Kadın işletmeciler hem krize, hem erkekliğe direniyor

Doların 5.50 TL’nin altına inmesi “Ekonomide iyileşme mi oluyor?” sorusunu akıllara getirse de, Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) son açıkladığı verilere göre tüketici fiyat endeksi (TÜFE) yıllık olarak yüzde 25.24’a ulaşarak 15 yılın zirvesine yerleşti. Yurt içi üretici fiyat endeksi (Yİ-ÜFE) ise yıllık olarak yüzde 45.01 gerçekleşti. Böylece üretici fiyatları son aylarda sürdürdüğü yüksek seyre devam etti.

Ekonomik krizin yakıcılığı tüm hızıyla devam ederken, daha önce basına yansıyan haberlerde son bir buçuk yılda kapısına kilit vuran işyeri sayısının 20 bin 607’ye ulaştığı ifade edilmişti.

Ekonomik ve sosyal eşitsizliğin en çok etkilediği kesimlerin başında ise kadınlar geliyor. Ekonomik krizde işçi kadınlar ya işveren tarafından ilk gözden çıkarılanlar oluyor ya da çok daha kötü koşullarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Peki, bin bir emekle kendi mekânlarını açan kadınlar, onlar krize karşı nasıl mücadele ediyor?

Virginia Woolf’un ‘kendine ait bir oda’ öğretisini kamusal alana taşıyarak ‘kendine ait bir mekâna’ dönüştüren kafe ve bar işletmecisi kadınlar yaşadıkları sorunları Ahval’e anlattı.  Yönetici pozisyonundaki kadın oranının yalnızca yüzde 17.3 olduğu Türkiye’de, işletmeci kadınlar yalnızca krize değil, cinsiyetçi söylemler ve seküler yaşama yönelik müdahalelere karşı da zırhlarını kuşanmış durumda.

ü

İzmir’in en işlek semtlerinden biri kuşkusuz Alsancak. Çok sayıda kafe ve barın bulunduğu Alsancak’ta, kadın işletmeci oranı da her geçen gün artmaya devam ediyor. Fakat bu, kadınların kamusal alanda var olma mücadelesiyle aynı paralellikte bir artış. Kırmızı Bar’ın sahibi olan Emine Alagöz de bulunduğu sokaktaki ilk kadın işletmeci olmasıyla dikkat çekiyor.

Alagöz’ün mekânını açık tutma inadı başka kadınların da aynı sokakta mekân açmasına vesile olmuş.

38 yaşındaki Alagöz, yaklaşık 7 yıl önce açtığı mekânının serüvenini şöyle anlatıyor:

“Pek çok iş yaptım. 13-14 yaşında anneme destek olmak için merdiven temizliğine giderdim. En son aşçılık yaptım. Mutfakta, bir sürü erkekle çalışmak çok zor. En sonunda mekân açmaya karar verdim. İlk açtığım zaman sokak beni çok zorladı. Çevre mekânlar transların mekânlarıydı. Elbette onlardan bir zarar gelmeyeceğini biliyordum. Beni uyaran insanların önyargılı davrandığını düşünüyordum ama o mekânlara gelebilecek müşterileri hiç hesaba katmamışım. İlk hafta kurşunlar havada uçuştu. 3 saniye farkla hayattayım. Bir kurşun cama isabet etti. O cam hâlâ duruyor. Bizim müşterilerimiz de sokağı beğenmiyordu ama başka çarem yoktu. Var olan bütün paramı buraya yatırmıştım çünkü.”

Zamanla komşuluk ilişkilerinin geliştiğini dile getiren Alagöz’ü tek zorlayan sokakta gördüğü şiddet biçimleri olmamış. “Bar işleten kadın kötü kadındır” şeklinde cinsiyetçi ve ötekileştirici söylemlere de maruz kaldığını söyleyen Alagöz, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Örneğin erkek arkadaşımın ailesi beni hiç tanımadan, mekânıma hiç gelmeden ilişkimize karşı çıkıyordu. Çünkü bar dediğin zaman bir sürü kötü şeyin döndüğü mekân akla geliyor. Annem bu süreçte en büyük destekçimdi. Babasız bir evde büyümenin konforunu yaşadım ben. Annemin maddi ve manevi desteğini aldım. Burada sattığım bazı ürünleri annem yapıyor. Fakat bar açtıktan sonra bazı akrabalarım yoldan geçerken selam vermeyi kesti. Hâlbuki hiçbiri mekânıma gelmemişlerdi ama arkamdan bir sürü şey söylediklerini duyuyordum.”

Alkollü içki fiyatlarına haziran ayından bu yana üç kez zam yapıldığını hatırlatan Alagöz, “Zaten her sene bir kez zam yapılıyor içkiye. Bu sene hem Şişe Cam’ın maliyet fiyatlarına yapılan zamdan etkilendik hem de doların fırlamasından kaynaklı zam gördük. Üç kez zam yedik ama bir kez zam yaptık. Daha fazla yapsak müşteri kaybederdik” diyor.

Alagöz’e göre asıl sorun yılbaşından sonra başlayacak. Çünkü mülk sahiplerinin kira fiyatlarına yüksek oranda zam yapması bekleniyor:

“Şu anda bir ev kirası kadar elektrik faturası ödüyorum ve bunun artacağını biliyorum. Bunlar benim korkulu rüyalarım.  Devletin ekonomik krize dair açıkladığı önlem paketleri bana samimi gelmiyor. Lüks şeylerin KDV’leri düşse ne olur? Birkaç yıldır zar zor ayakta durabiliyorum. Müşterilerim bile benimle aynı stresi yaşıyor.”

Alagöz, bundan kısa bir süre önce iki kadın ortağıyla açtıkları bir kafenin kapısına kilit vurmak zorunda kaldı. Yaklaşık dört ay ayakta kalabilen kafenin kapanması, Alagöz’ü derinden etkilemiş. Alagöz bu durumu şöyle açıklıyor:

“Mekânı açarken çok hayalimiz vardı. Biz kafeyi açtığımızda 4 buçuk olan dolar 7’ye fırladı. Yeni bir işletme açmak bu devirde çok zor. Öngöremedik tabi... Orayı kapatmak beni çok üzdü. Çünkü diğer iki kadın arkadaşım da benim hayallerime ortaktı. Birbirimizin sorumluluğunu almıştık.”

İzmir’de seküler yaşamın da değişmeye başladığına dikkat çeken Alagöz, “Evet, bizim sokak değişti. Başka kadınlar da mekân açtı ve kadın işletmecinin artması sokağın dinamiğini değiştirdi. Fakat kent geneline bakacak olursak durum tam tersi. Biz, kentin içinde bunu hissedemiyoruz ama dışarıdan gelen bir kadın artık İzmir’de de rahat edilemediğinin farkında. Örneğin bisikletle gezerken etek altımıza bakmaya çalışan erkeklerle karşı karşıya kalıyoruz ve bu ülkede ne yazık ki erkek her zaman ‘haklı'" ifadelerini kullanıyor.

Her şeye rağmen kadınların ayakta durduğunu ifade eden Alagöz, “Ben burayı açtığımda tanımadığım kadınlar ‘bir kadın mekân açmış, gidip orada içelim onu destekleyelim’ diyormuş. Ben bunu çok sonradan öğrendim. Manevi destek hepimizde mevcut ama bunun dışında nasıl dayanışabiliriz bilemiyorum” diyor.

Ardından Alagöz’ün dediği gibi ‘sokağın dinamiğini’ değiştiren başka bir mekâna gidiyoruz. No:9 isimli barın sahibi olan Tülay Türker yaklaşık 20 yıl kurumsal bir firmada yönetici pozisyonunda çalışmış. “Arabam vardı, evim ve düzenli maaşım vardı ama mutlu değildim” diyen Türker, radikal bir karar alarak istifa dilekçesini vermiş. Yaklaşık bir yıldır da “Az kazanalım ama bizim olsun” diyerek açtığı mekânı işletiyor.

Mekânın boyasından dekorasyonuna, pencerelerin onarımından tabelasına kadar her şeyi Türker kendi elleri ile yapmış. Erkek egemen bir sokakta kadın işletmeci olmanın zorluğundan bahseden Türker, “63 gün kartonların üzerinde yattık. Bütün tadilatı biz yaptık. Başlarda biraz sıkıntılar yaşadık. ‘Bir kadının ne işi olur mekân işletmekle’ gibi algılar var ama alıştılar bize. Çok fazla kadın müşterimiz var, bizimle dayanışmaya çalışıyorlar. Fakat insanlar belli bir doz alkol aldıktan sonra saçmalayabiliyorlar. Biz gece 12’de kapatmayı tercih ediyoruz. Sürece yayıp riske atmıyoruz” diyor.

Yeni sayılabilecek bir mekân olarak krizin yakıcı etkisini çok fazla hissettiklerini dile getiren Türker, “Maliyet sürekli artıyor ama biz zam yapamıyoruz. İkramları azaltmak zorunda kaldık, çalışan istihdam edemiyoruz, rekabet çok fazla. Yılbaşından sonra ne olacak bilemiyoruz. Çok büyük firmalar yok olup gitti. Kâr etmekten çok işletmeyi döndürmeye çalışıyoruz” diyor.

“Eskiden stoklu mal alırdık” diyen Türker, yaptıkları satışların yüzde 80’inin kredi kartı ile olduğunu söylüyor. Ekonomik döngünün borçla devam ettiğine dikkat çeken Türker, “İnsanlar ilk başta lüks ihtiyaçlarından kısıyor. Krizden en çok etkilenen sektör eğlence sektörü. Önceden haftanın dört günü işlerimiz çok iyiyken artık sadece haftanın bir günü iyi iş yapabiliyoruz” diye konuşuyor.

Devletin kadın girişimlere yönelik desteklerinin yetersiz olduğunu söyleyen Türker, “Meslek edindirme eğitimleri güzel ve başarılı ama bunun dışındaki destekler çok yetersiz. Yine de kadınlar cesur olmalı. Elbette bu işin zorlukları çok fazla ama kendi mekânım olduktan sonra ‘ben her şeyi yapabilirim’ şeklinde bir güven geliyor insana” diyor.

“Evimde kendime ait bir oda, kendime ait bir dünya yarattım ama bunu bir de sokakta yapmalıydım” diyerek kafe açmaya karar veren bir diğer isim Hülya Atılgan. 56 yaşındaki Atılgan, henüz çocuk yaştayken evlilik yapmış. O dönem için “Aileden çıkarsam siyasi alanda daha çok aktifleşirim” diye düşünen Atılgan, evliliğinin feodal bir bağa dönüşmesi sonucu kendine başka bir rota çizdiğini söylüyor.

Çeşitli ‘bağlardan’ soyutlanıp sık sık kendine yöneldiğini ifade eden Atılgan’ın aynı zamanda yayınlanmış dört tane şiir kitabı var. En büyük hayallerinden birinin de kendi dünyasını yansıtan küçük bir kafe açmak olduğunu söyleyen Atılgan, yaklaşık 5 ay önce Kozalak ismini verdiği kafesini açmış.

Kafe sayesinde sokak ile ilişki kurduğunu ve sosyalleştiğini söyleyen Atılgan, ticari kaygıların yanı sıra manevi anlamlar yüklediği mekânına ilişkin şunları söylüyor:

“Kadın eli değen mekânların farklılığını yansıtmak istedim. Burada doğal ve samimi bir ortam kurmaya çalışıyorum. Gazlı içecek satışı yapmıyorum, bunun yerine unuttuğumuz tatları, şerbet kültürünü, evde içilen çayın tadını yaşatmaya çalışıyorum. Hemen hemen dört yıldır bu kafenin hayalini kuruyordum.”

Atılgan’ın kafe hayalini ekonomik kriz dahi baltalayamamış. Atılgan, krize dair gözlemlerini ve deneyimlerini de şöyle anlatıyor:

“İnsanlar her şeye rağmen kafelerde oturup sosyalleşmek istiyor. Fakat insanların çaylarını bile yudum yudum içtiğini fark ettim. Daha fazla oturmak için siparişlerini bitirmemeye çalışıyorlar. Fakat ben krizden korkmuyorum. Korksam, bu işi sürdüremezdim. Bu işi aşkla sürdürüyorum. Küçücük mekânda yaratılan sıcacık ortam bana yetiyor. Gelen müşterilerim, benim ayakta kalabilmem için destek oluyorlar. Duyarlı olan her insan, cesurca mekân açan bir kadına destek olmayı önemsiyor. Şu an yüksek kârlar elde edemiyoruz. Maliyet ve kazanç başa baş gidiyor. Burayı ayakta tutabilmek benim için çok önemli.”

“Ticarete atılan ve rekabet ortamına giren kadınların ayakta kalabilmek için erkekleştiğine de tanıklık ettim” diyen Atılgan’a göre bu durum önemli bir detay. Ne olursa olsun kadın hassasiyetini kaybetmeden işletmecilik yapmak gerektiğine dikkat çeken Atılgan, “Bizler kadın hassasiyeti ve doğallığı ile mücadele edersek ne kriz ne de kamusal alandaki zorluklar bizi yıldırabilir. Ben krize ve erkek egemen düzene karşı, aşkı ve samimiyeti kendime zırh ettim” diyor.

Çulha kuşunu bilir misiniz? Çulha kuşu haftalarca topladığı pamuksu samanlardan ilginç ve güzel yuvalar yaratması ile tanınır. Çulha kuşu bu yuvayı dişi kuşa beğendirmeye çalışır, eğer dişi kuş bu yuvayı beğenmezse, erkek çulha kuşu yuvayı dağıtır ve yeni bir yuva yapımına koyulur. 30 yaşındaki Eylem Atasever de kendi mücadelesini çulha kuşuna benzettiği için kafesine Çulha ismini vermiş.

Kısa süre önce dört yaşındaki oğlunu da alıp Bursa’dan İzmir’e gelen Atasever, “Tıpkı çulha kuşu gibi yeni bir yuva kurmak istedim” diyor. Daha önce tekstil işinde çalışan Atasever, mekânda kendi diktiği elbiseleri de satıyor. Üç aydır kendi tasarlayıp diktiği elbiseleri satan Atasever, mekânın bir kısmını da kafe olarak kullanıyor. Fakat yeni bir ‘yuva’ kurmak pek de kolay olmamış. Atasever, ‘her şeyi geride bıraktım’ dediği süreci şöyle anlatıyor:

“Oldukça muhafazakâr bir aile içerisinde büyüdüm. Ailem kesinlikle Bursa’dan ayrılmamı istemiyordu. Ben her şeye bir çizgi çekip geldim. Bu nedenle işlerimin iyi gitmesini çok istiyorum.”

İzmir’e gelip, boş bir dükkândan küçük bir kafe-butik oluşturmanın da kolay olmadığını ifade eden Atasever, özellikle tadilat sürecinde ‘bu kadındır erkek işinden anlamaz’ diyen erkekler yüzünden zorlandığını söylüyor. “Üç avize takmak için, bir montaj yapmak için dünyanın parasını aldılar benden. Tabi bunu sonradan fark ettim. Fark eder etmez de ‘yeter’ deyip, her şeyi kendim yapmaya çalıştım” diyen Atasever, “İnanır mısınız lavaboyu bile ben monte ettim. Karşıdaki nalburdan bir şeyler aldığımda ‘abla bu işleri sen nasıl yapacaksın’ deyip gülüyordu. Yapabildiğimi görünce o da ben de çok şaşırdım. Erkeklerin söylemlerine yenilseydim burayı daha açmadan kapatırdım. Onlar beni pes ettiremedi ama ben onları pes ettirdim” diye anlatıyor.

“Krizin en yoğun hissedildiği dönemde mekân açmak sizi korkutmadı mı?” diye sorduğumuzda, Atasever şöyle cevap veriyor:

“Ben 2001 krizi yüzünden okulu bırakmak zorunda kaldım. Karne parası diye bir şey vardı bizim dönemimizde. Karne parasını veremediğim için din kültürü öğretmenim beni herkesin içinde rencide etti. Henüz çocuktum ve çok derinden etkilendim. Bir daha okula gitmedim. Çocuk yaşta tekstil atölyelerinde çalıştım.”

“Artık başkası için çalışmak istemiyorum” diyen Atasever, “Çocukluktan erken çıktım, gençliğimi yaşayamadım, orta yaşlarımda ise kendi hayallerim için yaşamak istiyorum” diye belirtiyor.

Doların en yüksek olduğu dönemde kumaş almak zorunda kaldığını ifade eden Ataseven, “Kafe-butiğimi ayakta tutabilmek için dayanışmaya ihtiyacım var. Burayı sadece iki ay daha ayakta tutabilirsem o iki ayın sonunda asla vazgeçmeyeceğimi biliyorum. Kolay kolay yılmam ama burayı ayakta tutamazsam ne yapacağımı da bilmiyorum. Sanırım çulha kuşu gibi yeni bir yuva kurmak için uğraşacağım” diyor.

i

Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu olan Selin Parla da bir buçuk yılı aşkın süredir Tyke isimli bir kafe işletiyor. Parla’nın kafesinin en önemli özelliği vegan-vejetaryen olması. Bunun yanı sıra kafede trans tutsaklarla ve sokak hayvanlarıyla dayanışmak için bölümler, ihtiyacı olanın para vermeden alabilmesi için takas ürünler köşesi buluyor. Çünkü Parla’ya göre burası ticari bir mekândan daha fazlası… Fakat ekonomideki kötü gidişat, Parla’yı oldukça zorluyor:

“Kafe açmak hep aklımda olan bir şeydi ama cesaret edemiyordum. En sonunda ‘bir yerden başlamam lazım’ dedim ve başladım. Fakat kriz süreci ilk başladığında bu kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. Haliyle sürekli alışveriş halindeyim. Buraya özgü yiyecekler için lavaş ve tahin olmazsa olmaz. Krizin yakıcılığını ilk hissettiğim an, bu iki ürünün marketlerden çekilmesiyle başladı. Ardından yüzde 100 zamla yeniden satışları başladı. Bu durumda herkes ‘ee sen de zam yap’ dedi. Herkesin alım gücü düşerken benim zam yapmam neye yarayacak ki? Her gün bir sürü işletme kapanıyor. İlk başlarda burayı kapatma düşüncesi beni çok üzüyordu ama şu anda psikolojimi buna hazırlamaya çalışıyorum. Zaten başka biri olsa bu kadarcık kâr için bu kahrı çekmezdi.”

Parla’nın kafesi trans kadınların seks işçiliği yaptığı Azra Has Sokağı’nda bulunuyor. Parla, kadınlar ile sürekli dayanışma içinde, samimi bir komşuluk ilişkileri var. Fakat müşteri profilinin ikiye ayrıldığından bahsediyor:

“Arka bahçede öğrenciler, buranın daimî müşterisi arkadaşlarım oturuyor. Sokağa bakan kısımda oturan erkek müşteriler ise genellikle trans kadınları izlemeye gelen tipler. Bu zamana kadar fotoğraflarını çekmeye çalışan ya da rahatsızlık veren kaç kişiyi kovdum hatırlamıyorum.”

Gece geç saatlere kadar kafede olduğu için öz savunmanın önemine de dikkat çeken Parla, “O an bir tepki veriyorsun ama bazen ya karşılık verirse diyorum. Çünkü geç saate kadar burada tek kalıyorum. Israrcı bir şekilde gelmeye devam edenler oluyor. Hep kendimi savunacak bir şeyler bulunduruyorum mekânda” diyor.

Son süreçte birkaç kadının da mekân açmasıyla sokağın çehresinin değişmeye başladığını söyleyen Parla, “Diğer mekân sahibi kadın arkadaşlarla sürekli dayanışma içindeyiz. Birbirimizi kontrol ediyoruz, aramızda paranın olmadığı bir takas kültürü de geliştirdik. Erkek işletmecilerle bu ilişki kurulmuyor. Onlarla kurulan ilişki dayanışmadan ziyade ‘ben kadına yardım ettim’ mantığı ile örülü oluyor” diyor.

i

Son olarak Dario Moreno Sokağı’nda bulunan Frida Kafe’de alıyoruz soluğu. Frida Kafe’nin sahibi olan Nilüfer Gürbüz de, tıpkı Frida gibi ressam. Daha evvel sokakta resim çizerek geçimini sağlayan Gürbüz, yaklaşık altı aydır mekân işletiyor. Kafedeki masaları, sandalyeleri, duvarları kendi elleriyle boyayan, iç dekorasyonu da kendi yapan Gürbüz, “Frida’nın adını kafeye vermeyi düşünmüyorduk ama bu kadar renkli bir kafeye ancak onun adı yakışırdı” diyor.

Gürbüz, aynı zamanda üç katlı mekânın bir katını kendi evi olarak kullanıyor. Sokakta cinsiyetçi söylemlerden, ırkçılığa kadar pek çok sorun yaşadığını belirten Gürbüz, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Erkek işletmeciler haksız bir rekabet sürdürüyor. Kimse ‘senin çayın kötü’ diyemiyor ama bu ‘kadınlar neden burada yaşıyor’, ‘neden erkeklerle geç saatlere kadar oturuyorlar’ diyerek sizin yaşamınızı sorgulatarak itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Ayrıca ‘Onlar Kürt, onlar HDP’li’ gibi söylemler de geliştirdiler. İşletmecilik dışındaki bütün kimliklerinizden vurmaya çalışıyorlar. Kaç defa gizli gizli gözetlendiğimizi fark ettim…”

“Kriz de bizi ayrıca mahvetti” diyen Gürbüz, “Müşterinin kaygısını çok hissediyoruz. Çünkü onlarla arkadaş gibiyiz. Yalnızca bizimle alışverişleri etkilenmedi, o psikolojiyi de çok net hissediyoruz. Herkesin psikolojisi bozulmuş durumda. Dört ay önce birçok şey sipariş eden müşteri şimdi iki saat oturuyor bir kahve içiyor. İnsanlar beş lirayı kredi kartından çektirmeye çalışıyor. Her hafta üç gün gelen müşterilerimiz iki haftada bir geliyor. Doğal olarak biz de etkileniyoruz. Yeni açtık, kafe rahat rahat kendini döndürüyor derken şimdi kirayı nasıl ödeyeceğiz diye düşünüyoruz” diye anlatıyor.

Krizin ardından motivasyonunun düştüğünü belirten Gürbüz, “Bu ruh halini taşımak çok zor. Masasına gidip selam verdiğimiz insanlar ağır ağır sorunlar anlatıyor. Geçen gün burada çalışan arkadaşımızın işine son vermek zorunda kaldık. Çok üzücü bir andı” diyor.

Bir diğer sorunun da zabıtalar olduğunu ifade eden Gürbüz, erkek işletmecilerin sokağa attığı fazla masalara ses çıkarılmazken kadın işletmecilere çok sert davranıldığından yakınıyor:

 “Erkek işletmeci zabıtaya rest çekiyor, zabıta suskun kalıyor ama mevzu bahis biz olunca ağzımızı açmamıza izin verilmiyor.”

Müşterilerinin çoğunluğunun kadınlardan oluştuğunu ifade eden Gürbüz, kadın işletmecilerin krize karşı daha fazla desteklenmesi gerektiğini söylüyor. Buna ilişkin yetkililere öneride de bulunan Gürbüz, “Bu süreçte kadın işletmecilerden vergi alınmayabilir. Bırakın kadınlar kabiliyetlerini ortaya çıkarsınlar, kendi emeklerini kamusal alana yansıtsınlar. Hazır bir şey istemiyoruz ama kendi ayaklarımız üzerinde durana kadar en azından bir yıl vergi alınmayabilir. Belediye kadın girişimcileri desteklemek için zabıtalara toplumsal cinsiyet dersleri verebilir” diyor.