'Görünmez duvar'ın öte yanında canların değeri yok, Allah'ın verdiği rızka garez var

Ceylan Önkol'u hatırlarsınız. 12 yaşındaydı. Hayvan otlatıyordu. Ailesinin geçimine katkıda bulunuyordu. Oysa o tarihte okulda olması gerekiyordu.

Çünkü okullar çoktan açılmış, akranları önlük, yaka ile yollara düşmüştü bile. Yıl 2009'du. Belki de okuldan çıktıktan sonra hayvan otlatmaya gitmişti Ceylan. Ama bir daha asla okula gidemeyecekti.

Yaşasa, belki Tuncelili minik çoban Mahir Gündoğdu gibi o da TEOG birincisi olacaktı. Olmadı. 

Ölüm, Diyarbakır'ın Liçe ilçesindeki Şenlik Köyü'nde buldu Ceylan'ı. 

Aradan tam 10 yıl geçti. Ceylan'ın ölümünün sorumluları bulunsun diye adliye koridorlarının adalet dağıtmayan koridorlarında uzadı gitti dava. Kimi zaman insaflı bir mahkeme heyetine denk gelirse dava, çekingen bir edayla devlete, 'aldığın canın hesabını ver bakalım' noktasına gelse de, öte yanda kalpleri 'devletimiz çok yaşa' diye atan bir başka heyetin, bir karışlık ilerlemeyi yok sayan kararıyla geriledi.

Bianet'in Independent Turkish'den alıntıladığı haberde, iki ileri bir geri öyle netti ki:

"Önkol ailesi, patlamada sorumluluğu ve ihmali olduğu gerekçesiyle, İçişleri Bakanlığı aleyhine 100 bini maddi, 150 bin TL manevi tazminat talebiyle Diyarbakır 2. İdare Mahkemesi’nde dava açmıştı. Mahkeme ailenin manevi tazminat talebini reddetmişti. Aile ise bu karara itiraz etti.

Danıştay 10. Dairesi, ailenin itirazını kabul etti ve şu cesur uyarıyı yaptı:

'İnsanların sürekli kullandıkları ve yerleşim yerine yakın bulunan bir alanda, patlamamış mühimmatın bulunması, davalı idarenin sunduğu güvenlik hizmetinin gereği gibi yürütülmediğini gösterdiğinden, olayda davalı idarenin hizmet kusurunun bulunduğu sonucuna varılmıştır."

Kim bilir belki de, heyettekilerin bazılarının aklına, Ceylan'ın yaşlarında, saçları toka ile bağlanmış, önlük içinde, sırt çantasıyla okula giden çocukları gelmişti, kapayınca gözlerini. Sezen Aksu, 2017'de kanayan yarayı Tarkan'ın ağzından tüm kulaklara akıtmıştı. 

Ceylan'ın cenazesi altı saat boyunca olay yerinde bırakılmış, savcı 'can güvenliği' bahanesiyle olay yerine üç gün sonra gitmişti.

Kürt'ün cenazesine devletin gösterdiği 'ihtimam' bu kadardı işte!

Ya da durun, Taybet Ana mı geldi aklınıza? Hani Silopi'de 19 Aralık 2015'te öldürülen, cenazesi yedi gün yerde kalan, 23 gün sonra toprağa verilen Taybet İnan.

Ya da Cizre’deki sokağa çıkma yasağı sürerken evinin kapısında vurularak öldürülen ve cansız bedeni derin dondurucuda saklanan 10 yaşındaki Cemile Çağırga mı canlandı gözünüzde? Cemile de okula bir daha hiç gidemedi. Kısacık hayatı, iktidarını korumak için Kürtleri gözden çıkaran bir 'insanlık ötesi' oluşum tarafından sonlandırılmıştı.

Yetmedi. O günlerden bugüne pek bir şey değişmedi. Aksine, gaddarlık daha da büyüdü. Yaş sınırı tanımadı. Dünyaya gözünü açalı birkaç saat olmuş bebekler anneleriyle birlikte cezaevlerine yollandı. Onlar Kürt değildi. 'FETÖ' damgalıydılar. Bu devirde 'cüzzamlı' olmaktan beter olan damga. 

Ancak Kürtler daha doğuştan 'öteki, istenmeyen.'

Mehmet Metinerleşmedikten sonra asla rahat bulamayacak olan, Tanrı'nın değil ancak Türkçü devletin lanetlediği topluluk. 

Son kahreden, yüreklere oturan haber Dersim’in Ovacık ilçesine bağlı Bilgeç Köyü kırsalından geldi. Araziye döşenen mayın patlamış, dört yaşıdaki Nupelda ve abisi sekiz yaşındaki Ayaz Güloğlu oracıkta can vermişti.

Bakın HDP'li Alican Önlü, gerçeği nasıl da yüzüne yüzüne çarpıyordu devlet zorbalığının:

"Türkiye, Ottowa Sözleşmesi’ni 2003’te imzaladı ve 2004’te taraf devlet oldu. Buna göre Türkiye, 2008 yılı 1 Mart’ına kadar stoklarındaki mayınları imha etme ve 2014 yılına kadar da toprağa döşeli mayınları temizleme, kurbanlara yardım konusunda da gerekli adımları atma yükümlülüğü üstlenmiştir. Ancak Dersim bölgesinde 10 binin üzerinde mayının Türkiye’nin de taraf olduğu Ottova anlaşmasına da aykırı bir şekilde döşendiği ve temizlenmediği resmi kurumlarca da kabul edilen bir gerçekliktir. Bu durum aynı zamanda taraf olunan sözleşmelere uyulmadığını ve toplatılmayan mayınlarla Dersim coğrafyasının savaş alanı olarak kullanıldığını göstermektedir."

O iki minik kardeş tıpkı Ceylan gibi hayvan otlatıyordu. Eve ekmek götürmek için çabalıyorlardı. Demek ki Kürtler daha o yaşta ekmek bulmaya çıkmak zorundaydı. Neden? Meralar hayvanlarına kapatılmış, kirli savaş bazı arazileri 'yasak' mı yapmıştı? Ya da sokağa çıkma yasaklarında Kürt esnaf batmaya, yok olmaya mı terk edilmişti. 

Aylarca kepenk indirmeye zorlanıp diz mi çöktürülmüştü? 

'Zorba'ya minnet etmedikleri için canları, ekmekleri ile mi cezalandırılıyorlardı?

Dört ve sekiz yaşındaki masumları dağ başına gidip, eve ekmek getirmeye mi zorluyordu devlet? 

Ya da 'Kürtsen ölünün de dirinin de anlamı yok' mu diyordu muktedir?

Kimse, 'o mayını oraya döşeyen devlet değil' demesin. Bir devletin gücü, hükmettiği tüm coğrafyanın her karışında vatandaşının canını koruduğu nispetle eş değerdir. 

Ama belli ki devlet, zaten o coğrafyayı çoktan gözden çıkarmış ve 'kayıp' hanesine yazmıştı. 

Ülkenin merkezi idaresi ile tüm bağları koparmış Kürtlere son bir kükreyişle 'gidemezsin' demenin bir yoluydu ölümler, demir yumruklar. 

O halde kötü haberi bizden duysun Ankara.

O Kürtler o güzel atlara binip çoktan gittiler! Geçmiş olsun. 

Ve sizin orada ölüm saçan, nefret eken, katleden yaklaşımınız kaldıkça da dönmeyecek. Ta ki siz gidene kadar. O gün gelene kadar da, Kürt coğrafyası ile ülkenin batısı arasına ördüğünüz görünmez duvar da her gün cesur insanlar tarafından aşılacak. Ta ki yıkılana kadar.

Türkçü, Kürt'ü yok sayan, dilini bile konuşmasına izin vermeyen, yaradılıştan verilen haslete ve güzelliğe bile tahammül edemeyen o zombi ve mankurt zihinleriniz, eylemleriniz tekrar ve tekrar bu ülkenin demokrasi isteyen etten, akıldan duvarlarına çarpacak. 

Eğitim sistemi ile inşa ettiğiniz, Kürt kelimesini yasakladığınız, tekçi, başkasına tahammülü olmayan hastalıklı saltanatınız devrilene kadar, en az kaybı vererek, en az sayıda canın yitip gitmesini sağlayarak mücadele edecek bu topraklar.

Siz bilirsiniz, 'Rızık Allahtandır'ı en iyi. O rızkı bile Tanrı edasıyla Kürt'ün gırtlağından geçirmemeye ant içmiş kötülüğünüz, eriyen bir mum gibi yok olup gidecek. 

Çocukların çobanlığa zorlanmadığı, Kürt'ün hayvanını canının istediği her merada otlatabileceği, toprağını ekip biçerken bir zalim ağanın kurşunuyla katledilmediği bir düzeni, o görünmez duvarınıza rağmen kuracak bu ülke insanı. 

Evet, bu toprakların insanını cezalandırıyor olabilirsiniz, dengesini, şuurunu kaybetmesine neden olmuş olabilirsiniz ama hepsi geçici. Çaldığınız maya bozukken nasıl tutsun ki? 

Sağlam mayayı bu ülkeye çalmayı becerecek insan sayısı sandığınızdan çok daha fazla. Çokuz vesselam! Azlığınıza yanın!


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.