Linç fiilleri TCK’de suç olarak düzenlenmeli

“Linç” kelimesi, dilimize İngilizce “yargısız infaz” anlamına gelen “lynch” sözcüğünden geçmiş. Ama bu sözcük bir soyadı ve 1780 yılında Amerika’nın Virginia eyaletinde zengin bir toprak ağası olarak yaşamış olan bir adama ait. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında milis albayı olarak görev yapmış olan Charles Lynch yasadışı olarak kurduğu mahkemelerde insanları yargısız infaza tabi tutan kişi.

Lynch, siyahları, Kızılderilileri, İngiliz yanlısı olarak düşündüğü kişileri yargılıyormuş gibi yapıp, işkenceyle eziyet ettikten sonra halkın gözü önünde asar. Zamanla yargısız infaz şekli normalleşerek “Lynch Yasaları” adını alır. Bu yasaları köle sahibi toprak sahipleri ve askerler çoğunlukla yoksullara ve siyahlara uygularlar. Kitlelerin kendi başlarına uyguladıkları linçler de ceza yöntemlerini çoğunlukla göstermelik bir yargılamayla haklı çıkartılır.

Linç, 1960’ların ortalarına kadar devletin zencilere karşı uyguladığı bir politik araç oldu. Bu nedenle devletin ideolojik aygıtlarınca şartlandırılmış kitlelerin linç fiillerine nasıl yöneldikleri görüldü. Devlet politikasıyla linç arasındaki ilişki görünür hale geldi. Ancak hukukun güçlenmesi ve kurumsallaşmasıyla birlikte ABD Senatosu 2005 yılında linç kurbanlarından resmen özür dilemesini bildi.

Kitle şiddetinin, etnik kimlikler ve azınlıklar karşıtı hareketleri de kapsayacak kadar kapsamlı, kadim ve karmaşık bir yapısının olduğu açık. Ortaçağ’da Avrupa mahkemeleri ve geleneksel kan davalarının varlığını kabul ediyor ve ailelere karşılıklı öldürme hakkı veriyordu.

Tarihte linçler kapsamında görülebilecek olan örneklerden biri de Yahudilere karşı girişilen şiddet eylemleridir. Rusya İmparatorluğu’nda Yahudilere karşı işlenen bu fiiller Rusça bir kelime olan “pogrom” sözcüğüyle ifade edilmekte.

Bu kavram, “bir kitlenin bir azınlığa fiziksel olarak saldırması, şiddet kullanarak onları öldürmesi veya vücutlarına, mallarına, ibadet yerlerine ve meskenlerine zarar vermesi veya yok etmesi” olarak tanımlanmakta. Nazi Almanya’sında da bu anlamda Yahudilere karşı devlet destekli sokak linçleri uygulandı. Bu linçlerin sonu ise soykırıma vardı

Linç eyleminde bulunanların fiillerinde devletin azmettiriciliği ve desteği görünmez kılınarak bu eylemlere toplumsal tepki havası verilir. Medyanın bir bölümü bu durumlarda kullanılan en önemli aparattır. Linç normalleştirilerek toplumun mağdurla değil, linçi gerçekleştirenlerle duygudaşlık içine girmesi sağlanır. Devlet-medya işbirliği içinde “toplumsal hassasiyetler” gerekçesine sığınılır.

Devletin varoluş ve beka ideolojisinin savunucuları linçi normalleştirirken, linçe uğrayanı hain, terörist, inkâr edilen yurttaş konumuna düşürürler. Linç eylemleri devletin sorunlara siyasetle çözüm bulmakta tıkandığı, istikrar, barış ve kamu düzenini hukukla sağlayamadığı zamanlarda başvurduğu bir şiddet yöntemidir. Böylece hukuk dışına çıkan devlet iktidarı meşruiyet sorunu yaşamaya başlar. Çünkü devletin şiddet tekelini kullanmaktaki meşruiyeti hukukla bağlı olmasıdır. Aksi takdirde devlet çeteleşir.

Agamben’e göre hukukun askıya alındığı istisna dönemlerinde siyasal iktidarı hukukun üstüne taşıyan unsur; onun şiddet aracına olan yakınlığıdır. Bu dönemlerde linç, istisna durumunun bir kısım insanlarca hukuk dışı olarak meşruiyetini sağlamaya yönelik bir araçtır.

Linçi bir şiddet aracı olarak kullanan, onu normalleştiren ve tepki vermeyen bir toplum medeni olmayı hak etmediği gibi toplum olma vasfını da kaybeder.

“Toplumsal hassasiyet”, “vatandaşların haklı tepkisi” olarak iktidarca ve muhalefet partilerinin bir kısmı ve medya tarafından yüceltilip teşvik edilen linç,  siyasi ve sosyal hayatın şiddet üzerine inşa edildiğini göstermekte. Devlet şiddet tekelini zaman zaman kitlelere devredebileceğini bir tehdit olarak ortaya koyup linçi özendirip meşrulaştırmakta.

Zeynep Gambetti’ye göre;  savaş sonrası toplum bekçiliği (vigilantism) ve toplu galeyanlar (mob violence),  toplum tarafından “savaş mimiği” halinde baş gösterir ve böylece vatandaşlar, iç savaş bitmesine rağmen, şiddet kullanma pratiği ve meşruiyeti edinmiş bir şekilde, kendilerine “toplum bekçiliği” atfederler.

Bu bekçilik ve toplumsal şiddet, yine ancak devletin halkı koruculuk anlayışıyla silahlandırması, yetkilendirmesi ve açık veya kapalı olarak teşvik etmesine bağlıdır.4

Gambetti, “Türkiye’de linç girişimleri halkın değil daha çok rejimin şiddetidir (establishment violence) ve şiddet, iktidara karşı değil de sivil topluma karşıdır ve düzenin temel varsayımlarına sahip çıkan bir şekilde gerçekleşmiş olduğundan bir sosyal kontrol mekanizması olarak kullanılmaktadır” demekte. (Zeynep Yılmaz-“Hukuki Açıdan Toplumsal Şiddet Olarak Türkiye’de Linç”)

23/04/2019’da yayımlanan “Linç, İmha ve Tenkil Rejimi” başlıklı yazımda özetlediğim şekilde, tarihimizde yaşanan ve Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu gibi halen devam eden linçler silsilesinin hedefleri dönemlere göre değişti.

Gayrimüslimler, Aleviler, Solcular, Kürtler mağduriyete uğrarken linç geleneği eğitim ve kültür yoluyla, siyasetçi ve bürokratların düşmanlaştırıcı ,ırkçı söylemleriyle bugüne kadar geldi.

Gelinen bu noktada linç eylemlerinin birçok ülkede olduğu gibi TCK’de de bağımsız bir suç olarak tanımlanması gerekmekte. Linç eylemleri temel haklardan olan  “yaşama hakkı”nın , “vücut bütünlüğü ve dokunulmazlığı”nın ve “mülkiyet hakkı”nın ihlaline, ayrıca demokratik, hukuk güvenliğine dayalı anayasal düzenin bozulmasına neden olur. Bu nedenle linçin ayrı bir suç olması gerektiğine ilişkin zaruret birden çok hukuki menfaatin korunmasıyla ilgilidir.

Linçi gerçekleştiren kitle korunması gereken hayati önemdeki hukuki menfaatleri çiğnerken, devletin yargılama, cezalandırma ve cezayı infaz etme tekelini de yıkarak iktidarı da işledikleri suçun ortağı haline getirirler. Bu eylemleri işleyenleri cezalandırmaktan kaçınan bir iktidar hukukla bağını keserek otoritesini sorgulatır hale gelir.

TCK 76. maddede düzenlenen soykırım suçu ve 77. maddede düzenlenen insanlığa karşı suçlar linç suçunu kapsamaya uygun değildir. Linç, bir veya birden çok kişiye karşı maddede tanımlanan amacın dışında ve farklı fiillerle de gerçekleştirilebilir. Ayrıca maddede öngörüldüğü gibi linç eylemi bir planın icrası suretiyle ve sistemli bir şekilde gerçekleşmeyebilir.   

Linç, sistematik biçimde değil, galeyana gelmiş ya da getirilmiş kitlelerin aniden gelişen bazen de arkasında bir tasarlamanın bulunduğu fiilleri kapsar. Bu nedenle “ani iştirak” ve “tasarlanmış iştirak” ayırımı yapılmalı.

Ani iştirak ile kast edilen herhangi bir ortamda kalabalık yığınların bir anda belli bir amaç için birleşmeleri ve şiddet eylemlerini; gerçekleştirmeleridir. Tasarlanmış iştirak ise, yığınların çoğu kez sosyal medya yahut çeşitli çağrı araçları ile bir araya gelerek şiddet eylemlerine girmeleridir.

Madde, “Ortak bir amaç dâhilinde, siyasi görüş, etnik kimlik, dini inanç,  cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, felsefi görüş ve benzeri saiklerle sistematik olmayan, aniden ortaya çıkan birden çok kişinin bir kişi veya bir topluluğa yönelik olarak hukuksuz şiddet kullanması veya kullanmakla tehdit etmesi, linç suçunu oluşturur. Hukuksuz şiddet kullanma eylemi; maddi ve manevi zararlara yol açacak biçimde, yaşam hakkına ve vücut bütünlüğüne saldırı, cana veya mala zarar verme, kişi ya da kişileri yaşadığı bölgeden göçe zorlama ve kişilerin yaşama alanına tecavüzü kapsar” şeklinde düzenlenebilir.

Linç fiilinin ani iştirak halinde işlenmesi halinde, ölüm söz konusu değilse failler hakkında alt sınırı on yıldan başlayan bir hürriyeti bağlayıcı ceza öngörülebilir. Ayrıca linç fiilinin işlendiği sırada ortaya çıkan diğer suçlardan dolayı her failin genel hükümlere göre ayrıca cezalandırılacağı belirtilebilir.

Linç suçunun tasarlanmış iştirak şeklinde işlenmesi hallerinde ise verilecek ceza belli oranda artırılır. Linç sonucunda ölüm meydana gelmişse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur. Bu suçta zamanaşımının işlemeyeceği belirtilebilir.

Linç fiilleri TCK’de suç olarak tanımlanmadığı sürece halk kitlelerinin kendilerince belirledikleri sebeplerle başka kişi ya da kişileri cezalandırma saikiyle hareket etmeleri ve bu yönde kişilerin yaşam hakkı başta olmak üzere vücut bütünlüklerine, mallarına zarar verme biçiminde seyreden eylemleri meşruiyet kazanacaktır.

Bu nedenle linç fiilleri TCK’de suç olarak düzenlenmeli ve linç suçu kapsamında eylemler gerçekleştirenlerin cezalandırılması sağlanmalıdır.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.