Tiny Url
http://tinyurl.com/yxwpn845
Burhan Ekinci
Şub 21 2019

Eren Keskin: Bugünkü mahkemelere bakınca DGM'yi arar olduk, devlet aklı çıldırmış olmalı

Bugün 21 Şubat Dünya Anadil Günü. Birleşmiş Milletler'in (BM) verilerine göre, dünya genelinde konuşulan yaklaşık altı bin dil var ve bunların yüzde 43'ü yok olma tehlikesi altında bulunuyor.

Yapılan araştırmalar göre, Türkiye’de 18 ana dil ve lehçe yok olma ile yüz yüze.  Türkiye’de en çok konuşulan ikinci dil ise Kürt dili. Bu dile yönelik baskı ve yasaklar, anadilde eğitim hakkının tanınmaması nedeniyle her geçen gün yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

Türkiye’nin tanınmış insan hakları savunucusu Avukat Eren Keskin ile anadil hakkını, anadile yönelik baskıları, eğitim hakkını, Türkiye’deki baskı ortamını ve Türkiye yargısının içinde bulunduğu durumu konuştuk.

İşte AhvalPOD’dan özetler....

“Anadil insanın kendisi olma ve tanımla hali. Tamamen sana ait olan, senin kendini en iyi edebileceğin konuşma hali... Anadilde eğitim kendini bulma halidir. Sizin anadilinizle konuşmanızın engellenmesi, anadilinizle eğitim almanınız engellenmesini, sizi, siz olmaktan çıkarır, size siz olmayı yasaklar. Birey olmanın, birey olarak kendini tanımanın ancak anadilini özgür kullanmakla olur...

Bu yüzyılın ilk büyük suçu olan 1915 Ermeni soykırımı ardından bu soykırımı gerçekleştiren ittihatçı zihniyetin kurduğu bir cumhuriyetten söz ediyoruz.

İttihatçı zihniyet Türk İslam sentezinden oluşuyor. Türkçü ve Sünni Müslüman kimliğini temel alıyor. Bu coğrafyada yaşayan tüm etnik dilsel kimlikler resmi ideolojiyle birlikte ya yok edildi, yok sayıldı. Yani bugün Kürtler mücadele ettikleri için Kürtçe üzerindeki baskılardan söz edebiliyoruz.

Kürtçe konuşmak için mücadele eden insanlar var. Çerkezçe, Lazca böyle değil. Türk ve Sünni Müslüman kimliğini oluşturmak adına, birçok kimliği unutmak adına oluşturulmuş bir durum.

Diğer diller de unutulmuş durumda. Anne tarafım Çerkez ama ailede Çerkez bilen yok. Hemşince yok edilmiş. Birçok dil sayabiliriz. Hepsinde yatan aynı devlet aklı var. Kürtler bunun mücadelesini verdiği için, Kürtçe üzerinde bir baskı var gibi görünüyor ama devlet diğer dilleri unutturmuş.

Türkiye cumhuriyeti tekçi bir cumhuriyet. Tek kimlik dışında farklı kimliklere tahammül edemiyor. Bu kimliklerin kendisini geliştirmesine tahammül edemiyor.

Çünkü yalan bir tarih üzerine kurulmuş bir resmi ideolojiden söz ediyoruz. Herkes öğrenmek ve kendi gerçeğine ulaşmak isteyecek. Devlet aklı bunu istemiyor. Bu nedenle tüm kimlikler üzerine baskı uygulamış. Tek mücadele eden Kürtler kalmış ve Kürtler hala Kürtçe üzerindeki baskıya karşı mücadelesini devam ediyorlar. Diğer kimlikler Türk kimliği içinde unutturulmuş, asimile olmuşlar, asimilasyonu belki de kabul etmeyen tek güç Kürtler olmuş, bu yüzden Kürtçe’yi konuşuyoruz.

Türkiye cumhuriyeti, uluslararası sözleşmeleri Anayasa’nın 90 maddesiyle kendi iç hukukunun da üstünde kabul etmiş. Türkiye’nin imza attığı kendi birçok uluslararası sözleşme var. Anadilde konuşma hakkı da düzenleyen ya da buna yarayacak birçok sözleşme var. Ama Türkiye cumhuriyeti, altına imza attığı bu sözleşmeleri uygulamamakta direniyor. Yani bu tekçi devlet ideolojisi, tek kimliği temel alan ideolojide direniyor. Avrupa’da bu artık yok.

Türkiye’nin bu tehdide her zaman ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Türkiye baskı ve korkutma rejimiyle hep ‘bir tehlike var’ı gündemde tutuyor ve ki bu tehlikenin en bilinen adı Kürt tehlikesidir, ‘Kürtler Türkiye’yi bölecek’ tehlikesidir. Bu tehlike üzerinden milliyetçiliği geliştirerek, devleti yönetmeyi devam ediyor bu zihniyet.
Kürtçe bir eğitim dili olsa, tam tersine bu barışa hizmet eder. Kürtler belki devletle daha kolay barışırlar. Ama bu devlet bunu istemiyor.

Ermeni kavramı yıllarca ki hala bu geçerli, bir nefret söylemi, en kötü şeyi tanımlama olarak kullanıldı. ‘Ermeni dölü” kavı. Savaşın en acımasız yıllarında öldürülen Kürt gençleri için ‘ermeni dölü” söylemini duyduk.

 Kimlikler üzerinden düşmanlıklar üretiliyor. Bu çok korkunç. Bugün bu coğrafyada geldiğimiz durum hiç bir zaman olmadığı kadar ağır bir  durum. Korkunç bir kutuplaşma var ve bunu daha da artırmaya çalışıyorlar. Çünkü milliyetçilikten başka kullanabilecekleri bir dil yok.

Toplum hiç olmadığı kadar bir kutuplaşma siyaseti içine hapsedilmiş durumda.

Dil, bir baskı aracı olarak kullanılıyor. Bir nefret dili üzerinden yapılıyor. 'Ermeni dölü' kavramı kullanılarak, Ermenler üzerinden nefret geliştiriliyor.

Dil çok önemli. Maalesef ki, çok da kötü bir şekilde kullanılıyor.

Sivil siyasettin güçlenmesinden Türkiye’yi yönetenler her zaman korktular. Sadece bugünküler değil, bundan öncekiler de korktular. Her zaman korktular. Her zaman sivil siyaset onlar için daha korkutucudur Her zaman karşılarında bir silahlı muhalefet isterler. Çünkü o silahlı muhalefet üzerinden nefreti ve milliyetçiliği örgütleyerek korku siyasetiyle yönettiler bu coğrafyayı. Bugün de yapılan budur. Gerçekten bir demokratikleşme olsa, insanlar ifade özgürlüğüne sahip olarak karşılıklı olarak tartışabilseler ne AKP bu kadar oy alabilir ne de MHP bu kadar oy alabilir.

İnsanların birbirlerini tanımalarına insanların birbirlerine sevmelerini izin verilmiyor bugün.

Bugüne kadar olmadığı kadar ifade özgürlüğü korkunç bir düzeyde. Biz 1990’larda bile bu kadar ağır ifade özgürlüğü ihlali yaşamamıştık. Fiili saldırılar, ölümler, işkenceler çok fazlaydı ama ifade özgürlüğü bu kadar baskı altında değildi.

Bir insan hakları savunucu olarak, kendimi bu kadar yıldır en öngörüsüz ve korumasız hissettiğim bir süreci yaşıyorum.

İnsanlar evlerinde Kürtçe konuşsalar bile çocuklarına sokakta Kürtçe konuşma diye tembih bulunan hala aileler olduğunu biliyorum. Korku ortamı geçmediği sürece, aileler üzerindeki bu psikolojik baskı da devam edecektir.

Eğer bir demokratik ortam olursa bence herkes Kürtçe’yi öğrenmek isteyecektir.

AKP yetkilileri beyaz Toroslar dönemi bitti artık diyorlardı ama o beyaz Torosların şoför mahallinde oturan Mehmet Ağarlarla, Tansu Çillerle artık birlikte miting yapıyorlar.

Yönetim ortakları değişti ve Ergenekon yapıyla uzlaştılar. Ergenekon davası hemen kapatıldı ve bugün geldiğimiz süreci yaşıyoruz.

Türkiye’de yargının hep militarizme bağlı olmasından şikayet ettik. Bugün de bağımlı. Bugün siyasi iktidara ve esas olarak Erdoğan’a bağımlı hale getirildi. Şu an 30 yıllık avukatım, hiçbir zaman hakimlerin kendilerini güvensiz hissettiklerini hiçbir zaman görmedim. Hakimler korkuyorlar. İktidarın istemediği kararı verilen hakimler, bir gecede toplu olarak görevden alınıyorlar. Hakimler özgür değil ki, bağımsız bir yargıdan söz edebilelim.

Bu kadar bağımlı olduğu bir süreci yaşamamıştık. Biz, Ağır Ceza Mahkemelerine baktığımızda Devlet Güvenlik Mahkemelerini arar duruma geldi. O zaman daha çok daha özgür savunmalar yapıyorduk. Bu günkü kadar savunma üzerinde bu kadar büyük bir baskı yok? Bugün yaşadığımız bir çılgınlık hali. Devlet aklı çıldırmış olmalı.

Geldiğimiz bu yüzyıldı. Bundan beş yıl önce barıştan, çözümden söz eden bir siyasi iktidar, şu noktaya geldi. Gerçekten akıl dışı. Yaşadıklarımız akıl dışı.

Şu anda cezaevine girmek üzereyim. Hakkımda 12.5 hapis cezası var. İstinaf mahkemesinde. Her an cezaevine girebilirim. Toplam 143 davadan yargılanıyorum. 650 bin TL para cezası verildi, bugün bunları ödemeye çalışıyorum.”

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.