Fatih'in değil Vahdettin'in torunları iktidar olursa...

AKP, her ne kadar ilk yıllarda milyonları kendine inandırmayı başardıysa da, hep çarpık bir zihniyete yasladı kendini.

Tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş; Anadolu’yu bile ‘küffar’a kaptırma aşamasına kadar gelmiş, kelimenin tam anlamıyla miadını doldurmuş ve tarihteki ömrünü tamamlamış bir imparatorluğun hayaletiyle kendini avuttuğu gibi, bu avuntuyu ağı edip halkın ruhundan, bedeninden içeri boca eden özü hep çürüktü.

Tabanına sunduğu, kendisine itibar etmeyenlere de dayattığı şey kül ve dumandan gayrısı değil. 

Kendini Osmanlı’nın un ufak olduğu yüzyıla ait ve o mirasın bekçisi gören bir iktidar musallat oldu ülkenin başına.

Dil bilmeyen, İngilizce’yi Davos’taki iki kelimenin ötesine taşıyamamış AKP liderliği ve periferisi, 21 yaşında İstanbul’un kilidini açan, Yunanca, Slavca, Farsça, Arapça'nın yanısıra Doğu Türkçesi bilen, Saray’ında felsefe tartıştıran, bilime önem veren Fatih Sultan Mehmet’e öykünmüyor elbette.

Kimi örnek alıyorlar ve ölesiye özlemle anıyorlar?

Elbette, koskoca imparatorluğun çöküş döneminde iktidarını elinde tutmak adına istibdad uygulamış II. Abdülhamid’i ve saltanatı sırasında Yunan’ın İzmir’e, Balıkesir, Bursa ve Uşak’a kadar ilerlediği, yine o tahtta iken Sevr Anlaşması’nın imzalandığı Vahdettin’e “Vallahi çok özledik” gözyaşları döküyorlar.

Çünkü, sanayi devrimini gerçekleştirememiş, molla ve din adamlarının imparatorluğu kemirerek sonunun gelmesine müthiş katkı sağladığı bir zihniyetin temsilcisi olduklarını biliyorlar.

Bilim ve ilime karşılar.

Dil bilmeye karşılar.

Batı’ya ilim almaya gidilmesine karşılar.

Evrim Teorisi’nin okutulmasından ölesiye ürküyorlar. 

Ya bilim zehirlerse dinle uyuşmuş zihinleri?

Felsefe onlara göre ‘dinsiz’lerin İslam'ın içine saçtığı nifak tohumu.

Dinse, Kur’an lafzı hariç, her türlü eğip bükebilecekleri bir oyun hamuru.

Yoğurdukça yoğurdukları, helvadan putlar yaptıkları; sonra da oturup birlikte yedikleri...

Yine bu çöküş yıllarında olduğu gibi, ülke çıkarının yerine kendi çıkarlarını din örtüsü ile bölüşme telaşı dört bir yanda.

Dincilik bir yalancı emzik; bir kendi ağızlarında bir halkın…

Üniversiteler akademisyensiz, ama yer gök imam-hatip lisesi.

İlim yuvaları dil bilmeyen, aynı soyadına sahip onlarca insanın boy boy dizildiği kasti bir kötülükle dolu.

Ağızlarından ‘bilim’ lafı çıkmıyor. ‘Kurşun’ diyorlar, ‘mermi’ diyorlar. ‘Yıkarız, yakarız, işgal ederiz’ diye esip gürlüyorlar.

Ne geçmişi tam biliyorlar, ne gelecek planları var.

‘Hıyarım var’ diyene tuzlukla koşuyorlar. Biber, patlıcan, soğan gösterene, devletin tüm gücünü toplayıp ateş ediyorlar. Onlar bu boşlukta kayıkçı kavgası yaparken, diğer tarafta talancılar, yağmacılar yükü yüklenip, halkın elinde ne var ne yoksa toplayıp gidiyor.

Çürük binalar gibi üst üste binen bu kaçak katlar öyle bir birikiyor ki, altında kalmamak için, bir kolonun adını ‘Osmanlı’ ötekinin adını ‘din’, berikinin adını ‘milli ve yerli’ koyuyorlar.

Bir çöp evin boşaltılmasına direnen ruh sağlığı bozuk insanlar gibi AKP iktidarı ve ona yön veren zihniyet.

Misal babanız geride çok kötü bir miras bıraktı. Ailenizin mahvına sebebiyet verdi ve size de ailenin birliğini ve dirliğini yeniden sağlamak düştü. Bir anda omuzlarınıza çöken yükün ağırlığına bakmaksızın yepyeni bir gelecek inşa etmek için gayretkeş bir mücadeleye giriştiniz ve başardınız da…

Bir gün torunlarınız, o mahviyet mirasını gönderildiği tarihin çöplüğünden yeniden eşeleye deşeleye çıkarıp önünüze getiriyor.

İşte AKP ve ülkeyi yönettiğini sanan ancak aslında o lüksü çoktan elinden kaçırmış, ittifak yaptıklarınca tuş edilmiş bir liderliğin psikolojisi tam olarak bu.

Bir viraneye, bir hiçliğe, bir yıkıntıya ağıt yakmaktalar. Bir mahviyet put'una ram olmuş vaziyetteler.

Hüzünle perde indirmiş ve yokluğa düçar olduğu için de bir daha asla aynıyla canlandırılamayacak bir hayaletin peşinde.

Sebepsiz bir Cumhuriyet düşmanlığı içindeler. Gel gör ki, ‘neden’ sorusuna da mantıklı bir yanıtları yok.

İşgal altında, üleşilmiş, borç batağına saplanmış bir virane mirasın içinde debelenmekle meşguller.

Bugün iktidarın, çaresizce sarıldığı Vahdettin değil miydi, İngiliz himayesinde Malaya zırhlısı ile İstanbul’u terk edip Malta’ya giden.

Kim kaldı geride? Kim yeni ve yaşayabilir bir ülke kurdu sıfırdan?

Atatürk’e bu kin, bu öfke neden?

Ne yapsaydı, kokuşmuş din anlayışını, devleti kurt gibi kemiren molla takımıyla birlikte yeni devlete de mi entegre etseydi?

‘Açım’ diyenin ağzına, bir doz ‘Allah de karnın doysun’ safsatasını yeni rejimin payandalarından biri mi yapsaydı?

Neden kendilerini bir iflas döneminin emanetçisi Abdülhamit ile eşitliyorlar?

İşgal altındalar mı?

Toprakları mı üleşiliyor?

Kapitülasyonlarla mı boğuşuyorlar? 1365 yılında, I. Murat Hüdavendigar döneminde verilmeye başlanan ve 500 yıl içinde koskoca bir imparatorluğu esir alan kapitülasyonların esaret zinciri altında mı mevcut iktidar?

1850’lerden sonra dış borç altında inim inim inleyen, gümrük ve gelirlerini yabancıların denetlediği Düyunu Umumiye ile, Osmanlı egemenlik ve bağımsızlığının bir bölümünü yabancılara devretmişti bile.

1854’te başlayan borçlanma, 1882’de kurulan Düyun-u Umumiye ile bataklaşmış ve ancak 100 yılda, 1954 yılında ancak temizlenebilmişti.

Yani Cumhuriyet rejimi ödedi o borçları. Kapitülasyonlar da ancak Lozan’la kalktı.

Şimdi Hazine 'dış güçler'in kontrolünde mi? 

Nedir bu 'öcü' pompalama, gövdesine de uydurulmuş din anlayışı eklemlenmiş bir 'ucube' yaratma çabası?

Sultan Abdülhamit bugünlerde AKP medyasının da gözdesi. Konferanslar düzenleniyor onu anmak için. Amma velakin konuşmacı olarak dizi oyuncuları çağrılıyor!

Öyle bir şuursuzluk ve gerçeklikten kopmuşluk hali.

II. Abdülhamid, vefatının 101. yıl dönümünde anılıyor. Hem iktidar hem medyası ‘hayranlıkla’ yad ediyor.

Oysa İlber Ortaylı bile, Abdülhamid’in kurduğu hafiyecilik sisteminin millete nasıl kan kusturduğunu, “...Osmanlı biliminin, sosyal bilimlerde yerinde saymasında sansürün de payı vardı” diye anlatıyor.

“Selanik’in aydınları İstanbul’dakinden daha çok nefes alıyordu ama İstanbul boğuluyordu” diye de ekliyor, Ortaylı.

Şimdi bu mirasa bakıldığında, kendini ‘dış güçler’in kuşatması altında olmamasına rağmen öyle göstermeye çalışan, içeride kendisine düşman bellediği yüzde 50 ile Donkişot vari savaşan, ülkenin aydınlarına kan kusturan sarıklı iktidar elbette aynadaki aksine, bir çöküşün mirasına sahip çıkacaktı…

Fatih gibi altı dil konuşup, edebiyat, sanat ve bilimden anlayan bir geçmişin değil bir viranenin mirasçısı olmaya can atmak da bundan olsa gerek.

Ne demişti Atatürk notlarında Vahdettin için: 

"Türkiye halkının hayatını, namusunu, onurunu yok eden kişi."

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.