Eser Karakaş
Haz 16 2019

23 Haziran sonrası için bir program önerisi

Bu yazıda yazacaklarım, önereceklerim aslında 23 Haziran sonuçlarından bir ölçüde bağımsız. Zira işaretler AKP iktidarının, Erdoğan rejiminin sonunun geldiğini gösteriyor; 23 Haziran’da Cumhur ittifakı ağır bir yenilgi almaz ise bile bu kadrolarla, bu programla, bu uygulamalarla, bu ittifaklarla artık Türkiye’yi yönetmesi mümkün olmayacak. Baş aşağı giden ekonomi ortamında yeni kurulacak partiler, vs. bu yönetim faciasının sonunu getirecek çünkü Türkiye yönetilemiyor.

Umarım, iş çöken bir ekonomiye, kurulacak yeni partilere gerek bırakmadan çok net mesajlar verecek 23 Haziran seçimleri ile çözüm sürecine girer.

Ancak, Cumhur İttifakı’nın çok net bir mağlubiyeti ile sonuçlanması muhtemel bir 23 Haziran seçimleri işin sadece ilk adımı olacak; esas önemli adımların, en azından bir kapsamlı ve tutarlı program çerçevesinde 23 Haziran seçimleri sonrasında gelmesi gerekiyor.

23 Haziran sonrası için de bir vatandaş olarak temel önerim konuları Erdoğan karşıtlığından, -bu çok verimsiz bir alan- çıkarıp bir program çerçevesine oturtmak; neyin, nasıl ve neden yapılması gerektiğini herkes kendi siyasal-ideolojik yaklaşımına göre ortaya sermeli ve bu önerilerden de kapsamlı bir demokratik program önerisi çıkmalı.

Ben de bu yazımda kendi önceliklerimi sunmaya gayret edeceğim; başkalarının önceliklerinin benimkilerle örtüşmesi hiç gerekmiyor ama önemli olan herkesin önerilerini sunabilmesi ve Erdoğan karşıtlığını aşacak bir program tartışmasını başlatmak.

Ben de önerilerimi biraz da maalesef didaktik bir üslupla tek tek, numaralayarak sunmak istiyorum.

1- Erdoğan ve AKP’nin AB ilişkilerinde Kopenhag kriterlerini öncelediği Türkiye ile Kopenhag kriterlerinin yerine Ankara kriterlerini koyduğu Türkiye mukayesesi AB tam üyelik hedefinin ve perspektifinin bizim için ne kadar önemli olduğunu ortaya çoktan koydu zaten. Erdoğan sonrası için yapılması gereken ilk şey AB başkentlerine çıkarmalar yapmak ve müzakere sürecinin yeniden açılmasını, işlemeye yeniden başlamasını sağlamak.

Erdoğan ve ekibinin otokratik yönetimini güçlendirmek için Avrupa’ya karşı kullandığı mülteci kozu demokratik bir çerçevede bu kez belki de müzakere sürecinin canlanması için kullanılabilir.

Tüm dosyaların önündeki siyasi engellerin kalkması için güçlü adımlar atılmalı ama öncelikli olarak da önünde siyasal engel olmayan üç dosya bizim tarafımızdan hemen açılmalı. Bu dosyalar kamu alımları, rekabet-devlet yardımları, çalışma-iş güvenliği dosyaları.

Bu dosyaların hemen ve koşulsuz açılmasının Türkiye’ye neler sağlayacağını anlamak için aynı dosyalarının bir dizi kısır nedenden açılmamasının nelere yol açtığını görmek lazım.

Kamu alımları dosyası müzakerelere açılmadığı için yolsuzluklar kamu ihaleleri üzerinden vatandaşların, vergi mükelleflerinin, bütçenin üzerine çok ama çok ağır bir mali ve ahlaki yük olarak binmiş bulunmaktadır.

Rekabet-devlet yardımları dosyasının açılmaması ekonominin etkinliğini yerlere sermiştir, düşük büyüme ve enflasyonun temel nedeni haline gelmiştir.

Çalışma-iş güvenliği dosyasının açılmamasının maliyeti en büyük maliyettir, her gün ortalama beş işçinin iş kazalarında (cinayetlerinde) ölmesinin, Soma faciasının temel nedeni bu dosyanın gereklerinin yerine getirilmemesidir.

AB perspektifi ve tam üyelik hedefi daha zengin, daha güvenli ve daha özgür bir Türkiye’nin olmaz ise olmazıdır.

2- Kürt meselesinin çözümsüz bırakılmasının maliyeti Türkiye’yi çağdaş dünyadan koparan temel demokrasi ve hukuk meseleleri olarak karşımızdadır; Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’nin daha güvenli, daha zengin, daha özgür bir hukuk devleti olması imkansızdır.

Kürt meselesinin çözümü için de başlangıç noktası Anayasa’nın 7. (etkin yerel yönetimler), 42. (anadilde öğretim görme hakkı) ve 66. Maddelerinin (anayasal vatandaşlık) evrensel hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda çözümü olmalıdır.

3- Kıbrıs meselesi çözülmeden de Türkiye’nin batı iktisadi, hukuki, askeri sistemi içinde rahat etmesi zorlanmaktadır, batı ittifakının bir parçası olmaktan da vazgeçemeyeceğimiz için yapılması gereken ilk şey Kıbrıs meselesinin çözümü için elimizden geleni yapmaktır. Şunu unutmayalım, Kıbrıs meselesinin çözülmemesinin maliyetleri çözümünün getirebileceği maliyetlerin çok ötesindedir.

4- Yargı kurumu çökmüştür; yargı kurumunun durumunun hukuk fakültelerinden başlamak üzere çözüm sürecine girmesi sadece bağımsız ve tarafsız yargıçlarla değil (bu gerekli koşuldur) çok iyi yetişmiş, bilgili, açık zihinli hukukçularla olacağının (yeterli koşul) iyi anlaşılması şarttır; tarafsızlık ve bağımsızlık koşulları tek başlarına sorunu çözemeyeceklerdir, bu nedenden daha nitelikli hukuk fakülteleri meselesini ısrarla vurguluyorum.

5- Eğitim ve üniversiteler sistemin en zayıf halkası durumundadır ve çözümünün nasıl olacağı da kısa vadede belirsizdir; ancak, belirli olan mevcut eğitim sistemi ile Türkiye’nin sürdürülebilir bir iktisadi büyüme sürecine giremeyeceğidir.

Eğitim-öğretim konusu çok daha kapsamlı bir biçimde ve ivedilikle ele alınması gereken bir konudur. 

6- Yeni bir anayasanın yapılması, parlamenter sisteme dönüş bir zorunluk haline gelmiştir; kağıt üzerinde kabul edilebilir başkanlık ya da yarı başkanlık sistemlerinin Türkiye siyasal kültüründe işlemedikleri maalesef çok iyi anlaşılmıştır.

Yeni bir anayasa da sivil-asker ilişkilerinin (mesela Milli Güvenlik Kurumu), din-devlet ilişkilerinin (Diyanet İşleri Başkanlığı, kamu parası ve laiklik), vatandaşlık hukukunun (anayasal yurttaşlık, sıfatsız yurttaşlık tanımı), iyi tanımlanmış yerel vergilerin yerel seçilmişler tarafından salınabilmesinin (Anayasa Madde 7) ve başka konuların düzenlenmesini, hukuka geçirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Türkiye çok önemli bir yol kavşağındadır; yukarıda çok özetle sunduğum öneriler bir siyasal öneri demeti değildirler çünkü siyasal önerilerin tanım gereği karşıtları da vardır, olmalıdır ve bu karşıt öneriler de toplumsal olarak meşrudurlar.

Toplumsal meşruiyetin bir ayağı da mevcut siyasa içinde toplumsal sistemin yeniden üretilebilirliğidir; oysa, yol kavşağı ifadesini bu nedenden kullanıyorum, Türkiye mevcut ve AKP-MHP zihniyetinin üzerinde ısrarlı olduğu siyasal-toplumsal çerçevede artık toplumun yeniden üretilebilirliği olanağını yitirmiş durumdadır.

Sistem böyle devam ederse gök kubbe başımıza çökmez ama uzun seneler ortalama yüzde ikilik ya da üçlük büyümeye mahkum oluruz, işsizlik korkutucu büyüklüklere zaten çıktı ama daha da yükselir, toplumsal barış çok eskilerde kalmış bir hatıra olur, dış ilişkilerimizde “değerli!” yalnızlığımız daha da artar, hukuk devleti sadece kağıt üzerinde kalır hatta belki de hiç kalmaz.

Böyle bir perspektif içinde önümüzdeki aylarda Türkiye toplumunun 23 Haziran’dan başlamak üzere önemli hatta yaşamsal bir refleks gösterebileceğini düşünüyorum, umuyorum.

Bu ülke Kürt ve Kıbrıs meselelerini çözmeden daha zengin, daha güvenli, daha özgür bir ülke olamayacak.

Mevcut anayasal sistemle, mevcut devlet teşkilat yapısıyla da daha parlak bir gelecek mümkün görünmüyor.

Mevcut yurttaşlık anlayışıyla (Anayasa 66), mevcut sivil-asker ilişkileriyle (mesela MGK), mevcut din-devlet ilişkileri anlayışıyla (Diyanet İşleri Başkanlığı) hukuk devleti ve demokrasi mümkün değildir, hukuk devleti ve demokrasi olmaksızın da zenginlik, güvenlik, özgürlük hiç mümkün değildir.

Tüm bunların yapılabilirliğinin de AB tam üyeliği de çok önemli bir kolaylaştırıcısıdır.

Türkiye 23 Haziran sonrası için alternatif programlar üreterek geleceği hazırlamak mecburiyetindir.

*Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe