İslamcı medyanın ve sivil toplumun hedefinde İstanbul Sözleşmesi var

Türkiye’nin 2012’de imzacısı olduğu, 2014’te de yürürlüğe giren ve kadına yönelik şiddetle mücadelenin önemli belgelerinden olan İstanbul Sözleşmesi, İslamcı sivil toplum örgütleri, partiler ve medyanın hedefinde. İktidar partisi AKP’nin hem parti hem de kendisine yakın kadın örgütü KADEM üzerinden de destekçisi olduğu ve etkin uygulanması için TBMM’de zaman zaman komisyonlarda tartıştığı İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik tepkilerin odağında ise “aile kurumu” ve “LGBTİ” örgütleri yer alıyor.

Her şey, Nahide Opuz’un 1995 yılında evlendiği H.O.’dan sürekli şiddet görmesiyle başladı. Darp edildi, araçla ezilmeye çalışıldı, bıçaklandı. Koca H.O, şikâyetlere rağmen sürekli serbest bırakıldı. Yedinci yılın sonunda Nahide Opuz’un annesi, kızını yanına alarak İzmir'e giderken, aracın önüne kesildi ve anne silahla öldürüldü. Nahide Opuz, bütün bunların sonunda Türkiye devletini kendisini korumadığı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikâyet etti.

Yedi yıl süren davanın sonucunda, 2009’da Türkiye şiddet gören bir kadını, yasal haklarını aradığı halde korumadığı gerekçesiyle 36 bin 500 Euro tazminata mahkûm etti. Erkek şiddeti konusunda tüm dünyada içtihat haline gelen Opuz Kararı, şimdilerde üzerinde çok tartışılan İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturuyor. Karardan sonra, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla hazırlanan Avrupa Konseyi sözleşmesi (İstanbul Sözleşmesi) tam 40 ülke tarafından imzalandı. Türkiye, 12 Mart 2012’de sözleşmeyi onaylayan ilk ülke oldu. Sözleşme 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi. 

2011 yılında İstanbul’da imzaya açıldığı için, İstanbul Sözleşmesi olarak adlandırılan sözleşme, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli tüm ayrımcılık biçimlerine karşı mücadele edilmesi, erkek şiddetinin önlenmesi, şiddete karşı tedbir alınması, şiddete maruz kalan kadınların zararlarının tazmin edilmesi ve şiddet uygulayan kişilerin şiddet eylemi ile orantılı cezalar ile cezalandırılması konusunda taraf devletlere pek çok yükümlülük getiriyor.

Öte yandan Opuz Kararı’ndan sonra 2011 yılında kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı yeni bir kanun çalışmalarına başladı. Bakanlık kadın örgütleriyle birlikte hareket etti ve çalıştı. Dönemin bakanı Fatma Şahin bu konunun üzerinde durarak kadın örgütlerini çalışmalara dâhil etti. 8 Mart 2012’de ise 6284 Sayılı Kanun oluşturularak, Meclis tarafından onaylandı. Kanun, şiddete uğrayan ya da uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirleri düzenliyor.

Ancak son yıllarda ve özellikle LGBTİ’lerin Onur Haftası etkinlikleriyle son haftalarda, hem İstanbul Sözleşmesi hem de 6284 Sayılı Kanun artan boşanmaların sebebiymiş gibi lanse edildi ve bazı yayın organları, İslami camiadan bazı isimler tarafından hedef gösterildi. Yayınlanan yazılar ve düzenlenen kampanyalarda, İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi isteniyor.

Milli Gazete yazarlarından Şakir Tarım, 2 Temmuz’da yazdığı yazıda bu görüşü dillendirenlerden. Tarım’ın görüşlerini dayandırdığı isim ise, kadın erkek eşitliğine inanmadığını açıkça söyleyen Sema Maraşlı. Maraşlı’nın İstanbul seçim sonuçlarını bile İstanbul Sözleşmesi’ne dayandırdığı sözlerini alıntılayan Tarım yazısında, sözleşmenin aile yapısını bozduğunu iddia ediyor ve sözleşmeden sonra kurulan LBGBTİ derneklerini “Aile yapımızı çökertme uygulaması” olarak niteliyor ve devam ediyor:

“Avrupa “kadın”ı kullanarak toplumu ifsat etmeye çalışmaktadır. Bu, kadın istismarıdır; haksızlıktır. Cinsiyet ayrımı yapmak yaratılışa başkaldırmaktır. Bu hastalıklı bakış açısı Avrupa’da “Feminizm”i doğurmuştur. Feminizm, kadın ve erkeği birbirinin rakibi, hatta düşmanı haline getirme girişimidir. Kadınların erkekler üzerinde egemenlik kurma hastalığıdır.”

İslamcı camiada bu görüşleri canlandıran bir isim ise Milat Yazarı Tayyar Tercan. Sözleşmenin iptal edilmesi gerektiğini 2 Temmuz tarihli yazısının başlığı yapan Tercan, CHP’li isimlerin Onur Haftası’na ilişkin açıklamalarını alıntılayarak, sözü İstanbul Sözleşmesi’ne getirmiş ve şöyle demiş:

“Bu sapkın anlayışa yol veren ve aile kurumunu dinamitleyen “İstanbul Sözleşmesini” kabul edip buna göre yasal düzenleme yapanlardır. İktidar bu zihniyetin yolunu açan sözleşmeyi kabul etmiş ve yasal düzenlemeleri maalesef yapmıştır... Aileyi yıkan, gençleri evlenmekten korkar hale getiren, kadın hakları diyerek birçok ailenin yıkılmasına yola açan yasalar hep bu sözleşme baz alınarak yapılıyor. Böyle giderse yarın yine bu sözleşmeye uygun olarak eşcinsel evliliğe onay verecektir!”

Mazlum Der kurucularından, Hukuk Vakfı Başkanı Muharrem Balcı da Tarım ve Tercan ile aynı görüşte. Eşcinselliğin anayasal olarak güvence altına alındığını söyleyen Balcı, görüşlerini şöyle açıklıyor: 

“İstanbul Sözleşmesi'nin 4. maddesi, cinsel yönelimi yasal güvence altına alır. 6284 Sayılı Kanun'un 2. maddesi, bu kanunun, İstanbul Sözleşmesi'ni esas aldığını belirtir. Anayasadan bile üstte karar ile eşcinselliği koruyan, aile kurumunu yıkan, kadın hakları diyerek kadınların heder edilmesini sağlayan bu sözleşme acilen iptal edilmelidir.”

İstanbul Sözleşmesi’ne karşı kampanyanın belki de ilk isimlerinden biri Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan. Kaplan, sene başında (25 Ocak) yazdığı yazısında “cinsiyet eşitliğini” sinsi bir proje olarak niteliyor ve “Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalı” diyor. 

Türkiye’de eskiden ailenin bir ruhu olduğunu söyleyen Kaplan’a göre “Şimdi İstanbul Sözleşmesi’yle ve cinsiyet eşitliği projeleriyle aile yapımız, sosyal dokumuz büyük bir saldırıyla karşı karşıya!” Batının, kadın haklarını savunmadığını iddia eden Kaplan “Batı’da insan yok ki! Kadın da yok, aslına bakarsanız! Kadın, tüketimin kölesi, kapitalizmin tüketim nesnesi” diyor ve Türkiye’de artan şiddet ve tecavüz vakalarından TV programlarının ve dizilerinin sorumlu olduğunu öne sürüyor.

AKP Konya Milletvekili Hacı Ahmet Özdemir ise, yine 2 Temmuz’da Konya’da bir yerel gazete olan Yeni Haber’e verdiği röportajda, hayli detaylı bir cinsiyet tarifi yaparak, eşcinselliği onaylamadıklarını söylüyor. Özdemir’in söylemleri şöyle:

“Kadında kadınlık organı, erkekte erkeklik organı vardır. Ama hem kadında hem de erkekte aynı zamanda dışkılama organı vardır. Bu organ bir cinsellik yaşama organı değildir. Onun doğal olarak vücuttaki fonksiyonu bellidir. Bunu bir cinsellik organı gibi kullanmak hak ve yetkisine hiçbir insan sahip değildir.”

İstanbul Sözleşmesi ve Cedaw Anlaşması hakkındaki eleştirilere cevap veren Özdemir, “Buralarda kastedilen şey, toplumsal cinsiyet ayrımcılığının önüne geçilmesidir. Maalesef bizim toplumumuzda da var. Kadın zina ettiği zaman cinayet konusu, erkek zina ettiği zaman elinin kiri. Biz, bu bakış açısını düzeltmek üzere bu anlaşmalara imza attık. Yani toplumdaki cinsiyet ayrımcılığını önlemek üzere biz bu anlaşmayı imzalamışız. Değilse, lezbiyenliği, homoseksüelliği, biseksüelliği, gaylığı onaylamak için imza atmış değiliz. Ama gerekirse İstanbul Sözleşmesi de yeniden değerlendirilir, Cedaw Sözleşmesi de yeniden değerlendirilir” diyor.

İslamcı camianın hem web sitelerinde hem sosyal medyada “İstanbul sözleşmesi iptal edilsin” hasthagli kampanyalar sürerken, bazı yazılar ise bunun “kadın terörü” olduğunu bile iddia etti. 

Sosyal medyada kampanyaya destek veren isimlerden biri de, Diyanet raporunda “konuşmalarında dini hassasiyetleri gündeme getirirken kullandığı üslubun kimi zaman maksadını aşan ifadeler kullanmakla, kadın, cinsellik ve aile gibi konularda toplum tarafından yadırganabilecek söylemlere sahip” olduğunu belirttiği İhsan Şenocak’tı. 

Şenocak Twitter’dan desteklediği kampanyaya dair 1 Temmuz’da şunları yazdı:

“Tarih, İstanbul Sözleşmesini imzalayanları dağılan ailenin ve yayılan iffetsizliğin sorumluları olarak yargılayacaktır. Cinsiyet eşitliği üzerinden hayvanlar aleminde dahi örneği olmayan iffetsiz bir hayatı meşrulaştıran sözleşme hemen fesh edilmelidir. #AileHerSeyimiz”

İstanbul Sözleşmesi’ne karşı 11 Mayıs’ta change.org’da bir imza kampanyası başlatan Türkiye Aile Meclisi de, hem sözleşmeyi hem de CEDAW ve Grevio’yu “insanlığa ve geleceğimize” düşman olarak niteliyor. 

“Devletin adil hakemliğinde, kadın ve erkeğin işbirliği sağlanarak çözülebilecek bir mesele olan kadına yönelik şiddet meselesinden” yeni bir tür “kadın sömürüsü” icat edildiğini öne süren Türkiye Aile Meclisi’ne göre İstanbul Sözleşmesi “erkek olmayı, aileyi ve çocuk merkezli beraberliği patolojik, hastalıklı bir hal olarak” görüyor.  Türkiye Aile Meclisi’ne göre “Kadının beyanının esas alınması, şiddetin sadece kadına olunması ihanettir. Hepsine karşı çıkmak ve erkeğe de şiddete hayır demek lazım.”

Aile Meclisi görüşlerini şöyle özetliyor:

“Fuhuş serbest, ama genç evlilik yasak. Böyle bir şey olamaz. Evlilik yaşı zaten erkeklerde 28, kadınlarda 26 oldu. Fuhuş cezalandırılmıyor ama genç evlilik cezalandırılıyor. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi, eşcinselliği teşvik ediyor. Eşcinsellik, insan neslini yok etmektir. Eşcinselliğin reklamını yapıyor hem de Müslümanların iktidar olduğu bir ülkede. Kadem gibi kuruluşlar biz eşitlik kelimesine itiraz edince yerine ‘adalet’ sözcüğünü koyuyor.”

Türkiye Aile Meclisi, tek partinin değil bütün partilerin ‘suçlu’ olduğunu öne sürüyor:

“6284’ü bütün partiler Meclis’te onayladı. HDP, CHP diye ayırmaya gerek yok. Müslümanlar, eşcinselliğin ıslahında eksik kaldı. Feminizm bir terördür, eşcinsellik terördür. Kod adı da toplumsal cinsiyet eşitsizliği, bu devletimiz için bir milli güvenlik sorunudur.”

Çocuk yaşta evliliğe dair görüşlerini de Hollanda’daki ‘pedofil partisi’yle açıklayan Türkiye Aile Meclisi’nden bir yetkili “Hollanda’da pedofili partisi var, bunu insan hakkı olarak görüyorlar. 10 sene sonra robotla seksi, hayvanla seksi normal olarak göreceğiz” diyor.

Yetkiliye göre ayrılık ve boşanma sonrası yaşanan kadın cinayetlerinin nedeni ise “uzaklaştırma kararları”: “Erkeğe çocuğunu göstermezsen çocuğun da öldürür, eşini de öldürür.”

İstanbul Sözleşmesi’yle 15 Temmuz’da başarılamayanın başarılmaya çalışıldığını öne süren Türkiye Aile Meclisi, 1 Ağustos’ta sözleşmeye karşı bütün Türkiye’de basın açıklaması yapacaklarını da belirtiyor.

İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olan kurumlardan biri de Hüda Par. Bu partiye göre de, sözleşmenin “aileyi tehdit ediyor” ve bu yöntemle “Avrupa’nın kültürel boyunduruğu altına girme tehlikesi” var. “Kadına yönelik şiddetin önlenmesi” adı altında feminizmin bina edildiğini öne süren Hüda Par yönetimi, “Daha önce toplumumuzun hayal bile edemediği, bir tür hastalık olan cinsellik temalı fantezilerin meşrulaştırılmasına dönük gayri ahlaki davranış ve söylemler, bu alanda gürültü çıkaran ve Avrupa Birliği tarafından fonlanan marjinal dernekler üzerinden yürütülmektedir.  Bugün bu tür derneklerin önünün açılması, her türlü kolaylığın sağlanması ve projelerinin devlet eliyle finanse edilmesi hayli düşündürücüdür” diyor.

Hüda Par yönetimi İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin şu yorumu yapıyor:

“İstanbul’da kaleme alınan sözleşmenin, eşlerin arasını bulmaktan çok düşmanlaştırma ve ‘erkeği her zaman zarar verebilir’ kategorisinde değerlendirme eğilimi dikkatlerden kaçmıyor.

Kadına yönelik şiddeti ortadan kaldırmayı amaçladığı iddia edilen sözleşmenin, erkeği şeytanlaştırmaktan başka bir işe yaramadığını düşünüyoruz. Sözleşmenin neredeyse her maddesinde, ‘erkeğe karşı yapılacaklar’ işlenirken, kadının her ifadesinin esas alınacağının ön planda tutulması, yuvaya faydadan çok zarar getirmektedir. 18 yaştan gün almamış kadınlarla evlenmiş erkekleri cezaevine atarak, onun eşi ve doğan çocuklarını zor şartlara mahkum etmenin hiç bir anlam ve izahı yoktur. Sözü edilen kanun ve sözleşmeyle boşanan ve ölen kadın sayısı arttı. Parçalanan aile sayısı fazlalaştı. Mahkeme, karakol ve kolluk kuvvetlerinin söz konusu davalara ayırdığı mesai fazlalaştı, ancak sorun daha karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hal aldı.”

İstanbul Sözleşmesi’ni savunan kadın örgütlerini “marjinal ve sözde kadın derneği” olarak niteleyen Hüda Par’a göre çözüm “kendi değerlerimizde”:

“Kendi değerlerimiz doğrultusunda çözemeyecek tek bir sorunumuz yoktur. Küçüklerine sevgisi, merhameti, şefkati; büyüklerine karşı saygısı, hürmeti olmayan bizden değildir’ ilkesinden yola çıkarak huzur ve esenlik içerisinde bir toplum inşa etmek zor değildir. Elbette her zaman suçlu cezasını bulmalıdır. Suça götüren yollar kapanmalı, tedbirleri alınmalı, ancak bu, İstanbul Sözleşmesi’nde olduğu gibi, bireyleri birbirlerine karşı düşman haline getirecek bir tarz ve yöntemle olmamalıdır. Ailede sevgiyi, şefkati ve güveni tesis ederek başarabiliriz.”

İstanbul Sözleşmesi’nin hem hazırlanmasında hem de uygulanmasında önemli bir emeği olan Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı Av. Sema Kendirci Uğurman ise, tepkilerden haberdar olduklarını söyleyerek kadın örgütleri olarak Meclis’teki bütün partilere uygulamadaki sorunları anlattıklarını ve bunların zabıtlara geçmesinin önemli olduğunu söyledi. 6284 Sayılı Kanun’un yazım ekibinde de yer alan Kendirci Uğurman, İstanbul Sözleşmesi ve 6284’e yönelik tepkilere dair ise “yobazlar” nitelemesi yaparak, bunu yapanların kadınların güçlenmesinden korkanlar olduğunu belirtiyor. 6284 Sayılı Kanun’un adının “Aileyi Koruma Kanunu” olduğunu ve bu isimdeki ısrarın bizzat iktidar partisi tarafından geldiğini anlatan Uğurman, “Aileyi korumak üzere hazırlanan kanun, nasıl ailenin birliğini bozar” diye soruyor ve devam ediyor: 

“Kadına yönelik şiddet toplumdaki şiddetten ayrı bir şiddet değil. Bu türden yaklaşımlar, kadının birey olmasına karşı yaklaşımlardır. Kadını ailenin içinde tanımlamak, ailede tanımlanan rolün dışına da çıkmamak anlamına gelir.”

KADAV’dan Arzu Aydoğan ise tepkilerin aksine İstanbul Sözleşmesi’nin yok sayıldığını belirtiyor: “İstanbul Sözleşmesi şu an yürürlükte olan kıymetli bir mevzuat ve bu sözleşmeyle ilişkin benim çok umudum vardı. Sözleşmenin yerel mahkemelerde uygulanacağına, Adalet Bakanlığı personeline, hakime, savcıya bu sözleşme kapsamında eğitimler verileceğine dair düşüncelerim vardı. Ama İstanbul Sözleşmesi adeta yok gibi davranılıyor. 6 yıldır taraf olduğumuz halde adım atılmadığını GREVIO raporunda da gördük. Bu sözleşmenin denetim mekanizması olan GREVIO komitesinin Türkiye’ye verdiği rapor hiç de iç açıcı değil. GREVIO özetle, “Erken evliliklerin önünü açıyorsunuz, şiddete ilişkin adli veriler eksik, çifte mağduriyetlerin önüne geçmiyorsunuz, kadın STK’larını kısıtlıyorsunuz, koruma kararlarını kısa süreli veriyorsunuz” dedi. Sözleşmenin ilk maddesindeki kadın ve erkek eşitliğinin tüm mekanizmalarda sağlanmasına ilişkin bir politika yok Türkiye’de. Tam tersine kadınların elindeki hakların tırpanlanıp, erkekliğin yüceltilmesi var.”

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun’un kaldırılmasına yönelik kampanyalara dair de şunu söylüyor Aydoğan:

“Evet, kadınlar için bu kadar önemli olan yasaya karşı girişimler var. Özellikle Akit gazetesi tarafından “şeytan yasası” ismi takılarak hedef gösteriliyor, kadın örgütleri hedef haline getiriliyor. 6284’ün gücünden korkuyorlar aslında. Bizler ülkede aldığımız her kazanımı tırnaklarımızla yavaş yavaş çok uzun süreye yayarak aldık. O sebeple alışkınız bu tür saldırılara. “Kadının çalışması kocanın iznine bağlıdır” diyen Medeni Kanunun 156. maddesi kaldırıldı bu ülkede. Seks işçilerinin tecavüze uğraması durumunda cezaların indirime uğramasını sağlayan TCK 438 kaldırıldı. Evlilik içi tecavüzün suç olarak kabul edilmediği dönemlerden geçtik. Sığınakların açılmasını sağladık, İstanbul Sözleşmesinin imzalanmasını sağladık. Ev içi şiddetin suç olarak gösterilebildiği bir yasa mevzuata soktuk. Bunların hiçbiri gökten zembille inmedi. Hâlâ uğraşıyoruz, takip ediyoruz. Burada büyük bir kadın dayanışması var ve aslında bundan korkuyorlar.” 

Kadın Cinayetlerini Durduracağı Platformu Genel Sözcüsü Dr. Gülsüm Kav da, İslamcı camianın iddia ettiğinin aksine devletin imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin hükümlerini uygulamadığını ve şiddetin bu yüzden sürdüğünü söylüyor:

“Şiddetten kurtulmak için önce her alanda eşitlik istiyoruz. Kadın erkek eşittir, insanlar eşittir.

Şiddet önlenememiş, tehdit ortaya çıkmış ise, kadınların koruma kanununa göre etkin korunmasını istiyoruz: 6284 can simidimizdir, tam ve etkin uygulanmasını istiyoruz.

Tehditten de korunamamış bir kadın zarar görmüş ise etkin kovuşturma istiyoruz: cezasızlığa neden olan indirimler, serbest bırakmalar uygulanmasın istiyoruz. Kadınların geleceğe dönük olarak güçlendirilmesini istiyoruz.” 

 © Ahval Türkçe