi ve iktisadi hastalıklarına reçeteler öneren bir kitaptır. Gündelik dildeki deyişle İslam “tuvalete girmekten, devlet yönetimine kadar” her konuda rehber olan bir dindir. 

Her iki grup da ilk görünüşte klasik İslam düşüncesinin devamı gibi görünen bu ütopik anlayıştan yola çıkarak hayatın her alanına hakim olmayı ve tüm alanları kendilerince yeniden düzenlemeyi hedeflediler. Bunu yaparken de sosyal bilimler ve felsefe konusundaki bilgisizliklerine hiç önem vermediler ve bu boşluklarını fıkıh ve hadis bilgisi ile dolduracaklarını zannettiler.

Dahası her alana hakim olma düşüncesi ile adliye, askeriye ve polis gibi kurumlara egemen olmaya çalıştılar.

Türkiye ve Mısır’da her alana hakim olma çabasının sonucu olarak da Cemaatve Müslüman Kardeşler hemen her kesiminden düşmanlar kazandılar. Seküler kesimlerde toplumu İslamlaştırma çabasına karşı oluşan bu düşmanlık, muhafazakar kesimlerde ise “kendilerine pastadan az pay verildiği” gibi düşüncelerden kaynaklandı. 

Sonuçta otoriter devlet, bu iki grubu ezerken toplumun değişik kesimlerinde onlara sempati duyanlar azınlıkta kaldı. 

Otoriter Devlet: Türkiye’nin demokrasi tecrübesi Mısır’dan çok daha eski ve derin olmasına rağmen her iki ülkede de devletin otoriter damarının benzer şekilde güçlü olduğu söylenebilir.

İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık adlı yeni kitabımda hem Türkiye hem de Mısır’da devletin baskıcı damarının aslında yüzyıllara uzanan bir geçmişi olan ulema-devlet ittifakı geleneğine ve bunun modern uygulamalarına dayandığını açıklıyorum.

Ulema-devlet ittifakını Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı temsil ederken Mısır’da bu ittifakın bir çok bileşeni bulunmaktadır. Bu bileşenler arasında yöneticisinin devlet başkanı tarafından atandığı Sünni İslam’ın önde gelen kurumu El Ezher ile yargı ve hatta yasama konusunda etkili olan Müftülük ve İslami mahkemeler gibi kurumlar yer almaktadır.

Bu ittifak üzerinden devlet her iki ülkede de hayatın hemen her alanını hem siyasi güç hem de dini söylem ile kontrol etmeye çalışmaktadır. Bu şartlar altında bir çok sağ ve sol grup devleti ele geçirme düşüncesine saplanmışlardır. Özellikle de İslami gruplar için küçük iken devletin himayesinde olmak, büyüdüklerinde ise devletin kurumlarında etkili olmak, hatta mümkünse onları ele geçirmek ana hedeflerdendir.

Hem Cemaat hem de Müslüman Kardeşler kuruluşlarından bu yana devlet ile ilişkilerinde devamlı bir baskı korkusu altında yaşamışlardır. Bu korkunun bir ele geçirme saplantısına dönüşmesi her iki grup için de söz konusudur. 

Bir başka deyişle her iki grupta da eğer devleti ele geçiremezlerse bir gün devlet baskısına maruz kalacakları düşüncesi etkiliydi. Sonuçta bu düşünce her iki grup için de İngilizcede “self-fulfilling prophecy” dediğimiz, kendi kendini doğrulayan bir kehanete dönüştü.

Yanlış İttifaklar: Cemaat ve Müslüman Kardeşler’in maruz kaldıkları devlet baskısında eski müttefikleri onlara destek olmamış, hatta genelde bu baskıların öncülüğünü yapmışlardır. Bu iki grubun müttefik seçimindeki yanlışları hızlı düşüşlerinde önemli bir faktördür.

Temmuz 2012’de başkan seçilmesinin hemen ardından Mursi’nin en önemli icraatı üst düzey komutanları emekliye sevk etmesi ve onlardan çok daha genç olan General Abdülfettah el-Sisi’yi silahlı kuvvetler komutanı olarak atamasıydı. Ocak 2013’de Kahire’de kitap çalışmam bağlamında Müslüman Kardeşlerin bazı liderleri ile röportajlar yapmıştım. Sisi’ye karşı genelde olumlu yaklaşımlarını muhafaza ettiklerini gözlemlemiştim.

Sisi ise atanmasından bir yıl kadar sonra darbenin liderliğini yaparak hem Mursi’yi devirdi hem de Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etti. Müslüman Kardeşler’in Sisi konusundaki yanılgıları Cemal Abdül Nasır konusundaki hatalarının tekrarı gibiydi.

Kuruluşundan itibaren Müslüman Kardeşler’in sivil kanadının yanı sıra subayları içeren bir özel kanadı da vardı. 1952 yılında darbe ile başa geçip cumhuriyeti kuran Nasır da bu kanattandı veya en azından Müslüman Kardeşler öyle zannediyordu. Yeterince güçlendikten sonra Nasır’ın Müslüman Kardeşler’e ihtiyacı kalmamış ve onları terör örgütü ilan etmişti.

Cemaat de benzer şekilde çok yanlış siyasi ortaklıklara girdi. Özellikle 2006 Danıştay suikastı ve bir sene sonraki e-muhtıra girişimi ardından AKP ile güçlü bir ittifak kurdu. Bu koalisyon Erdoğan’ın Kemalist elitler karşısında ayakta kalabilmesini, hatta bu elitleri marjinalize edebilmesini sağladı.

Gücünü perçinledikten sonra ise Erdoğan daha önceki üç müttefiki olan liberaller, Kürt hareketi ve Cemaat’e karşı harekete geçti.

2014 ile 2016 arasında Erdoğan’ın tüm devlet gücü ile kendisine savaş açmasına rağmen Cemaat’in rahat ve endişesiz tavrı anlaşılması zor bir tutumdu. Bu dönemde Cemaat’in tavrının silahlı kuvvetlerin, özellikle de Hulusi Akar’ın Erdoğan’ın tek adam rejimi inşa etmesine bir şekilde engel olacağına dair naif ve neredeyse mistik bir beklentiye dayandığı Cemaat’ten bazılarının pervasız konuşma, yazı ve sosyal medya paylaşımlarından anlaşılmaktaydı. Bu tür paylaşımlar  2016 darbe girişiminden sonra bile devam etti.

Aksine, Akar, Cemaat’e karşı –darbe girişimi öncesinde başlayan ve sonrasında hızlanarak devam eden– “cadı avı”nda Erdoğan’dan sonra en etkili öncü rolü üstlendi. Geçtiğimiz aylarda yaptığı açıklamada silahlı kuvvetlerden 16,000’den fazla teröristin atıldığını açıklarken Cemaat mensuplarını –veya kendi deyimiyle Fetöcüleri–  kastediyordu.

Alınacak Dersler: Daha birkaç yıl öncesine kadar Gülen Cemaati ve Müslüman Kardeşler Türkiye ve Mısır’ı yeni baştan inşa edebilecek bir güce ulaşabileceklerini düşünüyorlardı. Bugün ise lider kadroları ölmüş, hapsedilmiş veya firari ilan edilmiş durumda. Kişisel ve kurumsal mallarına el konuldu ve ülkelerindeki itibarları yok edildi. 

Bu iki grubun yaşadıkları dünyadaki diğer İslami gruplar için uyarıcı dersler içermekte.

Ütopik bir İslami anlayış ile bir ülkeyi yeniden dizayn etmeye kalkmak riskli bir iştir. Hele bu ülkede baskıcı devlet köklü bir geleneğe dayanıyorsa başarısızlık şansınız çok yüksektir. Bunun üzerine bir de yanlış müttefikler seçerseniz sonuçları ölümcül olur.


The Conversation’da Ahmet Kuru tarafından kaleme alınan bu yazı, Kıtalararası.com sitesinden alınmıştır.