Esra Yalazan
Tem 06 2019

İtiraz günlüğü 'Jakop Von Gunten' ve Robert Walser

Çocukluğu, gençliği tam yaşamadan, onu kendi tabiatıyla tecrübe etmeden, kitaplardan öğrendikleriyle hayata dâhil olmuş izlenimi bırakan yazarlar vardır. Ben ilk gençlik okumalarımdan beri onların tekinsiz, sürprizli dünyalarında dolaşmayı severim.  

Bazılarıyla gençliğin küstah coşkusunu hatırlamaya çalıştığım geç yaşlarda tanıştım. İsviçreli yazar Robert Walser, onlardan biri. Papini’nin meşhur romanını ‘Bitik Adam’ kahramanı gibi  “Ben hiç çocuk olmadım… Çocukluk aşktır, kaygısızlıktır ancak ben geçmişteki kendimi hep ayrık, mahzun, düşünceli görüyorum” diyordu sanki.  

Walser’in sadece yaşıtlarından değil dünyanın geri kalanından farklı hissetmesinin sebebini, okuduğum ilk romanı ‘Tanner Kardeşler’ sayesinde öğrendiğim hayat hikâyesiyle daha iyi kavradım. Bütün eserlerine doğal bir içgüdü ve tınıyla sızan otobiyografik özellikleri, gündelik yaşamın sıkıntılarını, burjuva hayatının sıkıcı ve kibirli sıradanlığını, uyumlu olmayı, toplumun kurallarına ve ahlaki değerlerine, güce, hâkimiyete itaat etmeyi reddeder ama Walser bu itirazların toplamından daha derin bir yerde, kendi kuytusunun derinliğinde yaşamış, yazmış bir yazar bana göre. 

1878 doğumlu yazar, ilk şiirlerini 20’li yaşlarda yayımlamıştı. O yıllara kadar nasıl bir gençlik yaşamıştı? Yabanıl, dalgın, yalnız, yaşam sevincinden mahrum bir genç miydi yoksa hayata, insana dair sorgulamaları sonradan bambaşka bir maceraya dönüşecek, onu yıllar boyu yazmaktan alıkoyacak hastalığıyla mı ilgiliydi? Berlin’de abisi aracılığıyla tanıştığı edebiyat, yayıncılık ve tiyatro dünyasının insanları ilk kitaplarına ve hayatına nasıl bir yön vermişti?  

Kahramanlarının kimlik arayışında hayatının eksik parçaları tamamlama çabasını da görmek mümkün. Mesela ilk romanın kahramanı Simon’a söylettikleri onun hangi yanını temsil ediyordu:

“Şu modern hayat koca bir kışla! Ama tam da bu tekdüzelik ne kadar güzel ve düşündürücü yine de. İnsan yaklaşan, önüne çıkmasını beklediği bir şeylerin özlemini çekiyor hiç durmadan. O denli yoksun, o denli zavallı bir yaratık; tüm o eğitimi, düzeni, dakikliği içinde o kadar kayıp görüyor kendini.”

Walser’in ilk bakışta kimilerine fazlasıyla keskin gelebilen sistem eleştirileri, çelişkilerden de beslenen, hayatın iç tutarlılığını gösteren tuhaf bir iyimserliğe sahip aynı zamanda. Herman Hesse’nin “Eğer Walser dünyayı yönetenler arasında yer alsaydı, artık savaş çıkmaz, onu 100 bin insan okusa dünya daha iyi, yaşanası bir yer olurdu” deyişinin hakiki bir karşılığı var. Kafka’nın da en çok sevdiği yazarların başında gelmesi boşuna değil. 

İlk kez 1909’da yayımlanan ‘Jakop Von Gunten’, kendisinden sonra gelen pek çok yazara da öncülük etmiş, anlatımı ve melesiyle özgün bir roman. Benjamenta Erkek Enstitütüsü’nün 17  yaşındaki öğrencisi Gunten’in, okulda kendine, arkadaşlarına, ailesine, otoriteyi temsil eden yöneticilerine dair olağanüstü gözlemleri onu edebiyat tarihinin unutulmaz karakterlerinden biri yapmış. Uzun zaman sonra Türkçede yeniden yayımlanması, bu anlamda yazarla ilk kez tanışacak okur açısından iyi bir fırsat. 

Kitaba geçmeden evvel hayatına sondan geriye doğru bakıp bu özel kitabı onun hikâyesiyle beraber değerlendirmeli:

Walser, 50 yaşına kadar aralıklarla da olsa şiir, öykü ve roman yazarak inandığı gerçekliğe tutunmuş. Sonrası herkes için biraz kayıp. Hayatının son yirmi altı senesini 1956’da ölünceye kadar Harisau’da bir akıl hastanesinde geçirmişti. Şizofreni teşhisinden sonra bir daha hiç yazmadığını sanmışlar ama ölümünden sonra bulunan el yazmaları, ipeksi ağlarıyla ördüğü kozasındaki ruh karmaşasını gün ışığına çıkardı. Hastaneye yatırıldığında “Buraya delirdiğim için geldim, yazmak için değil” notuyla yazmayı bıraktığını ilan etse de mikrogram diye bilinen bir yazma biçimi keşfetti. Her biri 1 mm. olan harflerle yazdığı 526 belgeyi özel yöntemlerle deşifre edip onlardan çok sayıda öykü ve roman çıkardılar. Tüm yazıların çözülmesi16 yıl sürdü ve altı cilt halinde yayımlandı. 

Bu bilgilere ulaştığımda heyecanlanmıştım. Günlerce önce kurşun kalemle daha sonra mürekkeple temize çektiği milimetrik işaretlerin fotoğraflarına baktım. Takvim yapraklarına, faturaların, kartpostalların boşluklarına, dergi sayfalarına sıkıştırılan yüzbinlerce küçük işaret. 

Gizli el yazmalarının sonu belirsiz yolculukları sarsıcı olabiliyor. Zamanın çatlaklarında yerlerini bulup okuyanların hayat akışını da değiştiriyorlar. Bu dünyadan geçip giderken yeryüzüne kazınan işaretlerle mütevazı bir anlam bütünlüğüne ulaşma tutkusu, o çabayı daha özel kılıyor. Belki ancak buna benzer var olma ısrarlarıyla büsbütün “yok olmayı” göze alabiliyoruz. 

Canetti, “Hiçbir edebiyatçı Walser kadar özgün bir karakter yaratamazdı” demekte haklı. Onun çocuksu, ironik, sert, şiirsel, zarif, genel geçer ölçülere aldırmayan müdanasız anlatımı bir parçası olduğu ekolün yazarlarına da pek benzemiyor. Gençliğinde güçlü şiirler yazmış Walser, zamanın tozlarını silkeleyip sözcüklerin valsiyle semaya yükselen bir şiir gibi iz bırakıyor hafızada.  

Tiyatroya meraklı Walser’in bu romanı yazdığı sırada uşak olarak bir malikânede çalıştığı söyleniyor. Eğer doğruysa başkalarına hizmet etme kavramını merak ettiği için bunu yaparak Jakop Von Gunten karakterini yaratmış olmasına şaşırmam doğrusu. 

Enstitüdeki sisteminin çürük yanlarını, eğitim anlayışına itaat eden  arkadaşları üzerinden kendine has acı ironisiyle anlatıyor Walser:

“Bizim okulun kurallarından biri ‘Az Ama Eksiksiz’dir. Tamam, işte, biraz kalın kafayla dünyaya gelen Kraus da tam bu kurala uygun biri. Az şey öğrenmek! Ve her seferinde aynı şeyi! Zamanla ben de bu sözcüklerin ardında ne kadar büyük bir dünyanın saklı olduğunu anladım. Bir şeyleri iyice, iyice kafana yazmak. Bunun ne kadar önemli, her şeyden önce ne kadar iyi ve onurlu bir şey olduğunu görüyorum… Fakat şimdi fark ediyorum da derinlerde gizlenmiş anlam var tüm bunlarda. Anladığım kadarıyla biz gençleri eğitmek ve kalıba sokmak istiyorlar, bilimlerle kafamızı doldurmak değil.”

Bu alaycı yaklaşım, Walser’in neredeyse bütün eserlerinde içerik ve anlatıma göre değişen oranlarda bir biçimde görünür. Benjamin’in “Peri masallarının bittiği yerde Walser” başlar demesinin sebeplerinden biri de bu olabilir. Katı gerçekliğin içinden seslenirken bile ömrü boyunca bir rozet gibi taşıdığı melankolisine eşlik eden “neşeli” ses, okuyanın dudaklarına müstehzi bir tebessüm yayabiliyor. Bu yetenek de onun mucizesi.  

Meseleleri mizahla yorumlamasının sebebi, davranış bozuklukların muktedirin dayattıklarının yanı sıra onu sorgusuz kabul eden toplumsal ya da bireysel zaaflarla ilgili olduğunu göstermek olabilir aynı zamanda: 

“Emir veren yasalar, zorlayan baskı, bize yön veren değişmez kurallar; büyük olan onlar, biz öğrenciler değil. Zaten sadece ve sadece küçük, zavallı, bağımlı, kurallara sadık kalmakla yükümlü cüceler olduğumuzu hepimiz biliyoruz; ben bile iliklerime kadar hissediyorum. Biz de öyle davranıyoruz: sıradan, fakat dışarıdan bakıldığında kendinden emin. İstisnasız hepimiz az da olsa enerji doluyuz, çünkü küçüklüğümüz ve içinde bulunduğumuz kötü durum elde ettiğimiz başarılara inanmamızı sağlıyor. Kendimize olan inancımız alçak gönüllülüğümüz. Eğer hiçbir şeye inanmasaydık ne kadar az olduğumuzu bilmezdik. Her şeye rağmen biz küçük insanlar da bir şeyiz. Hayal kurmamıza, düşlememize izin yok. İleriyi düşünmek yasak bize, bu da bizleri mutlu kılıyor ve her tür iş için kullanılabilir hale getiriyor.”

Roman boyunca kadınlar, özgürlük, paranın gücü, kurallar, yasa, adalet, bağnazlık, inanç, zaaflar, maskeler, ahlak, alışkanlık, beklenti, güven gibi kavram-temaları, küstahlığı ve kibriyle önce kendini bıçaklayan bir karakter yaratarak asla tekrara düşmeden sorguluyor. Jakob Von Gunten’i edebiyat tarihine kazıyan bu muhteşem dil kıvraklığı ve anlamı tersten gösterme inadı:

“Coşkulu, araştırmacı insanlar olduğumuz ve kendimizi aşağı gördüğümüz için birçok şey teselli veriyor bize. Kendisini yükseklerde gören kişi hor görülme ve aşağılanma karşısında asla güvende olamaz, çünkü öz bilinç sahibi kişinin karşısına bilinç karşıtı biri mutlaka çıkar. Buna rağmen biz öğrenciler de saygınlığı olmayan kişiler değiliz; fakat bizimkisi çok hareketli, küçük, eğilir, bükülür bir saygınlık. Ayrıca biz bu saygınlığı ihtiyaca göre ya takınıyoruz ya da takınmıyoruz.”

Robert Walser, bir Aralık gününde karlı bir tepenin üzerinde ölü bulundu. Yalnızlığıyla konuşan fötr şapkası bedeninin bir kaç adım ötesinde duruyormuş. Sağ kolu bir ağacı işaret eder gibi yana doğru açılmış, karların üzerine kopuk bir dal gibi devrilmişti. O gün her zamanki isyankâr, karmaşık düşünceleriyle mi yürüyüşe çıkmıştı? Zihninde, kalbinde kalan son duygu kırıntısı neye benziyordu? 

Ölümünden sonra edebiyat çevresi ve gazeteler ölümüyle yakından ilgilenmiş. İlk romanı Fritz Kocher’s Aufsaetze’de karlar üzerinde yatan bir ölü varmış. Hemen sonrasında yazdığı bu romanda da kendisiyle (Gunten’le) ve toplumla bir anlamda vedalaşıyor sanki:

“Tek başına biri olarak ben bir hiçim. Fakat artık elimden kalemi bırakıyorum; düşüncelerle yaşamayı da. Bay Benjamenta’yla çöle gidiyorum. Çölün orta yerinde de yaşam, nefes, varoluş, iyi olma ve iyi şeyler yapma arzusu var mı diye; oralarda da geceleri uyunur mu, rüyalar görünür mü diye merak ediyorum. Aman neler söylüyorum, artık hiçbir şey düşünmek istemiyorum.”

 * Jakop Von Gunen - Robert Walser / Jaguar Kitap 

 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.