Gül-Babacan Partisi önemli, çünkü…

Gerek Türkiye içinde, gerekse Batılı Türkiye uzmanlarında Abdullah Gül-Ali Babacan ikilisinin öncülüğünde kurulması kararlaştırılan parti hakkında kimi çekimserlik veya şüphe olduğu görülüyor. Bu yaklaşımın birkaç nedeni var…

Birincisi bu ekibin yakın geçmişte AKP’nin hukuk ve insanlık dışı uygulamaları karşısında susmuş olmaları, sessiz kalmaları… İkincisi ki, daha çok Batılı uzmanlarda var bu görüş, eski tüfeklerin artık iş yapmayacağı…

Başta dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olmak üzere AKP’nin önde gelen isimlerinin Erdoğan ve AKP’nin antidemokratik uygulamaları karşısında sessiz kaldığı, sesini yükseltmediği doğrudur. Bugün bile özellikle Kürtlere ve Gülen Cemaati mensuplarına yönelik hukuksuz uygulamalar karşısında sessiz kaldıkları göze çarpmaktadır.

Kürtlerin yerleşim merkezleri yıkılırken, siyasi temsilcileri tutuklanırken, Bank Asya’ya para yatırdığı gerekçesiyle insanlar darbeci ilan edilip bebekleriyle demir parmaklıklar arkasına gönderilirken sustular. Çok ürkek sosyal medya mesajlarıyla geçiştirdiler duruşlarını…

Bugünlerde sesi çokça çıkan Ahmet Davutoğlu, kendi döneminde Dışişleri Bakanlığı’na alınan insanlara Ankara’nın göbeğinde işkence yapılmasına bile sessiz kaldı, tepki göstermedi.

Siyaset, insanların ne yaptıkları kadar ne yapmadıklarıyla da ölçüldükleri bir alan, o yüzden bu konuda kendilerine yöneltilecek eleştiriler en önemli zaafiyetini oluşturuyor diyebiliriz, bu yeni hareketin. Ancak bu ölçüyle değerlendirdiğimizde Türkiye’de “Geçer” not alacak çok kişi ve kurum olmadığı gerçeğini kabul etmemiz gerekir.

Devletin elinin “ağır” olduğu dönemlerde başta muhafazakar kesim olmak üzere toplumun geniş yığınlarının sessiz kaldığını, sandıkta hesaplaşma gününü beklediğini 1960 darbesinden bu yana örnekleriyle yaşadık. Bu karanlık dönemde sesini yükseltenler yine üç-beş siyasetçi, aydınlar ve eli hala kalem tutan gazeteciler oldu. Bu isimler de ağır bedel ödedi ve ödemeye devam ediyorlar.

Kurumsal hale geldikten sonra bu konuda elbette söyleyecekleri olacak, eleştirilere cevap vereceklerdir diye düşünüyorum ama bu zamanki sessizlikleri veya suskunlukları bir kenara atılmalarına neden olmamalı diye düşünüyorum.

Her şeyden önce bu insanlar eleştiriye açık, kendileri gibi olmayan ve düşünmeyen insanları “düşman” gören siyasetçiler değiller. İkincisi, hareketin çekirdek kadrosunu oluşturan tüm isimler Türkiye’nin Batı serüvenine devam etmesinden yana olan siyasetçiler. Devletin hukukla çevrelendiği zaman yurttaşlarına hizmet edebileceğine inanan insanlar.

Türkiye’nin bugün geldiği nokta, karanlık bir faşizm noktası. Ülke ekonomisiyle, kurallarıyla, değerleriyle çöküyor. İçinde bulunduğumuz “fetret” devrinden çıkabilmek için hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan haklarına inanan herkesin bir araya gelmesi bir şart.

Ekonominin Saray’ın ve damadın keyfine bırakıldığı bir dönemde, ülkenin geleceğinin en önemli ayaklarından biri olan bu alanın yönetiminin işini ve ülkesini ciddiye alan “ehil” isimlere emanet edilmesi de şart. Abdullah Gül ve Ali Babacan, Türkiye'nin bel bağladığı sermayenin geleceği Batı piyasalarında bilinen ve itibar edilen isimler.

Ayrıca AKP’nin çöküş dönemine girdiği bu süreçte bu partiden kaçacak seçmenin kendisine güvenli bir liman bulması da önemli. Gökhan Bacık’ın dediği gibi, bu insanlar taşınmaya karar vermiş ama mahalleyi tamamen bırakmaya hazır değiller. Bildik insanların yaşadığı bir başka sokağa geçmeyi tercih edeceklerdir. Son İstanbul seçiminde yaşanan haksızlıklara rağmen Ekrem İmamoğlu’nun AKP tabanından sınırlı miktarda oy alabildiği görüldü. Halen yüzde 35-36 seviyesinde olan bu oranın en azından 20’lere ve altına inmesi için bu partiye ihtiyaç var.

Kürt meselesi Türkiye’nin en yakıcı sorunu olmaya devam edecek. Bu sorunu insan hakları ve uluslararası hukuk normları çerçevesinde çözemeyen bir Türkiye hiçbir zaman tam demokrasi olamayacak, rejim her fırsatta bu sorunu bahane ederek istediğini “terörist”, “terör yandaşı” ilan ederek temel hak ve özgürlükleri askıya almaya devam edecek.

Haksız bir şekilde Abdullah Gül’ün akrabası olarak lanse edilen Mehmet Tekelioğlu, barış sürecine inanmış, destek vermiş bir isimdi. Türkiye’nin Kürtlerle masaya oturması bizzat Abdullah Gül’ün çabalarıyla başladı. Beşir Atalay ve Sadullah Ergin bu sürecin kilit isimlerindendi.

AKP’ye karşı bir ittifakta Kürtlerle aynı kareye girmekten çekinen CHP’yi cesaretlendirecek ve güçlü ortak bir cephe kurulmasını kolaylaştıracaktır bu partinin varlığı… Kürt meselesinin normal mecrada tartışılmasını, Kürt halkı üzerindeki inanılmaz baskının kırılmasına da katkısı olacaktır bu partinin…

Eski tüfek olarak adlandırılmalarına gelince…

Bu ülkede Özal ismi bile insanlara hala umut veriyor. Özal’ın oğulları bu kapasitede olsalardı, bugün Türkiye siyasetinde bir yerleri olurdu. 12 Eylül darbesinin ardından Türkiye solunu toparlamak görevi, çok hevesli olmamasına rağmen Erdal İnönü’ye düşmüştü.

Abdullah Gül, Türkiye halkının zihnindeki cumhurbaşkanına uygun bir portre çizmiş ve günlük kavgalardan uzak durmuştu. Görev süresi bitince de bu tavrını sürdürdü. Şu anda da çok farklı kesimlerle teması var. AKP’ye karşı oluşacak cephede Kemal Kılıçdaroğlu kadar önemli bir işlevi olacaktır.

Gün, yakın geçmişi tartışmaktan çok yakın geleceği yeniden kurmaya odaklanma günü olmalıdır. Kürt siyasi hareketi yakın geçmişin hesaplaşmalarına girmektense demokratik geleceğin inşasına yoğunlaşarak doğru yapıyor. Sonucunu başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerde gördük. Bizim de yapmamız gereken budur.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.
Bu blok bozuk ya da eksik. Eksik içeriğe sahip olabilir ya da orijinal modülü etkinleştirmeniz gerekebilir.