Taner Akçam
Tem 30 2018

Birinci Cumhuriyet esas alınıp İkinci Cumhuriyet'e muhalefet yapılamaz

İttihat ve Terakki, 23 (24) Temmuz 1908’de II. Meşrutiye rejimini kurdu ve bu gün 1909 yılından çıkartılan bir kanunla “Hürriyet Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. Mayıs 1935’de çıkartılan bir kanunla “Hürriyet Bayramı” iptal edildi ve yerini “30 Ağustos Zafer Bayramına” bıraktı. 

Birinci Cumhuriyetin kuruluş yılı 29 Ekim 1923 ise 1925 yılından itibaren resmî tatil olarak kutlanmaya başlandı. Hala da öyle...

Acaba İkinci Cumhuriyet’in resmi kuruluş ve kutlama günü hangisi olacak? 24 Haziran (seçimler), 7 Temmuz (İkinci Cumhuriyet’in ilk Meclisinin açılışı), 9 Temmuz (Erdoğan’ın Meclis’te yemin etmesi) ve 15 Temmuz (başarısız darbe girişimi) tarihlerinden hangisi? Bunların içinde en kuvvetli aday 15 Temmuz. Ama acaba bunun için, bu tarihin hayırlı bir Cuma’ya denk geldiği 2022’ye kadar beklemek mi gerekecek?

Semboller önemlidir. 23 Nisan 1920 bir Cuma idi. Birinci Cumhuriyet’in ilk Meclisi, o gün Hacı Bayram Camiinde kılınan bir öğlen namazından sonra açıldı. 13 Temmuz 2018 de bir Cuma idi. İkinci Cumhuriyetin kabine üyeleri ile ilk resmi toplantısını o gün yaptı.

Toplantı öncesi, Hacı Bayram camiinde kılınan bir öğlen namazından sonra,  Nutuk’un okunduğu tarihi Meclis binasında, İkinci Cumhuriyetin kuruluşu kutlandı. Törende konuşan Erdoğan, “tarihi dönüşümün ilk adımını bu kutlu çatının altında atıyoruz” diyerek, Birinci Cumhuriyet ile “kopuş ve süreklilik” ilişkisi üzerine ilginç bir mesaj verdi.

T. Erdoğan Mustafa Kemal Dersini İyi Çalışmıştır

Semboller önemlidir. Erdoğan’ın, Atatürk dönemini çok iyi incelettiğini ve adımlarını buna göre attığını tahmin ediyorum. Kendi Cumhuriyetinin kuruluş koşullarının, Birinci Cumhuriyetin kuruluş koşullarına çok benzediğini düşünüyor. Ve adımlarının M. Kemal’in attığı adımlara benzemesine büyük özen gösteriyor.

Fazla haksız sayılmaz. Şu anda bölgemizde yaşananların 1918-1923 dönemi ile kıyaslamada hiçbir mahsur yok. Bölgede, başta enerji kaynakları üzerinde kontrol olmak üzere egemenlik alanları savaşına girmiş büyük devletlerin oluşturdukları bloklar ve yerel güçlerin bu bloklara göre konumlanmaları fazlası ile 1918 sonrası dönemi andırıyor.

Bolşevikler ve Putin Rusya’sı ile M. Kemal ve Erdoğan Türkiyesi bir tarafta, karşılarında ise önce İngiltere ve sonra ABD ve Batı Bloku... Ve Suriye Kürtleri sanki Kafkas Ermenilerinin yerini dolduruyor gibi...

Amacım, içinde yaşadığımız koşulların ne kadar çok 1918-23 dönemine benzediğinin ispatı değil, şu anı ve geleceği anlayabilmemiz için geçmişe bakmak gerektiği basit gerçekliğinin altını çizmek istiyorum. 

Kıyaslamayı bir adım daha ileri götürmek gerek: sadece içinde yaşanılan koşullar değil, Birinci Cumhuriyet kurucularının bu koşulları okuması, sorunları tanımlamaları ve ileri sürdükleri çözüm önerileri, İkinci Cumhuriyetçilerin koşulları okuma, sorun tanımlama ve çözüm önerileri de birbirine çok benziyor.

Her iki Cumhuriyet de esas olarak, yıkılan bir İmparatorluğun üzerinde, Türklerin neyi ve nasıl inşa etmeleri gerektiği sorusuyla uğraştı ve uğraşıyor. Ve verilen cevaplar, bölgede büyük bir güç olma arzusu ve ama aynı zamanda bölünme ve parçalanma korkusu cenderesine sıkışmanın ürünü. Büyük, güçlü bir devlet olma ile dağılma korkusunun yarattığı bu gerilimi siyaset yapış tarzının her alanında gözlemek mümkün. 

Oluşturulmakta olan devletin güvenlik kaygısının herşeyin merkezinde olduğu bir siyaset üretme tarzı bu. Güvenliği tehdit eden “iç ve dış hainler” buna göre tanımlanıyor ve siyaset esas olarak bu “hainlerin” ortadan kaldırılması üzerine kuruluyor.

Suriye Politikaları

Benzerliği, en çarpıcı olarak geçmişte ve bugünkü Suriye politikalarında gözlemek mümkün. Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikaları, başta CHP olmak üzere laik-sol kesimlerce, geleneksel politikalardan büyük bir sapma olarak telakki edilip, saldırılara uğramıştı, hala da uğruyor. 

Oysa, Kurtuluş Savaşı yıllarında izlenen Suriye politikaları ile bugünkü Suriye politikaları arasında fazla fark yok aksine büyük benzerlikler var. Birinci Cumhuriyet, kuracağı devletin sınırlarını Misak-i Milli olarak ilan etmiş ve ama bu sınırların açık ve net olarak tanımlamamıştı, bu bilinir.

Mustafa Kemal’in, “menfaatlerimize azami uygun çizdirebileceğimiz sınır hagisi ise, işte o milli sınırımız olacaktır... kuvvet ve kudretimizle tespit edeceğimiz hat, sınır hattı olacaktır”, sözleri sıkça tekrar edilir. 

Fakat bu muğlak tarifin ötesinde, “Deyri Zor hududu millimiz dahilindedir” biçiminde kesin tanımlara da yer verildiği, [Mustafa Kemal, TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt II, s. 355, Ankara 1985] ve Suriye’ye yönelik politikaların, Suriye ile federasyon veya konfederasyon biçiminde birleşmek biçiminde tanımlandığı pek bilinmez.

[Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt 5, s. 353-4, Kaynak Yayınları]. Oysa 1919-20’lerde bu anlayış uygun olarak, Suriye ve Irak’ta gizli örgütlenmeler de dahil, her türlü askeri ve siyasi faaliyetler bolca yürütülmüştü.

Eklemek gerekir ki, yukardaki sözler, bugünkü Suriye’nin, Ekim 1921’de bir anlaşma ile Fransa’ya bırakıldığı, yani bu toprakların kaybedildiğinin bilindiği koşullarda yapılmakta ve söylenmektedir.

İkinci Cumhuriyet kurucuları, Birincilerin bölgeye yönelik izledikleri siyasi hattın bilincindedirler. Bu nedenle, yaşadığımız koşulların fazlası ile 1920’lere benzediği ve büyük belirsizlikler yaşandığı inancı ile, Lozan ve Misak-i Milli tartışmalarını bilerek yeniden açtılar. Kurmakta oldukları devletin sınırlarını mümkün olduğu kadar geniş tutmaya çalışarak Birinci Cumhuriyet kurucularının izinden gidiyorlar.

Tezimi tekrar edeyim: Erdoğan, Birinci Cumhuriyet’in inşa dönemini çok iyi çalışmış ve incelemiştir ve adımlarını da buna göre belirlemektedir. Bu nedenle, aradaki bu kuvvetli irtibatı ve ilişkiyi görmeyerek, Birinci Cumhuriyeti savunmayı eksene oturtarak, AKP’ye ve Erdoğan’a [İkinci Cumhuriyete] karşı muhalefet yapılacağını zannetmek, eğer cahillik değilse büyük bir siyasi körlüktür.

Eğer, günümüz Türkiye-Bölge sorunlarının, 1918-23 dönemi ile benzerliklerini göremez veya en azından Türk yöneticilerinin durumu böyle kavrayıp, politikalarını buna göre belirlediklerini anlayamazsak, kendisini solcu, demokrat, laik-ilerici veya liberal olarak tanımlayan çevrelerin içine düştüğü büyük hataya düşülür ve Paris-Berlin hattının ötesine geçemeyen bir siyasi ufka sahip olunur.

Bu çevrelerin görmesi gereken gerçeklik, Tayyip Erdoğan’a yönelik Batı merkezlerinden gelen her saldırıyı insan hakları ve demokrasi yolunda atılmış derin anlamlı adımlar olarak telakki edip, sevinç çığlıkları atmaları, onları Batı liberal-emperyalizminin bölgemize yönelik siyasetlerinin basit bir uzantısı durumuna sokma tehlikesini bağrında taşır. Burada şimdilik Uluslararası ilişkilerde genel kabul gören bir kuralı tekrar etmekle yetineyim: demokratik ülke hükümetleri ve liderleri, diktatörlerden daha çok yalan söylerler!

Her şeye karışan bir devlet ve diktatör

Her iki Cumhuriyet arasında, bölgede büyük ve güçlü devlet olma ile dağılma korkusunun yarattığı gerilim üzerinden siyaset yapma tarzını başka alanlarda da gözlemek mümkün. Güvenlik kaygısının her şeyin merkezinde durduğu böylesi bir siyaset yapmanın doğrudan sonuçlarından bir tanesi de bürokratik ve otoriter devlet kurma ve koruma arzusudur.

Tayyip Erdoğan’a karşı yöneltilen eleştirilerin başında onun, her şeye karışan ve her şey hakkında karar vermek isteyen bir diktatörlük rejimi kurduğu iddiası gelir. Oysa Erdoğan bu konuda da Birinci Cumhuriyet’in kurucu felsefesini devam ettirmekte veya yeniden inşa etmektedir. 

1920’li yıllarda Cumhuriyet Halk Parti yöneticilerinin İtalyan Faşizmini Türkiye için ideal örnek olarak göstermelerini veya 1940’ların ikinci yarısına kadar hiçbir partiye izin verilmemesi ve Meclise gelecek her vekilin M. Kemal tarafından atanması gibi gerçekleri bir kenara bırakalım. Sadece, Cumhuriyet gazetesinin 3.11.1930 tarihli başyazısını okuyalım. Birinci Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin en güzel özetidir bu: 

“Modern devletin ilk zamanlarında, mazinin hukuk zihniyetinden kendini kurtaramamış bazı millet vekilleri, Avrupa’da devletle milleti iki ayrı yapı şeklinde muhakeme etmişlerdi. Üstünden yıllar geçmiş, yosun bağlamış fikirler ile, bugün iş görmek imkânsız bir şeydir.

Modern devlet tam sözü ile hâkim bir müessesedir. İçilen suya, oturulan yere, tavanın yüksekliğine, pencerenin genişliğine, hulasa her şey karışır. Modern devlet, zaten her şeye karışmak için kurulmuştur.” [Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, s. 31-2, Kırmızı Yay., 2008]

Bir diğer büyük eleştiri, Erdoğan’ın yasama, yürütme ve yargının tüm yetkilerini elinde toplayarak bürokrasiyi yıktığı ve devlet geleneğini ortadan kaldırdığıdır. Bu eleştiriye göre Erdoğan, Parti ile Devlet arasındaki sınırları ortadan kaldırmış ve devlet organlarını partizanca partisinin şubeleri haline getirmiştir.

Oysa Erdoğan bu konuda da Birinci Cumhuriyetin felsefesini yeniden inşa etmektedir. Burada bilinen bir örneği tekrar etmekle yetinelim: 18 Haziran 1936 tarihinde CHP Genel İdare Kurulu'nun, Başbakan İsmet İnönü başkanlığında aldığı bir karara göre, İçişleri Bakanı CHP’nin Genel Sekreteri olacak, valiler, CHP il başkanları olarak atanacaklardır. Valiler, CHP il başkanları olarak atanacaklardır. Kararla, devlet ve CHP bir ve aynı şey haline getirilmektedir.

Oysa o gün yürürlükte olan Memurin Kanununun 9’uncu maddesine göre, devlet memurlarının siyasi partilere girmesi yasaktır. Dönemin Dahiliye Vekili olan Hilmi Uran, TBMM’de, kanunun bu maddesinin değiştirilmesini ve kanunun genelge ile uyumlu hale getirilmesini ister. Sorun Atatürk’e anlatılır.

Gerisini Hilmi Uran hatıratından dinleyelim:

“Atatürk maddeyi okudu ve biraz düşündükten sonra: ‘Ben bu maddede değiştirilecek bir şey görmüyorum. Çünkü burada memurların siyasi cemiyetlere girmemesinden maksat, onların benim partimden [CHP] başka bir partiye katılmaması demektir; bu bakımdan bu madde hatta faydalıdır ve katiyen değiştirilmemelidir” (Meşrutiyet, Tek Parti, Çok Parti Hatıralarım: 1908-1950, s. 250).” [Bilgiler için: Ayhan Aktar, http://www.duzceyerelhaber.com/Ayhan-AKTAR/6567-Ataturk-ve-hukuk]

Üçüncü bir Cumhuriyet için

Birinci ve İkinci Cumhuriyet arasındaki benzerlikleri artırmak ve çeşitlendirmek mümkün. Hukuktan özgürlükler konusunda takınılan tutumlara; “ahlaklı bir toplumun” nasıl kurulacağından buna uygun kuşakların nasıl yetiştirileceği konusuna; din-devlet ilişkilerinin hangi esaslara göre düzenleneceğinden sivil-asker ilişkilerinin düzenlenmesine ve dış siyasete kadar birçok alanda bu kıyaslamalar yapılabilir.

Ve Türkiye Akademik Dünyası, bunu kolayca yapabilecek entelektüel bilgi birikimine sahiptir. Yapılacak olan, bu alanlarda yapılmış yüzlerce çalışmayı siyasetin diline aktarmaktır. Buradan konu hakkında bilgi sahibi akademisyenlerimizi aydınlatıcı yazılar yazmaya davet etmek isterim.

İşin özeti şudur: Birinci Cumhuriyet’e sahip çıkarak İkinci Cumhuriyete Muhalefet yapılamaz. Tayyip Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyet’ine karşı çıkmak ve mücadele etmek isteyenler, eğer Demokratik, Üçüncü bir Cumhuriyet için mücadele etmek istiyorlarsa, Birinci Cumhuriyet eleştirisini de gündemlerine almak zorundadırlar. Aksi taktirde, Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyetine koltuk değneği olmaktan başka bir işlev göremezler.

Birinci ve İkinci Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına verilmiş BENZER cevaplardan ibarettir. Aralarında esasa ilişkin bir fark yoktur. Ve bir başka gelecek, bir başka Cumhuriyet, Üçüncü Cumhuriyet kurmak isteyenler, bu iki Cumhuriyete de aynı noktadan eleştirebilecek bir siyasi duruş sergileyebilmelidirler.

Bu, her iki Cumhuriyetle “hesaplaşma”, “yüzleşme” çağrısıdır.

Bu çağrı bir “yıkma” çağrısı değildir, hele “kazanımların yok sayılması” hiç değildir. Sadece yüzyıllık büyük yüzleşmeye, Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu problemleri yüzyıllık bir perspektiften okumaya çağrıdır.

Önerdiğim yüzleşme çağrısı toplumadır, kendimizedir. Düşüncede radikal bir devrimdir. Ama bunun için önce siyaset zemininin yeniden tanımlanması gerekiyor ve unutmayalım saat zaten 12’yi çeyrek geçmektedir.