Günün Sivrileri: Bu 'linç' hiç 'Şık' olmadı...

Seçimler yaklaştıkça sinirler de akıl sağlığımız da giderek bozuluyor. Herkes bindiği at birinci gelsin diye elindeki kırbaçla diğer jokeyin atını kışkırtıyor ya da aleni bir şekilde yarış dışı bırakmak için göstere göstere hamle yapıyor.

Garip olansa aymazlığın sınırsızlığı. Rezil olunmuyor ne yapılsa!

Sahibim, taptığım lider, cüzdanımın kabarıklığı kaygıları eşliğinde insan suretli yırtıcıların hakimiyet kurduğu bir distopyaya döndü koca ülke.

Düşünmek gereksiz, soluklanmak, aklı selimle hareket etmek yalan. Tek gerçeklik var: Ne pahasına olursa olsun kazanmak!

Ucunda linç etmek olsa da, yol kendini inkara gitse de, insanlıktan vazgeçilse de…

Bugün gazeteciler ‘sivri’ler listesinde o kadar üst sıralardaydı ki... Hem de siyasileri bile geride bırakacak performanslar sergileyerek.

Listenin başında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, 2000 yılında Fethullah Gülen’le görüştüğünü yazan TRT Haber’in eski Genel Müdürü Nasuhi Güngör var.

Güngör bir inanılmaza imza atarak kitabını ve kendini yalanlayarak, ‘dedikodu yaptım’ paylaşımında bulundu.

Muharrem İnce, Erdoğan-Gülen görüşmelerini gündeme getirdikten sonra, Erdoğan bile, “Evet, 2000 yılında birkaç kez görüştüm” derken, ‘gazeteci’ sıfatlı birinin, “zaten belgem de yoktu ki” deyip konjonktüre göre ‘kıvırması…

'Kıvırmak' ağır olmadı mı derseniz, Güngör'ün, "yazdıklarımın arkasındayım" dediği 2012 tarihli tweetini buraya bırakmak elzem olur:

inkar

Muhalifinden iktidarına herkesin ‘meşhur’ randevu noktası Twitter’a gelen Güngör, aradan geçen altı yılda kendini inkar noktasına çoktan gelmişti bile:

“Kitapta geçen “Tayyip Erdoğan-Fethullah Gülen görüşmesi”yle ilgili iddialar, ne yazık ki somut herhangi bir bilgiye ve belgeye değil, tamamen o dönemdeki bazı dedikodulara dayanmaktadır. Zaten kitapta da buna dair hiçbir bilgi ya da belgeye atıf yoktur.”

Günün en ‘sivri’si Güngör’e, ‘aslında sen de yoksun, bir illüzyonsun’ dense çok da bir şey olmaz.

Kendini inkar edenin varlığı da bir yokluğu da!

Dünden beri sosyal medyada ve siyasette kıyamet koparan bir yazı var.

Hayko Bağdat’ın Erdoğan’ın seçimle gitmeyeceğine olan inancını, kaya gibi sert bir üslupla, hem HDP’yi hem de CHP’yi de sert biçimde sarsarak, anlattığı yazıya gelen tepkiler tam bir linç kampanyasına dönüştü.

Türkiye’de siyasetin aktörleri kadar tabanları da gırtlak gırtlağa. Kimsenin ‘kaybetme’ sözcüğüne tahammülü yok. Sanki herkes  ‘son nefesini’ bu seçimde vermeye kurulmuş gibi fanatik. Kimsenin eleştiriye tahammülü yok. Hele sert olanına…

Sosyal medya kullanıcıları bir anda Bağdat’a hakaretler yağdırırken, en sert saldırı gazeteci, şimdinin HDP adayı Ahmet Şık’tan geldi.

Bağdat’ı ‘öfkeli’ olmakla suçlayanların, Şık’ın ne kadar öfkeli olduğundan haberi yok muhtemelen.

Şık’ın ‘FETÖ’cü listesi gibi ‘klasına yakışmayanlar’ listesi de hayli kabarık. Onun kabul kıstaslarına girmeye çalışmayın, zira İsrail’in Filistin’e ördüğü duvar kadar yüksektir orası ulaşılamaz, uğraşmayın!

Ahmet Şık, Bağdat’a sosyal medya lincinin startını şu tweetle verdi:

“Gezi direnişleri sırasında polis megafonunu eline alıp saçmaladığında iyi niyetli olduğunu düşünmüştük ama şimdi cemaatin çetesinin megafonu elindeyken aynı şeyi düşünmüyoruz. Şöhret budalalığı da saçmalamaya yol açıyor. Mafyalarla mücadele edenlerin aklı da vicdanı da sağlamdır.”

Şık'ın yazıyı eleştirmek yerine, Bağdat'ın geçmişte yaptığı iddia edilen bir eylemini 'bel altı' denebilecek bir vuruşla gündeme getirmesi, elbette 'sivri' listesine en üst sıralardan girmesini de beraberinde getirdi. 

'Sivri'lik kariyerinde en istikrarlı ve Erdoğan'ın en 'sadık' gazetecilerinden Nagehan Alçı da, bugün Erdoğan'ı 'halk adamı' göstereyim derken, kendi tepeden bakmacılığını faş etti istemeden.

İnce, Habertürk TV'deki 'Türkiye'nin Nabzı' programında Didem Yılmaz'ın moderatörlüğünde gazeteciler Gürkan Hacır, Nagehan Alçı ve Bülent Aydemir'in sorularını yanıtladı. 

Konu bir anda Erdoğan'ın bir türlü kamuoyu önüne getirilemeyen diplomasına geldi ya da getirildi.

Ne de olsa 'kanayan bir yara' bu diploma konusu; hem Erdoğan için hem de onu savunan 'gazeteci' kalkanları için.

Bir anda Alçı, İnce'ye hitaben, "Halkın içinden geliyorum diyorsunuz, iyi de iletişim kuruyorsunuz. Bir yandan halkın içinden geliyorum diyorsunuz, bununla çelişkili olarak Cumhurbaşkanı'nın diplomasını konu etmeniz, kitap okumuyor demeniz yukarıdan bakmak gibi geliyor)" deyiverdi.

Sonrasında iş, Alçı'nın Erdoğan'ın yerine geçip İnce ile atışmasına dönüştü ve şu diyalog yaşandı:

İnce: Dört yıl değil mi, evde yangın çıkar, diplomanız yanabilir. Gidersiniz üniversitenize, alırsınız transkriptinizi, koyarsınız, diploma yerine geçer. Bu yapıldı mı, yapılmadı.

Alçı: Bunu göstermeye gerek yok, siz çok güzel şeylerden bahsediyorsunuz; o zaman AK Parti teşkilatı da taşradan mezun oldunuz der.

İnce: Benim mezun olduğum okul... Öyle söyleyip kaçamazsın. Orası taşra falan değil. Orası 1910 yılında kurulmuş, Türkiye'nin en köklü okuludur. Siz bugün karma eğitimde okutuysanız, Mustafa Necati'ye borçlusunuz.

Bir yandan Erdoğan'ı kurtarayım, diplomasını önemsiz göstereyim çabası, öte yanda İnce'nin okuduğu üniversiteyi 'taşra' diye küçümsemek. 

Bunun adı tam olarak 'körleşme'dir. Bir lidere tapınmanın sonu budur işte. Kendi özsaygın da, mantığın da buhar olur gider de farkına varmazsın!

Alçı, göreve geldiği günden bu yana tartışılan, 'gölgeli' MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı bu kez masaya sürdü. 

"Seçilirseniz Hakan Fidan'ı görevden alacak mısınız" sorusuna, İnce, "Onu size söyleyecek halim yok. Ekibime söylerim. Size söylersem gider Erdoğan'a söylersiniz." yanıtını vererek, Alçı'ya, aslında hangi mesleği icra ettiğini hatırlattı.

Adı ne bilinmez ama gazetecilik olmadığı kesin bilgi yayalım lütfen.