Luca...

Birinci yaş gününü ilk evimizde kutlamıştık. Teşhis konalı bir ay olmuştu. İlk kemoterapini görmüştün bile ama çenendeki tümör hala büyüktü. Öyle söylemişti doktorlar; kemoterapi ilk verildiğinde tümörler önce yapay olarak büyür, sonra küçülmeye başlarmış. Sende de öyle olmuştu. Saçların yeni yeni dökülmeye başlamıştı. 

Ama keyfin yerindeydi. Ikea’dan aldığımız kırmızı-siyah mama sandalyende oturuyordun. Bir elinle çilekli pasta yiyor, diğer elinle yeşil kabından su içiyordun. Morfar (dede) pasta yemene yardım etmeye çalışıyordu ama senin pek de yardıma ihtiyacın yoktu. Ellerin, ağzın, yüzün her yer çilekli pasta olmuştu. 

Hediyeler arasında en çok morfar ile Gunilla’nın aldığı minik dört tekerlekli arabayı sevmiştin. Üzerinde oturabiliyordun ama henüz kendin süremeyecek kadar küçüktün. O yüzden arkandan itmemizi istiyordun. Bir de sürekli kornaya basmamızı. 

Mutluyduk, çünkü umutluyduk. Henüz ne kadar güçlü olduğunu bilmesek de canavarı yeneceğinden emindik. Hep bir ağızdan İsveççe “mutlu yıllar” şarkısı söylüyorduk. Daha önce duymuştum ama sözlerine dikkat etmemiştim. Yaşadıklarımıza ne kadar uyuyordu. Ve umudumuza…

Ja, må han leva! (Evet, yaşasın)
Ja, må han leva! (Evet, yaşasın)
Ja, må han leva uti hundrade år! (Evet, yüz yıl yaşasın)
Javisst ska han leva! (Tabii ki yaşayacak)
Javisst ska han leva! (Tabii ki yaşayacak)
Javisst ska han leva uti hundrade år! (Tabii ki yüz yıl yaşayacak)

Hurra, hurra, hurra, hurra

**

İkinci yaş gününde mamma’nın evindeydik. Tedavinin ilk bölümü tamamlanmıştı. Kemoterapi, ameliyat, kök hücre nakli, radyoterapi. Hepsiyle başa çıkmıştın. Mamma tuttuğu günlükte sana “meleğim” yerine “savaşçım” demeye başlamıştı bile. Haklıydı.  Hem ilk test sonuçlarını da almıştık. Temizdin. Kanseri, en azından şimdilik, yenmiştin! 

Sıra konsolidasyon tedavisindeydi. İmünoterapi ve A vitamini yüklemesi. İmünoterapi İsveç’te uygulanmadığı için Kopenhag’a gitmeye başlamıştık. Rigshospitalet’i sevmiştin. Bir sürü oyuncakla dolu büyük bir oyun odası, çeşit çeşit, boy boy bisikletlerle dolu koridorları vardı. Temizlik görevlileri de baba gibi Türkçe konuşuyordu. Ne dediklerini anlıyor ama sana bir şey sorduklarında utandığın için babanın arkasına saklanıyor, cevap vermiyordun. Birlikte Türkçe ona kadar saydığımız videoyu hatırlıyor musun? Ne tatlıydın!

Test sonuçlarını kutlamak da istediğimizden evde bir doğum günü partisi vermiştik. Yuvadan arkadaşlarını da çağırmıştık. Bu sefer pastanı bombom (anneanne) kendi elleriyle yapmıştı. Bir sürü meyve, kivi, muz ve elbette favorin yabanmersini. Üzerinde iki kalp vardı, bir de Luca yazısı. Daha üflemeyi bilmiyordun. Yardım etmiştik. Tabii yine İsveççe ve İngilizce “mutlu yıllar” şarkıları (ikimiz dışında Türkçe bilen olmadığı için Türkçesini söylemiyorduk – Türkçe bizim gizli dilimizdi).

Morfar ve Gunilla yine en şaşaalı hediyeyi almıştı. Arkadan itilebilen bir üç tekerlekli bisiklet. İlk bisikletin. Pedalları tam çeviremediğin için fazla ilgilenmemiş, daha çok benim ve mamma’nın Lego’larına odaklanmıştın. Lego tutkun çoktan başlamıştı.

Tedirgindik ama yine mutluyduk. Tedirgindik çünkü canavarın geri dönmesinden korkuyorduk. Ama anlık yaşamayı da öğrenmiştik. O an temizdin. Önemli olan da o andı.

**

Üçüncü yaş gününde İstanbul’daydık. Nenenin evinde. Mamma da bizimle gelmişti elbette. Sonra teyze vardı, yenge vardı; can kuzenlerim Pelin ve Ceren vardı. Zor da olsa imünoterapiyi atlatmıştın ve hala temizdin. Aylardır tedavi görmüyordun. Yaşıtların gibi yuvaya gidiyor, parkta koşturuyor, canın ne isterse onu yapıyordun. Özgürdün. Çünkü normaldin. İlk kez. 

İstanbul seni özlemişti. Herkes seni şımartıyordu. Delice bir enerjiyle oradan oraya koşturuyor, benimle güreşiyordun. Bir sürü pasta vardı. Kim ne getirmişti, hatırlamıyorum bile. Ertesi gün Halil dedeyle Şule yengenin evinde ikinci bir parti daha yapacaktık. Uzaktan kuzenin Derin’in oyuncaklarıyla oynayacaktın. Mamma ve ben şeker komasına girmenden korkuyorduk.

Hediye konusunda Lego’yla yarışabilen yoktu. Birincilik ödülünü sana çok istediğin itfaiye Lego’sunu alan teyzeye verecektin. Salonun ortasında benimle birlikte koca itfaiye istasyonunu kuracak, sonra itfaiye arabasıyla hayali yangınları söndürecektin. Bu kez “mutlu yıllar” şarkın sadece İngilizceydi. İsveççeyi denemiştik ama pek becerememiştik. Galiba Türkçe de söylemiştik bu kez.

Keyfimize diyecek yoktu. Canavar yoktu. Sen gülüyordun. Sen güldüğün sürece biz de gülüyorduk. Mutluyduk.

İsveç’e döndükten kısa bir süre sonra canavar geri gelecekti…

**

Dördüncü yaş gününde de mamma’nın evindeydik. Hastalık nüksettikten sonra yine Kopenhag’da bir denemeye katılmıştın. Çok ağır bir tedaviydi. Bir sürü yeni kemoterapi ilacı. Tedavi bittiğinde kanseri bir kez daha yenmiştin. Ya da biz öyle sanmıştık. Yenildiğimizi anlamamız uzun sürmeyecekti. Canavarın ayağı alışmıştı bir kere. İlk test sonuçları olumsuzdu. Tedaviye karar vermek için diğer testlerin ve biyopsinin sonuçlarını bekliyorduk. 

Yine de moralimizi yüksek tutmaya çalışıyorduk. Senin bir şeyden haberin yoktu. Gülmeye devam ediyordun. İki dilde konuşuyordun. Ve pastanın mumlarını üfleyerek söndürmeyi biliyordun. Kocaman yeşil bir pastan vardı. Artık herkes biliyordu, yeşil senin rengindi. Mumları iki seferde söndürdün. Sonra mumlardan birini çıkartıp yemeye kalktın. Hınzırca gülümsemenden mumu yemeyi düşünmediğin anlaşılıyordu; biz yine de panikle mumu elinden aldık. 

Hediye seçme problemi de kalmamıştı. Herkes Lego alacaktı; tek yapmamız gereken önceden koordine olup aynı Lego’yu almamaktı. Ben Star Wars Lego’su almıştım. Bir uzay gemisi. Paketi nasıl heyecanla açtığını unutamıyorum. Mamma her zamanki gibi muhteşem resimler çekmişti. Heyecanını ve mutluluğunu birebir yansıtan. 

Bu kez buruktuk. Bir günlüğüne de olsa mutlu olmaya çalışıyorduk ama kendimizi zorladığımız her halimizden belliydi. Bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Ve korkuyorduk.

**

Beşinci yaş gününde Barselona’da bir hastane odasındaydık. Ateşin çıktığı için karantinaya alınmıştın. Bırak kutlama yapmayı, odadan çıkmamıza bile izin verilmiyordu. Hoş, senin de kutlama yapacak halin yoktu. Bitkindin, yatıyordun. iPad ve yatağın içinde birkaç Lego. 

Bir anda odanın kapısı açıldı ve Sant Joan De Deu’nun çocuk onkolojisi bölümünde çalışan tüm hemşireler ellerinde mumları yanan bir pasta, renk renk balonlar ve bir sürü paketle içeri daldı. Çoğu İngilizce bilmiyordu ama hep bir ağızdan “Happy Birthday to you” şarkısını söylediler. Şaşkına dönmüştün. Yatağında doğrulmuş, günler sonra ilk kez gülümsemiştin. Haliyle biz de. Sonra paketleri açmıştık tek tek. Bir sürü hediyen olmuştu. Yatakta oturacak yer kalmamıştı.

Karantina bitince Hospitalet’te kaldığımız Airbnb evinde küçük bir parti düzenlemiştik. Sadece aile. Ben Barselona’daki en büyük Lego Store’u bulmuş, çoktandır istediğin büyük kırmızı Ninjago robotu almıştım sana. Birlikte yapmaya başlamıştık ama yapması günler sürecekti ve işin asıl yükü mamma’ya kalacaktı. Sonra o Lego’yu hastaneye de götürdün. Çok fazla oynamadın ama – çünkü oynaması zordu, sürekli bir parçası yerinden çıkıyordu – yine de yanından ayırmıyordun.

Açıkçası Barselona’ya giderken pek umudumuz yoktu. Bir mucizenin peşindeydik. Yıllar önce bu tedavi için seni New York’a götürmek istemiştik; binlerce güzel kalpli insan tek bir yeşil kalbe dönüşüp sana destek olmuştu. Para New York’a yetmemişti ama 1.5 yıl sonra New York Barselona’ya gelmişti. Canavara son bir kez daha meydan okudun ve tedavinin ilk bölümünü atlattın.

Ama olmadı.

**

Altıncı yaş gününde ben yoktum. Sen var mıydın, bilmiyorum. Mamma çok sevdiğin yeşil prenses kekinden getirmişti üzerinde isminin yazılı olduğu taşa. 

Ben birkaç ay sonra geldim yanına. Barselona’dayken kendin için “happy birthday to you” şarkısını söylemişsin. Ben de cep telefonuma kaydetmişim. Hatırlamıyordum. Şans eseri buldum. Telefonu toprağa, senin olduğun yere koydum, sana seni dinlettim.

**

Yedinci yaş gününde yanında olacaktım. Mamma’yla, bombom, morfar ve Gunilla ile buluşacaktık. Belki birkaç arkadaşınla daha. Ama saçmasapan bir virüs yüzünden bu kez ben karantina altındayım, yanına gelemiyorum. Onun yerine Barselona’da, senin Sixto ile oynadığın terasta oturmuş, senin kokusundan nefret ettiğin kahvemi içiyor, sana okuyamayacağın bu mektubu yazıyorum. 

Evet, sen gittikten sonra Lund’u, evimizi terk ettim. Senin – nedense – Lund’a benzettiğin Barselona’ya geldim. Şimdilik buradayım. Senden uzakta. Ve sensiz. 

Şimdilik buradayım. 

Şimdilik.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.