Elif Yalaz
Tem 23 2018

Bir çifte yalnızlık öyküsü: İthal gelinler

"İki aradalık"

Bu sözcük, yalnızca Almanya ve Türkiye arasında sıkışmışlığı betimlemiyor… 
Bir taraftan aile yaşantısını, alışkın olmadığı bir gelenekle sürdürmek zorunda kalmış, diğer yandan ise,  gündelik hayatını devam ettirebilmek için eş zamanlı olarak Almanya’ya entegre olmaya çalışmış Türkiye kökenli kadınları da simgeliyor.

Türkiye ve Almanya arasında yıllardır süren göçün hem özneleri, hem de hiç konuşulmamış/konuşmamış tanıkları: “İthal Gelinler”

Entegrasyon tartışması hala devam ederken, Türkiye’den Almanya’ya yoğun bir beyin göçü de yaşanmakta… Vaktiyle bu uyum sürecini, iki uçta çifte yalnızlaşma ile yaşamış kadınlara söz düşüyor bu konuda…

Bu uyum süreci onlar için nasıl yaşandı, o sırada evlerin içinde neler konuşuluyordu ve pencerenin dışarısı, yani Almanya bu sürece ne kadar dahil oldu?
Bundan tam 30 yıl önce, 17 yaşında evlendirilerek Almanya’ya getirilen Türkiyeli bir kadınla, hem Almanya’ya, hem de ‘Almanya içerisindeki Türkiye’ye uyumu konuştuk…

Röportajdan sonra, isminizi verebilir miyim, diye sordum. 
Bana şu cevabı verdi:

“Zaten tüm kadınlar, ne yaşarsak yaşayalım,  birbirimizin hemen hemen aynısıyız. Boş ver,  Elif...”

Almanya’da Türkiyeliler arasında çok duyduk bu sözü: İthal gelinler. Siz de Almanya’ya evlenerek geldiniz… Kendinizden bahseder misiniz?

Ben Türkiye’de lise öğrencisiydim. . Babalar karar vermişti, biz evlenmiştik. İkimiz de birbirimizi sevmiyorduk. Sonradan da sevemedik… Zaten 17 yaşındaydık…
Henüz reşit bile değildiniz yani…

Evet. Hiç unutmuyorum; burada ilk uyandığım sabahımda, “okula geç kaldım” telaşıyla kalkmıştım yataktan… Karşımda başka bir aile vardı artık… Bir evin içerisinde 7 kişi yaşıyorduk. Çok değişik bir hayattı benim için. Benim gibi, diğer evlenerek gelenler için de durum aynıydı. İki odada sekiz kişi kalanlar vardı… O dönemler Türkiye kökenli aileler için normaldi bu aslında.

Oysa Almanya’da, yani bir Avrupa ülkesindeydiniz…

Zaten bu yüzden yaşam öyleydi. Türkiye’de böyle bir yaşam yoktu. Almanya’da ise parayı harcamamak için öyle yaşanıyordu. Aslında masum bir yanı da var; para kazanılacak, o para ile Türkiye’ye gidilecek. Türkiye’de refah içinde yaşanacak…  Buradaki hayat, yaşamaktan uzak, geleceğe bir yatırım olarak görülüyordu. Yalnızca bir tane banka kartı olur, tüm aile üyeleri o hesapta toplardı çalıştıkları paraları… Tabii bunun ceremesini de gençler çekerdi…

Neden?

Hiçbir sosyal yaşantı yoktu çünkü. Çalıştığımız paraları biz harcayamazdık. Hep çalışırdık ama… Tek amaç Türkiye’ye yatırım yapmak. Hal böyle olunca da, Almanya’da olduğunun bile farkında olmayan bir sürü insan oldu sonradan…

Kimse Avrupa ülkesinde gibi hissedemedi kendini.  Burası gelenler için bir fabrika gibiydi… Herkes hakkıyla çalıştı, ama o paraya dokunmak yasaktı… Burası bir ülke gibi değildi pek çok insan için. Bir semtte yaşayan, diğer semti bilmezdi bile…

Peki ya, dışarıdaki hayat?

İlk zamanlar hiç görmediğim bir şeydi dışarıdaki hayat…  6 yıl yalnızca bir evin içerisinde yaşadım. Dil öğrenmek için de şansımız yoktu. Biz, yani Türkiye’den gelen gelinler, evdekilere hizmet etmek için getirilmiş gibiydik. Anlayış öyleydi. Dışarıda devam eden hayatı anlamıyordum bu yüzden.

Sadece “Almanların yüzleri acaba neden hiç gülmüyor?” diye düşünürdüm arada… Korna sesleri, komşu gürültüleri, ezan sesleri; hiçbir şey yoktu. Ruh gibi bir dünya, diye düşünüyordum. Yani ben yabancıydım ama Almanlar da bana yabancıydı bu yüzden… Türkiye’de devam eden bir okulum vardı. Burada da okumak istemiştim, fakat o fırsatı da vermediler… 

Diretmeyi düşünmediniz mi hiç?

Yaşım çok küçüktü. Ayrıca turistik vize alarak getirmişlerdi beni buraya… Daha sonra burada kalmaya devam edebilmem için, yani vizemin uzatılması için çocuğumun olması gerektiğini söylediler. Ancak öyle oturum alabiliyordum…

Bu çok kötü değil mi… Almanya’da gerçekten böyle bir kural var mıydı, yoksa aile yalan mı söylemişti?

Hayır, öyleydi o zaman kurallar… Üç ay içerisinde geri dönmem gerekiyordu benim. Turistlik vizeler öyle. Fakat hamile kalınca gerçekten de göndermediler. Oturum alabilmiştim…
(Göz göze geliyoruz istemsizce. Gözleri doluyor. Devam ediyorum… )

Reşit bile değilken bu kararı vermek çok zor olmadı mı?

Tabii ki… Çocuktum zaten, çocuk istemeyi bile bilmiyordum ki… Sadece okula gitmek istiyordum o zamanlar. Oğlumu 6 ay kucağıma alamadım. Korktum, sahiplenemedim… Zaten nasıl çocuk tutulur onu dahi bilmiyordum. Fakat sonra da hiç bırakamadım tabii ki. İki yaşında karşıma alıp derdimi ona anlatırdım.  O dönemler gelinler yalnızca eve hizmet edebiliyordu. Çocukları parka bile götüremezdik… Pek  çok benim gibi gelinler için, derdimizi anlatabileceğimiz kimse yoktu… 

Yasaklanmış bir şey miydi arkadaş edinmek?

Hayır, sözsüz bir kuraldı. Buradaki çoğu Türkiye aileleri için bu böyleydi. Yalnızca bizim evde de değil… Evin babası ne derse o yapılırdı yalnızca. Kitap okuduğumda dalga geçerlerdi. Çünkü herkesin görevleri belliydi. Gelinin görevi zaten belli… 

Oysa Almanya da tam tersini istiyordu Türkiyeli ailelerden: Entegre olmak…

Evet. Fakat entegre olmak için Almanya’yı  “yaşamak” gerekiyordu. Biz Almanya’da yaşıyor sayılmazdık. Daha çok evde yaşıyorduk. Çalışmaya başladığımızda da, buradaki hayata uyum sağlayacak bir sosyal çevremiz olması imkansızdı. O zaman da iş ve ev arasında geçiyordu vakit. Sürekli kendi hayatlarımızla ilgili yeni problemlerle de mücadele etmek zorundaydık bunun yanında… Eğer tek sorun o olsaydı, çok kolay entegre olabilirdik bence…

Sadece Almanya değil, bir de gelin olarak geldiğiniz aileye entegre olmaya çalışmışsınız sanki…

Evet, tam olarak öyle… 

Ve çifte yalnızlaştırılma sanki…

Evet. Kendimize bile yabancı haldeydik zaten. Onlara nasıl olmayalım?
İkisi de birbirine çok zıt iki hayat. Her iki hayattan da dışlanmış hissettiğiniz mi?
Pek yaşayamadık iki hayatı. Ama bir yandan da sosyal hayata girmek zorundaydık.

Çünkü yeni gelenler vardı; çocuklarımız. Onların okula gitmesi, buradaki hayatın içerisine girmesi, bizim yaşadıklarımızı yaşamaması gerekiyordu. Ben açıkçası Almanlardan çok fazla ırkçılık görmedim.  Ama çok şeye de şahit oldum.  Benim yanımda yaşlı bir amcaya çocuk gibi bağırdıklarını görmüştüm ilk geldiğim zamanlar…

Dil bilmedikleri için çok aşağılanıyordu insanlar. Fakat bunun arkasındaki nedeni hiç bilmiyorlardı… Bu da o insanları daha çok içlerine kapatıyordu.  Türkiyeliler, Almanlara kapattı kendini; çünkü o dışlanmayı yaşamaktansa, “onlar ve biz” olarak kalmayı tercih ettiler. Bu çok üzücü bir durum…

Peki siz… Ne tarafa daha yakındınız?

Ben evdekiler gibi değildim. Ama tam olarak Almanlar gibi de değildim… Aslında iki hayatı da yaşayanlar evin erkekleriydi. Evde kadınlar onlara hizmet etmek için vardı. Dışarıda da Alman sevgilileri vardı ve onlarla vakit geçirirlerdi. Evdeki eşlerin buna karşı koyma gibi bir lüksü de yoktu. Benim ayrıldığım 17 yıl oldu. Fakat hala uzaktan da olsa müdahale etmeye çalışıyorlar hayatıma… Tabii ki artık izin vermiyorum.

Peki böyle bir ülkede, neden bu kadar uzun süre bu olaylara boyun eğdiniz?

Herkesin başka nedenleri var… Ben sonrasında karşı çıktım ve özgürlüğümün mücadelesini verdim. Diğerleri ise, geleneklerden, korkularından, belki biraz da bu duruma alıştıklarından karşı çıkmadılar. 

Oysa belki biraz cesaret edebilseydiler…

Edemezlerdi. Gelenek böyle bir şey. Ben böyle bir ülkede, eşim tarafından şiddet gördüm çocuğumun gözleri önünde. Bir hafta yoğun bakımda kaldım… Çalışıyordum, zorla paramı alıyordu… Burada teksiniz nihayetinde ve çocuklarınız da varsa, daha da endişeli oluyorsunuz… Dolayısıyla karşı çıkmak büyük bir karar, çocukları kaçırmakla tehdit ediyordu o zamanlar aileler… Bir de bu günün koşulları ve o zamanlar yine de daha başkaydı. Her şeyden önce küçüksünüz…

O dönemler Almanya’ya göç eden tüm aileler bunları mı yaşadı?

Elbette hayır. Fakat birinci nesil ve sonrasında gelen gelinlerin çoğu bunları yaşadı. Bunları yaşamadıysa dahi, daha farklı zorluklar yaşadı. O dönem insanlarının kafa yapıları da farklıydı.  Bunun nedeni belki de korkuydu. Geleneklerini korkuma korkusu… Sonuçta, başka bir ülkedeydiler ve “değişmemek”  aynı kalabilmek onlar için önemliydi. Burada da gurbetteydiler. Başka insanların ülkesindeydiler… Bu yüzden de baskı büyüktü. Ve gelinler de bu yüzden Türkiye’den alınıyordu.

Nedeni neydi?

Buradaki yaramaz erkek çocuklarına çeki düzen vermek için, oğullarını akıllandırmak için Türkiye’den gelin alınıyordu… Aynı geleneği devam ettirmek için bir açıdan da…

Verebildiniz mi peki çeki düzen?

Tabii ki hayır. Ben hiç sevmeden evlendim. Ayrıca yemek yapmayı, evliliği de hiç bilmiyordum. Ankara gibi büyük bir şehirden, 7 kişinin yaşadığı bir eve gelmiştim bir ülkeden çok… Oysa onların gözünde –gelin olduğum için- buraya hizmet etmeye gelmiştim. Ben eşime çeki düzen vermek yerine, ona özgürlüğünü verdim evli kaldığımız süre boyunca…

Eşinize özgürlüğünü nasıl verdiniz?

Babası akşam çıkmasını yasaklıyordu örneğin. O gizlice çıkıyordu, ben de camdan ayakkabılarını uzatıyordum ona gizlice, hadi git gez, diye… Yani aile büyüklerinden gizlice onun çıkmasına, istediğini yapmasına yardımcı oluyordum…  O da çok şaşırmıştı başlarda bu duruma… Bir kere yolda sevgilisi ile el ele yürürken karşılaşmıştık örneğin, ben hiç tanımıyormuş gibi yaptım onu. 

17 yaşında bir kadındınız ve eşinizin özgürlüğüne kavuşmasına yardım ettiniz… Neden bunu kendiniz için yapmadınız?

Çünkü benim özgürlüğüm için, önce onun özgür olmayı öğrenmesi ve beni de özgür bırakması gerekiyordu…

Düşündüğünüz gibi oldu mu peki?

Tabii ki hayır. 
(Burada gülüşüyoruz. Bir anda ciddileşerek devam ediyor…)

O özgür oldu, fakat evde bir düzen vardı, aynı zamanda çalışıp ona bakan bir karısı vardı. Bunu kaybetmek istemedi… Çünkü kolay olan buydu onun için. 

Ama birbirimizi sevmiyorduk dediniz…

Evet. Ama sonuçta o da aynı gelenekten biriydi işte. Ben, eşimin bana dokunmasını istemediğim için kilo aldım. Kilolu kadın sevmiyordu çünkü… Bu çok aşağılayıcı bir şey bir kadın için… Çok fazla mücadele verdim ben… Sonuçta bir erkekti o da…

Peki nasıl kurtuldunuz?

Cesaret ettim ve karar verdim. En son,  çocuğumun yanında şiddet gördüğümde bıraktım. Ve sonra da kendi hayatımı yaşamak için kendime söz verdim… Hayatıma kavuştum. Fakat travmalar kaldı.  Şu anda hala bir erkeğe güvenemiyorum.

Tüm bunlar olmuşken Almanya’ya nasıl uyum sağladınız? 

İki seçeneğiniz var: ya Almanya’ya uyum sağlayacaksınız, ya da aileye… Ben Almanya’yı tercih ettim. Sinemaya, tiyatroya gittim, kitaplarımı tekrar elime aldım, Alman arkadaşlar edindim… Durmadan çalıştım. Ekonomik özgürlüğüme kavuştum…

Elimden geldiğince pes etmemeye odaklandım. Çünkü bir yandan görüyordum; çevremde pek çok hap kullanan kadınlar vardı. Bu örnekler hata yapmamak için daha dikkatli olmanıza neden oluyor.

Peki ya Almanya hayatı?

Burada da herkes aynı değil. Tıpkı buradaki Türkiyeli aileler gibi… Onların da hem iyileri hem kötüleri var… Okullarda çocuklarım hem arkadaşlarından hem de bazı öğretmenlerinden bu bazı şeylere maruz kaldı. Fakat bununla mücadele etmek, pek çok şey yaşamış kadınlar için çok zor değil. Zamanla başa çıkmayı öğreniyorsunuz...

Ve tepkileriniz de ona göre oluyor. Aynı şeyleri çocuklarınıza yaşatmamaya çabalıyorsunuz… Irkçılık, insanın olduğu her yerde var.

Buradaki çocukların iki arada büyümeleri pek çok sorunu da beraberinde getirdi belki…
Evet. Çocuklar nasıl olacaklarına karar vermek zorunda kalarak büyüyorlar burada… Okulda biri onlara “sen Türksün, yabancısın” diyor ve yabancı olmayı öğreniyorlar. Türkiye’de de “Almancı” oldukları için, “biz neyiz?” sorusu oluyor. Daha sonra da bu yaşam biçimlerine etki ediyor maalesef…

Almanya’da gettolaşmanın bununla bir ilgisi var mı?

Çocuklar zaten iki kültür arasında büyüyor. Bu onların günlük hayatlarına da yansıyor. Herkes kendi muhitinden çevre ediniyor. Böylece gelişim de duruyor… Bir gün kızım korkarak eve geldi ve “anne biz erkek arkadaşlarla yürüdük, ya abim bana kızarsa” dedi. Neden bu kadar korktuğunu sordum, bir arkadaşının abisi o arkadaşına kızmış bu yüzden. Oysa Alman arkadaşları da var ve bu çok normal onlar için.  

Çocuklar neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda hep arada kalıyorlar burada… Biz anneler ise onları bu konuda sürekli yönlendirmek zorundayız. Çünkü iki çevre ile yaşıyorlar, tek bir çevre yok burada…

Peki ya şimdiye baktığımızda; çok fazla sebeple Türkiye’den gelenler var… Nasıl bir gelecek öngörüyorsunuz buraya yeni gelenlerle ilgili?

Sadece Almanya değil, Dünya artık çok değişti. “Yabancı” olmanın da anlamı farklılaştı. Artık Almanlar da yabancı gibi burada, pek çok milletten insan var… Dolayısı ile sınırlar daha esnek ve bu daha da iyi bir şey bence… Ülkeler, orada yaşamak isteyen herkesin olmalı, ırklara ait olmamalı bence… Fakat maalesef yine insanlar değil, önce yine devletler buna izin vermez…