Evrim Kaya
Tem 20 2019

Gloria Bell: Müzik ve Arzu

İlk gösterimini 2013 yılında Berlinale’de yapan ve burada başrol oyuncusu Paulina García’ya en iyi kadın oyuncu ödülünü getiren Gloria, o yılın ve belki bir dönemin en heyecan verici filmlerindendi. Bunun da birkaç farklı nedeni vardı. İlkin, ellilerinin üstünde bir kadını merkeze alan nadir filmlerdendi Gloria ve böyle bir karakteri takip etmesini meşrulaştırmak için olağanüstü koşullara ihtiyaç duymuyordu. Kocasından on sene kadar önce boşanmış, yaşlanma ve ölüm korkusunu ensesinde hisseden yalnız bir kadın olan Gloria, bekarların yeni birileriyle tanışma umuduyla gittiği gece kulüplerinde dans ederken, yaşamaya ve sevmeye çalışan bir kadındı, hepsi o.

Hayattan bir şeyler talep eden orta yaşlı bir karakterin bir tür büyük icat gibi karşılanmış olması Lelio’nun başarısından çok dünya sinemasının ayıbına işaret ediyor elbette ama Gloria (2013) merkeze aldığı kadın arzusunu çok incelikli ve başarılı bir şekilde anlatan bir filmdi bir yandan da...

Kültürel, sınıfsal arka planları pek uyuşmadığı halde Gloria’nın gönlünü çalmayı başaran Rodolfo başta olmak üzere yan karakterlerin orijinal filmde aynı derecede özenli anlatılmış oldukları söylenemez. Ancak bu durum mutlaka bir zaaf olarak görülmek zorunda değil. Gloria (2013) dünyanın merkezinde görülmemesine alışkın olduğumuz bir karakterin kendisine bir tür başrol yaratma çabasını anlatıyordu ve bununla uyumlu olarak baştan sona filme adını veren karaktere bağlıydı. O karaktere hem sonsuz alan açıyor hem de hep çok iyi davranıyordu. Dolayısıyla aslında her oyuncunun rüyalarını süsleyecek bir fırsat sunuyordu.

Yani Julianne Moore’un böyle bir rolde oynamak istemesinde şaşılacak bir şey yok. Yine de Şilili yönetmen Sebastián Lelio’nun Gloria’yı Amerika’da yeniden çekeceği duyurulduğunda orijinal filmin (büyük ölçüde Avrupalı sinefillerden oluşan) küçük ama ciddi hayran kitlesi şaşkınlık ve tedirginlikle karşılık verdi.

Michael Haneke 2007 senesinde benzer bir şeyi ilk filmlerinden Funny Games’i (1997) Amerikalı oyuncularla plan plan yeniden çekerek yaptığında, benzer bir şaşkınlık yaratmış, yeniden çevrim kavramına farklı bir boyut kazandırmıştı. Lelio, Funny Games’de belli bir zamandan ve mekandan koparılması mümkün bir hikaye anlatan Haneke’nin yaptığından farklı olarak senaryoda kaçınılmaz olarak ufak tefek değişiklikler yapmış. Sonuçta ortaya çıkan film ilginç bir şekilde hem çok aynı hem de çok farklı...

Gloria Bell’le kamerasını Amerika’ya çeviren yönetmen yine yaşlanma ve ölüm korkusuyla baş etmeye çalışan, kendinden ödün vermeden hayattan bir şeyler talep eden orta yaşlı bir kadının hikayesini anlatıyor. Julianne Moore’un Gloria Bell’i Paulina García’nın Gloria’sı gibi on yıl kadar zaman önce boşanmış yalnız bir kadın. Birer yetişkin olan çocuklarıyla sevgi dolu ve sınırlı bir ilişkisi var ancak hayatının geri kalanında, bir anne ya da evlat - bir ailenin parçası – olarak sahip olduğu, veya yaptığı işten gelen bir kimliğe hapsolmak istemiyor. Arabasında pop şarkıları dinliyor, dans etmeye gidip erkeklerle tanışıyor, sakince ama dik başlılıkla toplumun ancak gençlerin yapmasına müsaade ettiği şekilde arzulamaya cüret ediyor. Karşısına bir sene önce “nihayet” boşandığını söyleyen Arnold (John Turturro) çıktığında, aralarındaki kültürel uyumsuzluklara rağmen çaba gösteriyor.

Eski bir subay olan Arnold’un kendisine gösterilen ilgi ve anlayışı hak etmediği baştan belli ama Gloria elinden geleni yapıyor ve küçücük çatışmalarla ilerleyen gerilim tıpkı orijinalinde olduğu gibi hem çok içli hem çok komik bir finale ulaşıyor. Filmi hiçbir şey için değilse bile Lelio’nun bir kez daha  çok duyarlı ve çok sivri bir mizahla çektiği paintball sahnesi için izlemek gerek.

Şili’den Amerika’ya uyarlanan filmde ilk dikkat çeken şey yan karakterlere daha çok alan açılmış olması. Holland Taylor’ın canlandırdığı anne yeni bir karakter, hikayeyi biraz daha amerikanlaştırma işlevine sahip olduğu söylenebilir. Michael Cera ve Caren Pistorius’un canlandırdığı çocuklar da orijinal filmde olduğundan daha fazla derinleşiyorlar. Bazı şeyler de, aynı kalsa da iki ülke arasındaki farklar başka başka okumalara yol açmış oluyor. Örneğin cunta ülkesi Şili’de Rodolfo’nun deniz subayı olması ile Arnold’un Amerikan Deniz Kuvvetleri’nden olmasının başka başka çağrışımları var.

Her iki film de ana karakterinin iç dünyasına uzanan ironik ama içli bir bağ sunuyor izleyicisine: Filmin önemli bir kısmına eşlik eden pop şarkılarını. Bu da iki film arasındaki ilişki için kullanılacak kusursuz bir metaforu beraberinde getiriyor. Gloria ile Gloria Bell farklı dillerde, farklı aranjmanlarla söylenmiş iki pop şarkısı gibi. Umberto Tozzi’nin Gloria’sı ile Laura Branigan’ın Gloria’sı kadar benzer ve farklı. Bir yeniden çevrim değil de bir cover adeta...

Orijinal filmi her anlamda orijinal ve heyecan verici kılan şeyden doğal olarak yoksun, zira aynı şeyi bir kez daha izliyoruz. Ancak sonuç ilk filmi çok sevenlerin başta korktuğu gibi kötü değil. Örneğin Paulina García’nın neredeyse kusursuz bir performans sergilediği başrolde başka birini hayal etmek imkansız gibiyken Julianne Moore biraz imkansızı başararak kendine yeni bir yol ve yeni bir ritim buluyor.

Gloria Bell hiç fena bir cover değil. Bu vesileyle şarkının orijinaline keşfedeceklere de ne mutlu....

 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.