Erdoğan, Kaşıkçı cinayetinden ne umdu, ne buldu?

Suudi muhalif gazeteci Cemal Kaşıkçı, 2 Ekim 2018'de Suudi Arabistan'ın İstanbul Başkonsolosluğu'nda korkunç sona maruz kaldığında, çok az kimse Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu cinayeti uluslararası boyutta büyük bir kampanyaya dönüştüreceğini tahmin ediyordu.

Olay gerçekten çok korkunçtu. İddialara göre, bizzat Suudi Arabistan'ın fiili lideri Veliaht Prens Muhammed bin Selman'dan emir alan 15 ajan, konsolosluğa gelerek cinayeti gerçekleştirmişti. Hala cesedi ortaya çıkmayan Kaşıkçı, bir anda Türkiye'nin ve hatta dünyanın birinci gündem maddesi haline geldi.

ABD ile yaşanan Rahip Andrew Brunson krizinin Türk ekonomisini sarstığı bir dönemde yaşanan olay ile ilgili kampanyayı bizzat Erdoğan kendisi yönetmeye başladı.

Uluslararası örgütlere çağrıda bulunarak, Prens Muhammed'in organize ettiği olayın aydınlatılmasını istedi.

New York Times gazetesinin 22 Ekim 2019 tarihli haberine göre Suudi Kralı Salman'ın özel temsilcisi Halid bin Faysal, olayın kapatılmasına karşılık Katar'a uygulanan ambargonun kaldırılması, mali yardım ve yatırım önerisinde bulundu.

Bu süreçte Erdoğan ve Kral Salman, veliaht Prens Muhammed arasında da telefon görüşmeleri yapıldı, ancak Erdoğan hiçbir şekilde geri adım atmadı.

Kimilerine göre Erdoğan'ın olayın üzerine gitmesinin sebebi gazeteciler, akademisyen ve işadamlarını tutuklatarak uluslararası arenada bozulan imajını düzeltme girişimiydi. Ancak uzmanların çoğunluğuna göre asıl hedef daha kapsamlıydı; ABD Başkanı Donald Trump'ı etkilemek...

Erdoğan'ın stratejisi şuydu; hem Rahip Brunson'ın tutuklu olmasından dolayı iki ülke arasında yaşanan tansiyon ve akabinde Türk ekonomisinde yaşanan büyük sarsıntıyı gidermek, hem de Ortadoğu'da Türkiye'ye karşı ciddi bir rakip olan ve Trump'ın da desteğini alan Prens Muhammed'i zayıflatmaktı.

Fakat Erdoğan, Amerikan ve dünya medyasının desteğini alarak yürüttüğü kampanyada Trump'ı istediği noktaya hiçbir zaman getiremedi.

Olayın en ateşli tartışıldığı dönemde dahi Trump cinayetin üzerinde çok fazla durmadı. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve CIA Başkanı Gina Haspel'i Türkiye'ye göndererek olayı yakından takip ettiği mesajı verdi.

Erdoğan 2 Kasım'da, Washington Post'ta Kaşıkçı cinayeti konusunda Suudi yönetimini sert dille eleştiren bir makale yayınlayarak Trump üzerinde baskı oluşturmaya çalıştı.

Ortaya çıkan ses kayıtlarını medyaya sızdıran Erdoğan, diğer yandan BM'yi de devreye soktu.

Pompeo 1 Kasım'da yaptığı açıklamada ABD'nin Suudi Arabistan'la stratejik, ekonomik ve güvenlik alanında çok önemli ilişkilere sahip olduğunu, bu ilişkilerin devam etmesini istediklerini söyledi.

Washington Post 16 Kasım'da yayınladığı bir haberde CIA'nın Kaşıkçı cinayetinin arkasında Prens Muhammed'in bulunduğunu ortaya koyduğunu yazdı.

Fakat 20 Kasım'da Beyaz Saray'dan yapılan açıklamada Kral Salman ve Prens Muhammed'in cinayetin arkasında olduklarına dair iddiaları reddettiklerini duyurarak, “Prens Muhammed bu cinayeti bilsin ya da bilmesin, Suudi Arabistan İran'a karşı çok önemli bir müttefikimiz. Dolayısıyla İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerimizle, ekonomik çıkarlarımızı korumak için Suudi Arabistan'ın istikrarlı müttefiki olmaya devam edeceğiz” açıklamasını yaptı.

22 Kasım’da ise bizzat Trump yaptığı açıklamayla, CIA raporunu eleştirerek cinayetten haberi olsun ya da olmasın Prens Muhammed'i destekleyeceğini söyledi.

Suudi Arabistan'la, daha doğrusu Prens Muhammed'le kurulan yakın ilişkilerin mimarı olarak bilinen Trump'ın damadı Jared Kushner, 10 Aralık'ta yaptığı açıklamada artık Kaşıkçı olayına odaklanmaktan vazgeçtiklerini, tüm ağırlıklarını Filistin barışına vereceklerini söyledi.

Trump ve ABD yönetiminden aldığı destekle Suudi Arabistan da Türkiye'nin önemli talepleri arasında yer alan, cinayete isimleri karışan 10 kişinin iade edilmesi talebini reddetti.

Prens Muhammed'le birlikte Mısır Lideri Abdulfettah el Sisi, belki de Trump'ın Ortadoğu stratejisinin temel iki omurgasını oluşturuyor. Her iki liderle sık sık bir araya gelen ya da telefonla görüşen Trump'ın iki isimle yakın olmasının şüphesiz temel sebebini İsrail'in güvenliği oluşturuyor.

Bu amaçla tüm dünyanın tepkilerine aldırmayarak ABD'nin büyükelçiliğini Tel Aviv'den Kudüs'e nakleden Trump, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni de İsrail'in bölgedeki temel müttefikleri durumuna getirdi.

Trump'ın iki lidere olan yakınlığı, ABD'nin resmi politikasına ters olsa da Libya'da ortaya koyduğu politika ile net bir şekilde görülüyor. Trump, Libya'nın doğusunu elinde bulunduran Mısır destekli Halife Hafter'le yaptığı telefon görüşmesinde, kendisini desteklediğini söyledi.

Hatta geçtiğimiz ay Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin Giryan kentini ele geçirmesinden sonra ortaya çıkan Amerikan silahlarının, önce Emirlikler daha sonar Fransa tarafından Hafter güçlerine verdiği yönündeki haberler dahi Amerikan yönetimi tarafından çok ciddiye alınmadı.

Aynı şekilde Sudan'da devam eden tansiyonun dinmesinde de Amerikan yönetiminin önemli bir rol oynaması, Trump'ın Sisi-Prens Muhammed yakınlığının sonucu olarak değerlendirilebilir.

Her iki ülkede de Türkiye, Mısır-Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri üçlüsüne karşı hem sahada, hem de diplomatik arenada büyük bir mücadele veriyor.

Kaşıkçı cinayetini her ne kadar daha az dile getirse de, Erdoğan'ın konuyu gündemde tutması Suudi Arabistan ve diğer müttefiki ülkelerin karşı kampanyaları ile artık sönmüş durumda.

Hatta yoğun medya kampanyaları ile Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer ülkelerden Türkiye'ye yönelik ekonomik ambargo söylemleri etkisini de göstermeye başladı.

Türkiye'ye gelen en zengin turistler arasında gösterilen Suudi Arabistan vatandaşlarının Türkiye ziyareti, Turizm Bakanlığı verilerine göre bu yılın ilk beş ayında geçtiğimiz yılın aynı dönemine göre yüzde 30 düşüş kaydetti.

Neredeyse her gün Arap medyasında 'turistlerin pasaportlarının çalındığı, satın alınan emlaklarının verilmediği, ayrımcılık yapıldığı' yönünde Türkiye aleyhtarı haberler yapılıyor.

Boykot çağrıları sadece turizmle sınırlı değil, Türk ürünlerine ve hatta Türkiye'nin bölgedeki en önemli yumuşak gücü olarak değerlendirilen Türk dizilerine de yönelik.

Ancak Suudi uzmanlar, Suudi Arabistan'ın asıl silahı 'Türkiye'ye yatırım'ı kullanmadığını, bu yüzden de bu yıl Suudi vatandaşlarının Türkiye'deki yatırımlarının nispeten arttığını belirtiyor.

Şüphesiz Suudi rejimi, Türkiye'ye karşı çok daha sertleşmekten de çekiniyor veya en azından Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır kadar öne çıkmamaya çalışıyor.  Çünkü Türkiye'nin tam olarak bir düşman ülke haline getirilmesi, Ankara-Tahran ilişkilerinin daha da güçlenmesine yol açabilir.

Bu ise Riyad için Körfez'de dengenin İran lehine değişmesi anlamına geliyor. Suudi Arabistan Yemen'den Kuveyt'e, Bahreyn'den Irak'a, Umman'a pek çok noktada İran ile büyük bir rekabet içinde. Ve bu ülkelerin herhangi birinde yaşanacak ciddi rejim değişiklikleri Suudi Arabistan için tehlike çanlarının çalması anlamına geliyor.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.