Islıklar ve çanlar

Oğuzhan Özyakup, Beşiktaş’a geldiği günden itibaren sevilen bir futbolcu oldu. Umut saçan bir gençken de, yedek kulübesine hapsolduğunda da tribünlerin özel ilgi gösterdiği bir isimdi. Hatta ona az süre veren Slaven Bilic, sırf bu yüzden eleştirilerin odak noktasında kalıyordu.

Beşiktaş’taki ilk yıllarını bazen tökezleyerek ama çoğu zaman gelişerek geçiren Oğuzhan, en sonunda takımının en önemli saha içi lideri oldu. Bir noktadan sonra kaptanlık pazubandını dahi taktı. Oğuzhan yükselirken Beşiktaş da yükseldi. İki senelik şampiyonluk serisinin ardından Şampiyonlar Ligi başarısı geldi.

Bundan tam bir sene önce Beşiktaş tribünlerinin kaptanlarına biçtikleri değer 150 milyon Euro’ydu. Tabii ki bir abartıydı. Gerçi rakama inananlar da vardı ama olsun. Oğuzhan’a uygun görülen 150 milyon Euro’nun karşılığı şuydu:

“O bizim en değerli parçamız. Onu bizden koparamazsınız. Dünyada ondan daha iyi oyuncular olabilir ama o Beşiktaş için dünyanın en iyi orta sahasıdır!”

Tribün rasyonel değildir. Oradan taktiksel analiz beklenmez. Orada mantık aranmaz. Herkesin bir fikri vardır ama hiçbiri diğerinden daha önemli değildir. Oradaki hiçbir fikir, öne çıkmak için savaşmaz. Bir futbol takımının akil tarafı teknik heyet ve profesyonellerdir.

Öte yandan futbol sadece mantıkla oynanan bir oyun da değildir. Duygu ve enerjiye de ihtiyaç vardır. O ihtiyacı tribün karşılar. Yeri gelir 80. dakikada, takımı yenikken oyuncuları ayağa kaldıracak imkânsız umudu sahaya yollar, yeri gelir kendi oyuncularını (mesela Oğuzhan’ı) 150 milyon Euro’ya çıkarır.

Son paragraf geniş zaman kipiyle yazıldıysa da artık oradaki cümleler yavaş yavaş geçmiş zaman kipine doğru yöneliyor. Oğuzhan örneğinden devam edersek, aylar önce 150 milyon Euro olan futbolcu, artık Beşiktaş’ın en büyük günah keçisi. Yuhalanıyor, ıslıklanıyor, protesto ediliyor.

Sebebi ise son dönemlerdeki kötü oyunu. Onun için sadece altı aylık bir formsuzluktan bahsedilebilir, zira o sürenin öncesinde kendisine paha biçilemiyordu. Formsuz olmak şimdilerde ihanetle eşdeğer görülüyor, formsuzluğun altı ay sürmesi ise bardağın taşan son damlasına dönüşüyor.

Oğuzhan’a ve Beşiktaş’a mahsus bir durumdan bahsetmiyoruz. Burak Yılmaz, Galatasaray formasıyla 141 maçta 82 gol attı ama Florya günlerinin sonlarında tribünler onu yuhalamaya başlamıştı. Taraftarlar onun performansından memnun değildi. Oysa gol ortalamasında bir düşüş yoktu. Fakat sık sık ofsayta düşmesi bile ölümcül bir günah olarak görülüyordu.

Örnekler çoğaltılabilir, ne de olsa son yıllarda listeye eklenen oyuncuların sayısı arttı. Çünkü tribünler artık oyuna daha fazla müdahil. Ülkedeki asgari ücretin onda biri kadar parayı maç biletine, bir o kadarını formaya veren taraftarlar artık en az teknik direktörler kadar söz hakları olduğunu düşünüyor.

Bu değişimde kulüplerin, yönetimlerin hatta medyanın payı büyük. Bir müşteri profili yaratıldı. Duygular değersizleştirildi, saha içiyle kurulacak bağlar yok edildi. Her şey cepteki paranın alınmasına endekslendi. Haliyle taraftar da parasının karşılığında söz hakkı istedi.

Sıkıntı şu ki; herkesin bir fikri var. Oyuncunun da, onu oynatan teknik direktörün de, oyuncuyu haftada sadece 90 dakika gören taraftarın da... Peki, hangisinin fikri ve isteği daha çok öne çıkmalı? Hafta boyunca analiz ve verilerle beslenen ve yıllarını bu işe veren teknik direktörün mü, yeteneğiyle oyunu sahneleyen oyuncunun mu yoksa iki haftada bir stadyuma gelen (o da en vefalı olanı) geri kalan günlerde de gazete haberlerini okuyarak bilgi almaya çalışan taraftarın mı? Cevap belli ama doğru cevap artık önemli değil. Çünkü hem taraftarların sayısı daha fazla hem de sektör onların cebinden çıkan parayla dönüyor. Yani; ya onların dediği oluyor ya da onlarla bir uzlaşma sağlanmak zorunda kalınıyor.

Genel olarak taraftarların zihninde “Biz protesto edince oyuncu düzelir” algısı var. Oysa tam tersi oluyor. Futbolcu ıslıklanma korkusuyla korkuyor, siniyor, sorumluluk almaktan kaçıyor. Hatta o sorumluluk almayan hali, eleştiri oklarından kurtulmasını sağladıkça bunu bir oyun tarzına dönüştürüyor. Yani aslında kariyerini ve becerisini ister istemez köreltmek zorunda kalıyor.

Tribünden gelen eleştirinin dozunun arttığı son yıllarda, ligdeki kalitenin düşmesi bir tesadüf değil. Hatta ligde taraftarı olmayan (az olan) takımların yükselişi (Başakşehir, Kasımpaşa) de gayet olağan. Abdullah Avcı’nın formsuz Mossoro ile haftalarca oynadığı dönemi, İstanbul’un diğer ilçelerinde yaşaması oldukça zor.

Taraftarın tabii ki protesto hakkı vardır. Fakat orta sahadaki bir pas hatasında veya soldan yapılan kötü ortada uğultuların yükselmesi bir çözüm değildir. Bu tavır futbolcuyu daha iyi yapmaz. O yuhalamanın hemen ertesinde gökten daha iyi bir sol bek inmeyecektir. Formsuz veya kötü gününde olan bir futbolcu da ıslıklanarak kazanılmaz.

Büyük ihtimalle teknik heyetler de yaşananların farkındadır ve bir çözüm arayışındadır. Sadece 25 futbolcuya sahip olunan ve transfer dönemi senede sadece iki kez açılan bir oyunda maharet daha iyisini bulmakta değil, eldekinden verim alabilmektedir. Bu anlamda, taraftarın futbolcuya tepkisi de teknik heyetlerin işini zorlaştırır.

Aslında futbolcu ahalisi için bunlar yeni durumlar değil. Tarihteki ilk futbol maçından beri tribünlerden homurtular yükselmiştir. Futbolcu ya kulağını tıkayarak ya da taraftarla iletişime girerek bu sorunu çözmeye çalışmıştır. Bu zamanın problemi ise daha çetrefilli. Taraftar ve futbolcu arasındaki anlaşmazlık ortaya çıktığında yönetimler hemen tribünden gelen sese kulak veriyorlar.

Müşteriye dönüşen kitlenin beğenmediği yemeği değiştirmek için fazla hevesliler. Bu sayede hem kendilerine gelecek tepkilerin yönünü değiştiriyorlar hem de müşteri gelirinin azalmasını engelliyorlar.

Kısacası sorun, yönetim kademesinin ipleri tribüne vermesinden kaynaklanıyor. Geçtiğimiz günlerde Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’ın başka bir konu hakkında olsa da kullandığı “Pepe’nin yerine genç Fatih’i koyduğunuzda halk mutlu olmuyor” cümlesi bize bu konuda da referans olabilir.

Büyük ihtimalle geçen sene Oğuzhan’ı ucuza satması halinde gelecek tepkilerden çekinen Orman yönetimi, şimdi oyuncuyu nasıl elinden çıkaracağını düşünmeye başlamıştır. Zaten planlarınızı, maaş ödediğiniz profesyonelleriniz yerine dışarıdan gelen sesler belirlemeye başlamışsa çöküş yaklaşmış demektir. Tribünden gelen ıslıklar futbolculara yönelik; ama biraz daha derine kulak kesildiğinde kulüpler için çalan çanları da duymak mümkün olabilir.