Ahval editörü Türkiye'den kaçış hikayesini Die Zeit'e yazdı

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Almanya'daki resmi ziyaretlerine bugün (28 Eylül Cuma) başlıyor.

Ziyarete hem Türkiye'den hem Almanya'dan tepkiler var. Bugün binlerce kişinin Erdoğan'ın gelişini protesto etmesi bekleniyor.

Türkiye'deki baskı atmosferi nedeniyle ülkeden çıkmak zorunda kalanlarsa, Berlin hükümetine demokrasi, özgürlükler ve hukuk devleti eleştirileri getirirken, Alman medyasında da ziyareti eleştiren yazılar kaleme alınıyor.

Ahval editörü Gülten Sarı da, Die Zeit Gazetesi'nde, gazetecilik yaptığı için karşılaştığı baskıyı ve bu baskı sonucu Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldığını anlatan bir yazı kaleme aldı:

Yıl 2015. Kürt Sorunu’nu çözmek için kurulan masa, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından Haziran’daki seçimler öncesinde, politik çıkarlar uğruna tek bir açıklama ile devrildi. Sonrası felaket.

PKK ile Türkiye ordusu arasında yeniden başlayan çatışmalarda, Kürt illeri belki de tarihte eşine az rastlanır biçimde büyük bir askeri ablukaya alındı. Sokağa çıkma yasakları ile 1.6 milyonun üzerinde insanın yaşam hakkı ihlal edilirken, yüz binlercesi zorunlu göç mağduru oldu.

Türkiye’nin gözü kulağı bölgeden gelecek haberlerdeydi. Yani gazetecilerde. 
Ve gazeteciler için de büyük bir ‘sürek avı’ başlatıldı. Kürt bölgesinde, hemen her gün bir gazetecinin gözaltına alındığı haberi anında İstanbul’a ulaşıyordu.

İstanbul gazetecileri, hem hak ihlallerini duyurmak hem de meslektaşları ile dayanışmak için 2016‘da ‘Haber Nöbeti’ne başladı. Çünkü ‘Gazetecilik suç değil’di.

Ben de o nöbete katıldım ve kadın gazetecilerin kurduğu (artık kapalı olan) ilk kadın haber ajansı Jinha’da Kürt gazetecilerle üç gün geçirerek yaşadıkları abluka ve zorluğu anlamaya çalıştım. Sivillerin hayatını kaybettiği, Kürt olmanın cezalandırıldığı kabus gibi günlerdi. Gazetecilik ateşten gömlekti.

Henüz İstanbul gazetecileri, Erdoğan’ın demir yumruğunu, Kürt bölgesindeki gazeteciler kadar güçlü hissetmiyordu. Ta ki 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimine kadar. 

Kurulu bir saatin alarmı çalmaya başlamış gibi onlarca gazeteci ‘terörist’ yaftasıyla gözaltına alındı ve tutuklandı. ‘Darbeye teşebbüs, darbeyi önceden bilmek, darbe mesajı vermek, terör örgütü üyeliği, yöneticiliği, destekçiliği’ gibi akıl almaz suçlarla gazeteciler cezaevine gönderilirken, gazeteler, televizyonlar ve hatta radyolar polis baskınları eşliğinde bir bir kapatıldı.

Şu an Türkiye medyasının yüzde 90’ı iktidar partisi AKP’ye destek veren sermayenin kontrolünde. Gazetecilerin aklındaki soru şuydu: Sıra bana ne zaman gelecek!

Ben de o sırayı beklemeye başladım. Çünkü yabancı gazetecilerle çalışıyordum. Darbe girişiminden hemen sonra oluşan kaotik atmosferde, yabancı medyanın olup biteni ülkelerindeki okura anlatabilmesinde rol alan gazetecilerden biriydim.

Kimi gün Erdoğan’ın komşusu ile, kimi gün de saklanan bir gazeteci ile randevu ayarlayarak ‘tehlikeli sularda’ yüzüyordum. O günlerde yabancı gazeteciler de iktidar tarafından ‘ajan’ ilan ediliyordu. Hala da öyle.

Türkiye’de gazetecileri yargılamak isteyen bir savcı, bir örgüt beğenip ‘sen şu terör örgütüne üyesin’ suçlaması yöneltip cezaevine giden yolun kapılarını aralayabiliyordu. Şimdi durum daha da kötü çünkü gazeteciler aylarca neden suçlandıklarını dahi bilmeden, haklarında bir iddianame hazırlanmadan cezaevinde tutulabiliyor.

Gazeteci Deniz Yücel bir yıla yakın bir süre hakkında iddianame hazırlanmadan cezaevinde tutuldu. Bir yandan da İstanbul Adliyesi’nde meslektaşlarımın davalarını izliyordum. Gazetecilerin buluşma noktası artık burasıydı. 

Haftada bir ya da iki kez, çok sayıda gazetecilik davası için Adliye’nin yolunu tutuyordum. Duruşma salonu önünde saatlerce beklemek, salona alınmamak, güvenlik güçlerinin insan onuruna aykırı söz ve tutumlarına maruz kalmak bir rutindi artık.

Hakim önünde, ‘Ben yanlış bir şey yapmadım’ diyerek yazdığı haberleri savunmaya zorlanan onlarca gazeteciyi izlemek hem acı veriyordu hem de Erdoğan rejiminin elinin bir gün bana da uzanacağına dair endişemi artırıyordu.

Bir yandan cezaevindeki meslektaşlar için toplantılar yapıyor, öte yandan yabancı gazetecilerle çalışıyor ve kapatılmamış haber sitelerine de editör olarak katkı sağlıyordum. Hem maddi açıdan ayakta kalmayı hem de cezaevindeki gazetecilerle dayanışmayı sürdürmek için uğraş veriyordum.

2017 yılının yaz aylarında, Londra merkezli ancak Türkiye üzerine yayın yapan haber sitesi Ahval’e editör olarak katıldım.

Sonrasında yaklaştığını hissettiğim akıbet kapımı çaldı. Bir anda Ahval, iktidar yanlısı yazarların ve gazetecilerin hedefi oldu. ‘İhanet, terör örgütü üyeliği, darbe destekçiliği’ gibi akıl almaz ne kadar suçlama varsa Ahval’e yöneltildi. Benim de içinde bulunduğum editör kadrosunun isimleri ‘hain’ suçlamasıyla hedef gösterildi. O an Türkiye ile vedalaşma vaktimin geldiğini anladım.

Olabilecek en hızlı şekilde pasaport ve vize işlemlerimi hallederek ülkeden çıktım. Tek bir bavul aldım yanıma ve kedilerim de dahil her şeyi İstanbul’da bıraktım. Gazeteci dostlarımı da. 170’ten fazla gazeteci cezaevindeydi. Sınır kapısından geçerken aklımı ‘pasaportum iptal edilmiş olabilir mi’ sorusu kurcalıyordu. Nihayet Berlin'deydim. Bahar gelmişti ben gelmeden Berlin’e. Bir gazeteci tanıdığımın evinde aldım soluğu. Beni haftalarca misafir etti. Apar topar 38 yıllık hayatımı geride bırakmanın neden olduğu şoku atlatmaya çalışıyordum. Ama özgürdüm.

Yarı açık cezaevine dönen Türkiye’den özgür bir ülkeye gelebilmiştim. Aklım hala ülkemdeydi ancak Almanya’da işimi yapabilmek ve Türkiye’ye dair yazmak iyi geliyordu. Kısa bir süre önce, meslektaşlarım ve benim karşılaştığımız baskı ve mutsuzluğun en önemli sebebi olan Erdoğan’ın resmi ziyaretle Berlin’e geleceği haberleri medyaya düştü.

Almanya’nın, özgürlüklerin düşmanı bir Cumhurbaşkanını ağırlaması; demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları için mücadele eden herkeste hayalkırıklığı yarattı. Erdoğan ‘pazarlık’ için geliyordu. İçeride, halkının yüzde 50’sini demir yumruk ile yönetmeye devam ederken, Alman hükümeti ile ‘para, silah’ pazarlığı yapacaktı. Utanç verici bir durum. Evet ilk hissettiğim duygu bu oldu. 

Türkiye’yi terk eden gazetecilerin ve tüm muhaliflerin peşindeydi Erdoğan. Tehditlerine hiç son vermedi. ‘Başka bir ülkeye de kaçsanız kurtulamayacaksınız’ mesajı veriyordu ve Alman hükümetinin bu mesajın iletilmesinde ‘aracı’ olması, hem hayalkırıklığı hem de öfke sebebiydi. Alman hükümeti de biliyordu Erdoğan’ın bir daha asla demokrasiye dönmeyeceğini ve ‘tek adam’ olmaktan vazgeçmeyeceğini. 

Bu gerçeğe rağmen ‘çıkar ilişkileri’ ile meseleye yaklaşması, ben ve benim gibi binlerce ‘sürgün’ için kabullenmesi mümkün olmayan bir durum. Türkiye’nin güvenilmez lideri Erdoğan, Almanya için de ‘güvenilmez’ olmayı sürdürecek. Berlin hükümetinden istediklerini alamadığında yeniden hır çıkaracak. 

Bense tüm tek adam rejimlerine ve onları resmi davetlerle ‘meşrulaştıran’ girişimlere rağmen; hem gazetecilik, hem özgürlükler hem de yarı açık cezaevi halini alan Türkiye’de yaşamak zorunda kalanlar için sesimi yükseltmeye, kalemimi oynatmaya devam edeceğim. 
Bu hedefe zarar verenlere aldırmadan.

 

Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz

Yazının Almancasını buradan okuyabilirsiniz