Kas 21 2017

Cemaat’in aydınlarına zor soru

Entelektüel sorumluluk ya da diğer bir deyişle felsefi bir konsept olarak epistemik sorumluluk John McGowen, Hilary Kornblith, Lorraine Code ve Roderick Chisholm gibi isimler tarafından ortaya çıkarılıp, geliştirildi.

Aslında, bu konsept ayrıca, ağırlıklı olarak 2. Dünya Savaşı'nda Hiroşima ve Nagasaki'deki insanlığa karşı suçlara karşı sessiz kalmakla suçladığı Britanyalı ve Amerikalı entellektüellere karşı hüsranını yazan Dwight Macdonald'la da ilişkilendirilebilir.

Yine de, çoğu kişi “entellektüel sorumluluk” kavramının Amerikalı dilbilimci Noam Chomsky'nin yazdığı, 1967'de The New Yorker'da yayınlanan 'Aydınların Sorumluluğu' (The Responsibility of Intellectuals) başlıklı akademik makale ile bilinen ününü kazandığını söyler.

Chomsky, tüm insanlık trajedilerine rağmen Vietnam'daki savaşı meşrulaştırmaya çalışan Amerikan ana akım entelijansiyasına karşı epistemolojik bir savaş açmıştı. Chomsky'nin 'Aydınların Sorumluluğu'nda başlattığı bu savaşın merkezi şu soruydu: “Amerikalı entellektüeller Vietnam'daki savaştan ne derece sorumluydular?” Bir milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği Vietnam'daki savaşa karşı sahte-etik bir yaklaşım gösterenlere yönelik tiksintisini defalarca vurgulamasının yanı sıra, Vietnam'da olan bitene karşı kör kalırken Amerikan karar vericilere göz yuman entellektüellerden de iğrendiğini birden fazla kez belirtmişti.

Kişisel olarak tanıdığım, Gülen Hareketi'ne bağlı belli bir grup akademisyen de benzer şekilde bana Noam Chomsky'nin bu makalesini hatırlattı. Gülen Hareketi -1999'dan beri Amerika Birleşik Devletleri'nde gönüllü sürgün olarak yaşayan Türk imam Fethullah Gülen'in önderlik ettiği uluslar ötesi İslamcı bir hareket- içinde aktif olan bu akademisyenler, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hareketi sorumlu tuttuğu, geçtiğimiz yıl yaşanan darbe girişiminin ardından sessizliğe büründü.

Darbe girişiminden beri, 60 binden fazla kişi hapse atıldı, bunların 17 bini kadın, 668'i 6 ay ile 6 yaş arasındaki çocuklar. Her ne kadar Türk hükümeti Gülen Hareketi'nin darbenin arkasında olduğuna dair ikna edici kanıt gösteremese de cezaların infazı, tutuklananların Gülen Hareketi'nden hoşlandığı suçlamalarıyla gerçekleşti. Ancak arkadaşlarına ve meslektaşlarına yönelik süregelen şiddetli insan hakları ihlallerine rağmen yine de bu Gülen Hareketi'ne bağlı akademisyen grubunun leptofonisi (sessizliği) sağır edici varlığını sürdürüyor.

Ama neden başlarını kuma gömmeye karar verdiler? Gülen Hareketi ile ilişkili büyük sayıda bir akademisyen grubu Erdoğan yönetiminin otoriteryen yöntemlerine karşı mücadele ederken, neden Gülen Hareketi ile ilişkili belirli bir grup, çoğu Türkiye dışında olmasına ve aralarında hareketin bilinen yüzleri olmasına rağmen sessizliğe gömülmeye karar verdi?

“Bu” akademisyenlerin darbe girişiminin ardından sırra kadem basmasının ardında başlıca üç sebep yatıyor. İlki, Erdoğan yönetiminin Türkiye ve Türkiye dışındaki devam eden baskısı nedeniyle bu belirli gruptaki akademisyenler arasında oluşan kocaman korku. Bu açıdan, Türkiye'deki durum hakkında ne söyleyip ne yazacakları konusunda endişe duymakta sonuna kadar haklılar.

İkincisi, bu akademisyenler, yıllardır eleştirdikleri, hareketin içindeki sorumlu yöneticilerin hesap vermesi gerektiği, şu anki pozisyonlarından alınıp, geçmişte yapılan hataların tekrarlanmasını engellemek görüşündeler. Üçüncüsü, çoğunun geçmiş yıllarda hareket içindeki belli kişilere ve yapısal sorunlara yönelik eleştirileri yöneticilerin çoğunluğu tarafından görmezden gelinmişti. Daha doğrusu ve önemlisi, bu akademisyen grubu, hareketi bugünkü karanlık günlere getiren, hareket içindeki eleştiri kültürü ve özgür düşünce eksiliğini protesto ediyor.

Değişime karşı olanları harekette özgür düşünce kültürünün olmamasından sorumlu tutacak olursak, bu akademisyenlerin hareket içindeki eleştiri kültürünün eksikliğindeki sorumluluğunun ne derece olduğunu da sormak gerekir. Eteklerindeki taşları neden dün değil de bugün döküyorlar? Merakımı gidermek için bu akademisyenlerin, 2010 yılından önce, hareketle ilişkili çok sayıda kurumda profesyonel mevkilere sahip oldukları dönemde, hareketin sorunlu görüşlerine karşı belli eleştirilerde bulundular mı, harekette eleştiri atmosferi yaratmaya uğraştılar mı diye araştırdım.

Bu nedenle, sosyal medya hesaplarını (çoğu önceki paylaşımlarını silmişti), yayınladıkları makaleleri, yaptıkları konuşmaları karıştırdım. 2010'dan önce bazı cılız sesler var gibi görünse de bu akademisyenlerin büyük çoğunluğunun, kamusal kayıt konusu oluşturacak, hareketin sorunlu uygulamalarına karşı açık eleştirilere rastlamadım. Dahası, bu kişilerin, eleştirileri dikkate alınmadığı için Gülen Hareketi ile bağlantılı kurumlardaki mevkilerinden istifa etmek istediklerine yönelik kamuya açık bir veri de yok.

Bir adım daha ötesine gidersek, bu akademisyenlerin 2010'dan önce, dönemin Türk hükümetinin Kürtlere, dini azınlıklara, sendikalara ve diğer gruplara yönelik orantısız uygulamalarına karşı eleştirel bir söylem ya da anlatı geliştirip geliştirmediklerini merak ediyorum. Gerçekten, bu sorunun cevabını zaman gösterecek.

Bununla birlikte, bu akademisyenlerin sağır edici leptofonisi Jürgen Habermas'ın 1987'de yazdığı, modern toplumların evriminin kilometre taşlarından birinin çelişkili düşünce alanlarının varlığı olduğunu savunan 'İşlevsel Aklın Eleştirisi' (A Critique of Functionalist Reason) makalesiyle de incelenebilir. Habermas'a göre, çelişkili düşünce alanlarının varlığı, karşıt düşünceleri, ilkin meydan okumaya, daha sonra yabancılaşmaya ve son olarak da birbirlerini yeniden kodlayarak yeniden tanımlamaya zorlar.

Eğer Gülen Hareketi'yle ilişkili bu akademisyen grubunun leptofonisine Habermas'ın merceğiyle bakılırsa, bu uyuşuk düşünürlerin hareketin ilerlemesini ve sağlıklı bir sosyal varlığa dönüşmesini aslında hiç istemediklerini savunulabilir.

Evet, bunu istemiyorlardı! Çünkü 2010'dan önce bu akademisyenlerin hareketin belli başlı sorunlu görüş ve pratiklerine önce karşı gelerek, sonra yabancılaştırarak ve son olarak yeniden kodlayarak hareketi değişime uğratacak çabalarını ne duyduk, ne de gördük.

Bu sebeple, Erdoğan yönetiminin demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına karşı çok geniş skalada yürüttüğü savaş sürerken, şu an var olan ve süregelen leptofoninin entellektüel sorumlulukla çeliştiği söylenebilir. Ve daha da önemlisi, birçoğu, kariyer beklentileri yoksa, bu değerler ve mevcut şiddetli siyasi koşullar arasında belirsizlik içinde bir süre daha kalacağını ispatlıyor gibi görünüyor.

Ebubekir Işık, Brüksel Free Üniversitesi'nde araştırmacı olarak görev yapıyor.