Kitle hareketleri ve 'Kesin İnançlılar'

Edebiyatın, yaratıcı zihinlerle karşılaşmak, onlarla konuşmak bazen tartışmak, başka hayat ihtimalleri sunmak, hayal gücünü “neden yaşıyorum” gibi geniş sorularla beslemek, karmaşık durumlarda manayı göstermek gibi tezahürlerinin yanı sıra değişik seviyelerde “insanı" anlama çabası vardır. Mitler aracılığıyla dünyanın karmaşasını anlamlandıran insan, edebiyat sayesinde bir varlık olarak kendini daha iyi görebilme şansına da sahip olur. 

Ben insanı iyi bir dille, derinlemesine anlatan metinleri “akıllı” kurgunun eğlencesine tercih edenlerdenim. Bu anlamda insanın duygusal dünyasını, toplumla ilişkisini, kalabalıklar içindeki yalnızlığını içtenlikle anlamaya çalışan edebiyat dışı yazarlar da bir biçimde cezbediyor.  

Alman asıllı Amerikalı yazar Eric Hoffer onlardan biri. 1950’de soğuk savaşın hemen öncesinde yazdığı ‘Kesin İnançlılar’la doğru bir zamanda karşılaştığımı düşünüyorum. Bugünlerde savaş çığlıklarına eşlik eden kalabalığın kör uğultusunu, tecrübelerime ve bütün bildiklerime rağmen anlamlandırmaya çalışırken, onun sohbet eder gibi yazdığı bu “düşünceler kitabıyla” karşılaşmak her gün biraz daha sıkışan ruhuma iyi geldi. Anlamak karamsarlığı dağıtmıyor ama biraz yatıştırıyor. 

Hoffer, 7 yaşında kör olup 15 yaşında tekrar görmeye başlamış. 1920’den sonra 23 yıl boyunca ayak işlerinde ve tarlalarda çalışmış. Montaigne’i okuyup etkilenip yazamaya karar verince haftada bir liman işçiliğine başlamış. Kitle hareketlerinin psikolojik ve sosyal temelleri üzerine yazdığı ilk kitabı ‘Kesin İnançlılar’ 1951’de yayımlandıktan sonra Berkeley’de misafir hoca olarak da ders vermeye başlamış. Yirminci yüzyılın en etkili kitaplarından biri olarak anılan kitap o tarihten beri pek çok dilde çok satar ünvanını koruyor. 

Bu kısa hayat hikayesini aktardığım yazarın seveni olduğu kadar sevmeyeni olması doğal zira kitle hareketlerine katılan bireyin psikolojisine dair söyledikleri, o hareketlere katılanları kendileriyle her anlamda yüzleştiriyor. Pozisyonlarına, tercihlerine, gerçeklerden kaçışlarına, yüzleşememelerine dair  sorgulamaları hiç eğip bükmeden yapıyor. Çok okunmasının sebebi, iyi bilinen gerçeklerin herkes tarafından anlaşılır bir dille ifade etmesi sanırım. Sınıfsal konumunun da yardımıyla akademik dilin okuru bunaltan tuzaklarına düşmemiş. 

Okuru bir bölümde uyarıyor; “Bu kitap tam teşekküllü bir ders kitabı değildir. Bu bir düşünceler kitabıdır ve yeni bir yaklaşıma işaret ettiği ve yeni soruların dillendirilmesine yardım ettiği sürece yarı-hakikatlerden kaçınmaz”. 

Hoffer, dini, milliyetçi hareketlerin, sosyal devrimlerin ve bütün kitle hareketlerinin ortak özelliklerini hangi temel niteliklerde buluştuklarının çerçevesini çiziyor önce;

“Bütün kitle hareketleri, taraftarlarında ölümü göze alma duygusu ve birlikte eyleme geçme yatkınlığı doğurur. Ortaya koydukları program ve tekin ettikleri öğreti ne olursa olsun, bütün kitle hareketleri fanatizmi, coşkuyu, hararetli umudu, nefreti ve hoşgörüsüzlüğü körükler; tüm kitle hareketleri hayatın belli bölümlerinde güçlü bir faaliyet akışı yaratmaya muktedirler ve körü körüne bir inanç ve sadakat ister…

Her ne kadar fanatik Hristiyan, fanatik Müslüman, fanatik milliyetçi ve fanatik Nazi arasında belirgin farklar bulunmaktaysa da, bunları harekete geçiren fanatizmin aynı kökten geldiği kabul edilebilir. Onların etki alanlarını genişletmeye ve dünya egemenliğini ele geçirmeye doğru iten güç için de aynı şey geçerlidir. Adanmışlığın, inancın, iktidar hırsının, birlik-beraberliğin ve özverinin bütün biçimlerinde kesin bir özveri vardır. Kutsal davaların ve öğretilerin içeriklerinde büyük farklar olmasına rağmen, onları etkili hale getiren etkenlerde kesin bir benzerlik vardır”. 

Hoffer, kitle hareketlerinin cazibesini, yoksulları, istenmeyenleri, uyumsuzları, azınlıkları, günahkarları, birlikte hareket etmeyi, fedakarlığı, birleştirici etkenleri, nefreti, taklidi, eylemi, şüpheyi, fanatikleri, iyi ve kötü kitle hareketlerini siyasi tarihten örneklerle anlatırken, meselesini “hüsrana uğramış insan” üzerine inşa ediyor. Hüsrana uğramışlara daha yakından bakıp, kitle hareketlerine katılma nedenlerini analiz etmiş; 

“Hüsrana uğramış kişilerin sıkıntısı nedir? Bu sıkıntı, kendilerini çaresiz şekilde kusurlu görmekten ileri gelir. Bu kişilerin başlıca arzusu kendilerinden kurtulmaktır ve birlikte hareket etme ve fedakarlık eğiliminde tezahür eden şey bu arzudur. İstenmeyen bir benlikten tiksinme, onu unutma, hasır altı etme, bir kenara bırakıp kaybetme itkisi, hem benliği feda etmeye hazır olmaya hem de kişinin kendi bireysel farklılığını kapalı bir kolektif bütün içinde eritmeye istekli olmasına yol açar”. 

İlk bakışta bu genellemeler biraz abartılmış, sınırları keskince çizilmiş gibi görünse de temel sorunların köklerini sıkıca tutup toprağından çıkarıyor ve acımasızca gösteriyor: 

‘İnandırmak’ başlıklı bölümde, ölmenin ve öldürmenin basitleştiren kitle psikolojisini anlatıyordu:

“Bir ritüelin, törenin, dramatik bir performansın ya da oyunun parçası olduklarında ölmek ve öldürmek kolay görünür. Gözünü kırpmadan ölümün karşısına çıkabilmek için şu veya bu şekilde inandırma gereklidir. Gerçek, çıplak benliğimiz için, ne bu dünyada ne de öbür dünyada ölmeye değecek bir şey vardır. Ne zaman kendimizi sahnelenmiş (ve dolayısıyla gerçek olmayan) bir performansta rol yapan aktörler olarak görürsek, ölüm işte ancak o zaman korkunçluğunu, nihailiğini kaybeder ve bir inandırma eylemi, teatral bir jest olur….

Hitler seksen milyon Almana üniformalar giydirerek, onlara muhteşem ve janlı bir kahramanlık operası oynatmıştır. Bir açık hava tuvaletinin yapımı bile fedakarlık konusu olan Rusya’da hayat, otuz yıldan beri kesiksiz bir heyecanla devam eden bir drama olmuştur ve sonu da henüz belli değildir. Londra halkı bomba yağmuru altında kahramanca hareket etmişti, çünkü Churchill onlara kahraman rolü biçmişti. Bunlar kahramanlık rollerini, büyük bir seyirci topluluğu  - atalar, çağdaşlar ve gelecek kuşaklar - önünde, yanan bir dünya şehrinin alevleriyle aydınlatılmış bir sahnede, top patlaması ve bomba ıslıklarından meydana gelen bir müzik eşliğinde oynamışlardır”. 

Hoffer üniformaların, sancakların, amblemlerin, resmi geçitlerin, bandoların ve ritüellerin, askerleri benliklerinden ayırmak, hayatla ölümün bunaltıcı gerçeğini maskelemek için tasarlandığını söylerken bunları sergileyen bir kitle hareketinin herkesin kalbinde bir duygu uyandırdığını da hatırlatıyor. Ancak hemen sonrasında ekliyor; “Törenin kudretli ve ihtişamı karşısında hüsrana uğramış kişilerin, kendi kendine yeten kişilerden daha fazla duygulanması mümkündür. Tatminkar olmayan benliklerinden kaçmak veya bu benliklerini kamufle etme arzusu, hüsrana uğramış kişilerde bir “mış gibi yapma” (gösteriş yapma) yeteneği ve azametli bir kitle temaşasıyla bütünüyle özdeşleşme isteği doğurur”. 

Kitle hareketlerine dair yüzlerce örneğin duygusal, kültürel, psikolojik ve siyasi gerekçelerle anlatıldığı bölümlerde, en sık vurgulanan “istenmeyenlerin” ve hüsrana uğrayanların rolleri. Kimdir onlar? Hoffer’ın deyişiyle bir ulusun, grubun niteliğini ve kaderini belirleyen bireyler ve diğer uçtaki bireyler; Uyumsuzlar, başıboşlar, suçlular ve konumunlarını kaybetmiş kişiler. Tarih ona göre oyununu genellikle orta sınıftaki çoğunluğun başlarının tepesinde, en iyi ve kötüler arasında oynuyor. En çok da hoşnutsuzlar arasında. 

O grubun içindeki “Günahkarlar”ın suçluluk duygusu ve neden olduğu kaçış arzusu, zihnimde başka pencereler açtı. Hoffer, okura kitle-birey ilişkisinin her türlü veçhesini sanki onlar o gruba dahil değilmiş gibi gösteriyor. Bazen usulca okşayarak ve bolca hırpalayarak; 

“Dini ve devrimci coşku gibi vatanseverlik de suçluluk duygusundan kaçmak isteyenler için bir sığınak vazifesi görüyor çoğu zaman. Tuhaftır ki, gerek haksızlık yapan gerekse haksızlığa uğrayan kişi, gerek günah işleyen, gerekse günaha uğrayan kişi, bir kitle hareketine katılmakla kendini lekeli bir hayattan kurtulmuş gibi hisseder”. 

Hoffer’ın bu kitabını başarılı kılan sebeplerden biri, yorumladığı bütün kitlesel hareketlere belli bir mesafeyle yaklaşıp farklı tabiatlara sahip insanın değişen koşullarda davranış biçimlerini derinlemesine yorumlama ısrarı. Şimdiki zamanı gözden düşürmeye yönelik tavrı açıklarken, muhafazakarların, şüphecilerin, radikallerin, liberallerin, gericilerin, milliyetçilerin ortak ve farklı yaklaşımlarını da inceliyor mesela.

Bu zengin içerikli anlatımla, her türlü harekete ve onlara çağrı yapanlara dokunurken insanın özünü gösteren fotoğrafı netleştiriyor ve benim de yürekten inandığım o fikri savunuyor: 

“Kıymetli bir hayatı doya doya yaşayanlar genellikle ne kendi çıkarları, ne ülkeleri, ne de kutsal bir dava uğruna ölmeye hazır hissederler kendilerini. Hiç çekinmeden canını feda etme duygusu yaratan şey, sahip olunanlar değil, sahip olmak için can atılanlardır. ‘Olamayan şeyler’ olan şeylerden de gerçekten daha güçlüdür”. 

Her türden aidiyet duygusu, hayaller, rüyalar, mitler, umutlar, doğru kullanıldığında işe yarıyor elbette ama kitleleri şekillendirmekte tehlikeli birer silaha da dönüşebiliyor; 

Hoffer, umudun bulunmadığı yerde ya insanların çarpışmaktan kaçıp uzaklaştıklarını ya da kendilerini çarpışmaksızın ölüme terk ettiklerini söyledikten sonra cevabı bilinen o soruyla baş başa bırakıyor okuru; 

“Milyonlarca Avrupalının ölüme götürüldüklerini kesinlikle bildikleri halde, imha kamplarına ve gaz odalarına götürülmelerine karşı koymamış olmalarını açıklamanın başka bir yolu var mıdır? Hitler’in muhaliflerin umudunu yok etmesini bilmiş olması onun korkunç gücünün önemli bir özelliğiydi. Bin sene yaşayacak olan yeni bir düzeni kurmakta olduğuna dair fanatik inancını Hitler hem taraftarlarına hem de muhaliflerine iyice nakşetmişti. Böylece taraftarları, III. Reich uğruna çarpışmakla ölümsüzlüğe hak kazanmış oldukları duygusuna kapılıyor; muhalifleriyse Hitler’in yeni düzenine karşı mücadele etmenin değiştirilemez kadere karşı gelmek olduğunu hissediyorlardı”. 

Hoffer’ın maddeler halinde incelediği bütün insanlık hallerinin çarpıcı yanı, maskeleri tamamen indirip en çıplak hallerini kendi aynalarında göstermek. Bir inancı mümkün kılmanın ne denli inançsızlık gerektirdiğini görmenin dehşetini, inançların ancak inançsızlıkla ayakta kalabildiğini itici olmayı göze alarak yazmış; 

“Kesin İnançlı kişinin görülmeye ve duyulmaya değmeyen gerçeklere ‘gözlerini ve kulaklarını kapama yeteneği’ onun metanetinin ve dayanaklığının kaynağıdır. Tehlikeden korkmaz, engeller onun cesaretini kırmaz ve çelişkiler onu şaşırtmaz, çünkü onların var olduğunu kabul etmez. İmanın kuvveti, Bergson’un işaret ettiği gibi, dağları yerinden oynatmasından değil, yerinden oynatılan dağları görmemesinden belli olur”. 

Ben kendi adıma yazarın “En okumuş kesin inançlı kişide bile bir cehalet havası sezilir. Kelimeleri esas anlamlarından bihabermiş gibi kullanır” diye tarif ettiği “kesin inançlılardan” biraz ürkerim doğrusu. Hayatın, bu türden bir kesinlikte ısrar edenlere ve etrafındakilere bir biçimde bedel ödeteceğini bilirim çünkü. Aslında bunu az çok herkes bilir ya da en azından sezer. Bir düşünceyi, inancı, grubu, hareketi, topluluğu onların liderlerini, başkanlarını sorgulamadan teslim olanlar kendilerini kolayca kandırabiliyorlar. Ve Hoffer’ın da dediği gibi başkaları tarafından da kolayca kandırılıyor, gerçekleri olduğu gibi görme isteksizliğinin konforuna teslim oluyorlar. 

Savaş ve vatanseverlik çağrılarının hemen her kesim tarafından coşkuyla kabul gördüğü bugünlerde, nefretin haklı bir şikayetten ziyade kendini aşağı görmekten ileri geldiğini söyleyen yazarın şu tespitini de hatırlatarak bitireyim: 

“Entelektüel kuramcılarla devrimci hareketler arasındaki ilişkinin önemini vurgulamaya gerek bile yoktur. Fakat şu da bir o kadar doğrudur. Devrim Fransasındaki vatan kültünden Endonezya’daki en son milliyetçi isyana kadar bütün milliyetçi hareketler, eylem insanları tarafından değil kusur bulucu entelektüeller tarafından tasarlanmışlardır. Vatanseverliğin temel dürtüleri olarak kabul edilen generaller, sanayiciler, toprak sahipleri ve iş adamları, vatanseverliğin gelecekteki bu temel direklerini ikna etmek ve kendi taraflarına çekmekten ibarettir”. 

* Kesin İnançlılar - Eric Hoffer Çev. Erkıl Günur / Olvido Kitap 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.