1915’in yumuşak modeli: Bitmeyen zulüm

Kuzey Amerika’ya kış erken geldi… Dün geceden beri usul usul yağan kar bütün kentleri kapladı. Bizse kışı sürekli ruhumuzda yaşıyoruz.

Ermeni sorunuyla yüzleşmeyen Türkiye toplumu, benzer sancıları 100 yıl sonra Kürt meselesi üzerinden tekrar yaşıyor. Hayali örgütler üzerinden bu ülkenin zor yetişen aydınlarını, bilim insanları birer ikişer susturmaya çalışıyorlar.

Talat Paşa’nın Anadolu’yu Türk ve Müslüman yapma politikasının günümüz koşullarına uygulanmış modelini izliyoruz. O dönemde Ermenilere yardım ve dostluk eli uzatanları asıyorlardı, bugün tutukluyor, cezaevine atıyorlar.

Anadolu Kültür Merkezi ve Gezi üzerinden bir terör örgütü yaratma çabası savcılığın değil, devlet aklının komik ve zavallı bir girişimidir. Bu insanları tanıyan, yaptıkları işlere tanıklık eden herkes, hiçbirinin şiddetle veya terörle bir bağı olmadığına tanıklık eder rahatlıkla. Bugünün Türkiyesi’nde onlara yönetilebilecek tek suçlama, vicdanlı birer insan olmaktır.

Türkiye’de şu an vicdanlı insan olmak devlet nezdinde kabul edilebilir bir durum değildir. Devlet aklının ve onu temsil edenlerin ideal tipi, üç paraya ruhunu satan paçavralardır. İktidar medyasına ve günümüz akademiyasına bakınca, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla görürsünüz.

Bu tablo bir bakıma Ermeni Soykırımı’nın işaret fişeği 24 Nisan gözaltılarına benzetilebilir. Burada tek teselli, dostlarımızın Ankara yollarında katledilmeyecek olmasıdır.

Bu insanlar kendi alanlarında uluslararası tanınırlık ve saygınlığı olan, barış, dostluk, demokrasi ve hukuktan başka kaygıları olmayan aydınlar. Şiddetle, isyanla bir arada anılmaları bile ayıp ve utanç verici. Sabahın altısında yataklarından alınıp emniyete götürülmeleri, Nazi dönemini anımsatan bir uygulamadır.

Sözün bittiği bir noktadayız ve maalesef bu açık faşizme karşı duracak toplumsal muhalefet ortada görünmüyor. Talat Paşa’nın Cumhuriyetle devam eden ideolojik eğitimi, toplumun ağırlıklı kesimini Ermeni ve Kürt düşmanı olarak yetiştirmiş durumda.

CHP’de varlığını bulan bu inkârcı ve rantçı yaklaşımın sonuçlarını, ana muhalefet partisinin önde gelenlerinin ülke sorunlarını bir kenara atıp belediye başkanlığı için kavgaya girişmiş olmalarında ve hiçbir olaya tepki vermemelerinde görüyoruz açıkça. Demokrasi, hukuk, hak umurunda değil ne partinin ne de yönetiminin…

HDP ise başka bir savrulmanın içinde. Tutuklamalar ve baskılar sonucu eski etkinliğinden eser kalmamış durumda. Apayrı bir yazının konusu...

İnsanı kötümser olmaya iten, çaresiz hissettiren bir tablo. Ama insansak umutsuz olamayız, bizi yaşatan ve ayakta tutan umuttur. İyinin sonunda üstün geleceğine olan inancımızdır.

Bugün bu hukuksuz, anti-demokratik ve hatta faşist uygulamalara sessiz kalan geniş toplum kesimleri, günün sonunda demokrasiyle refahın kol kola gezdiğini elbette görecek. Ama kafasını duvara çarptıktan sonra fark edecek bu gerçeği.

Bugün oturduğu evi, bindiği arabayı, çocuğunu gönderdiği okulu, yazları çıktığı tatili 2002’den sonra yaşanan Avrupa Birliği sürecine, demokratikleşmeye, yargının bağımsızlığına yönelik adımlara borçlu olduğunu anlayacak.

Zamanı geç ve bedeli ağır olacak ama bu son kaçınılmaz. Tek adama dayalı tekçi ve baskıcı rejimin bu ülkeye sunacağı tek şey yoksulluk, baskı, çapsızlık ve dünyadan dışlanmışlıktır.

Kürt meselesine Suriye’de yaşanan olaylar eklenince, bugün tanıklık ettiğimiz devlet aklının tutulması noktasına geldik. 1915’teki, tarihe utanç sayfası olarak geçen Soykırım ile noktalanmıştı; bugünkü, bütün ülkenin açık cezaevine çevrilmesi şeklinde sürüyor.

Osman Kavala’nın etrafında bir Gezi örgütü yaratan bu zihniyet, devlet aklıyla kişisel intikamın birleşmiş bir halidir. Erdoğan’ın tek yenilgisinin rövanşını alma çabasıdır aynı zamanda. Bedelini dostlarımızın, arkadaşlarımızın ve bizim ödediğimiz bu siyasetin ülkeyi felaketten başka götüreceği bir yer yoktur. Tek adam rejimi batırır, Erdoğan da batıracak.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.