Eyl 21 2019

Nazlı Ilıcak tutuklu olduğu cezaevini anlattı: Burası evim oldu

"FETÖ"nün medya yapılanması davası kapsamında tutuklu bulunan 75 yaşındaki gazeteci-yazar Nazlı Ilıcak, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi'nden yazdığı yazıda, Türkiye’nin kendi vatanı olduğunu vurguladı ve "Öyleyse neden içerdeyim? Niçin öz vatanımda bu kadar garibim? İnsanlar öz vatanlarında kendileri garip hissetmesinler diye ne çok emek sarf ettiğimi hatırlıyorum. Vefasızlığa ağlıyorum” sözleriyle sitemde bulundu.

Ilıcak'ın T24 için kaleme aldığı yazı, "Kulaklarımda annemin sesi bana fısıldıyor: “Mini mini kızım" Gülerek ona cevap veriyorum: “Mini mini annem” Oysa İstanbul’da Emniyet’in nezarethanesindeyim. Annemi çoktan kaybettim. Ve ben burada tek başına, yapayalnızım. Demir parmaklıklar üzerime kilitlendi. Odada nöbetçi bir kadın polis masada oturuyor. Saatimi, kitabımı, her şeyimi aldılar elimden. Ne kalem, ne kâğıt… 40 santim eninde ahşap bir bank; tutuklu dilerse oraya uzanıp uyuyabiliyor; bir de, pis kokan, kirli üç beş battaniye…" sözleriyle başlıyor. 

"Böyle zaaf anlarında Celal Bayar’ı düşünüyorum. Yassıada’da kaya gibi sağlam durmuştu. Belki kadın olmamın kırılganlığı, ben Bayar’ın metanetini sergileyemiyorum. Milli Mücadele döneminin Galip Hocası ile boy ölçüşecek değilim ya!" diyen Nazlı Ilıcak, şöyle dedi: 

"Sık sık beraber yargılandığımız Ahmet Altan’ı da hatırlıyorum. O, kadere adeta meydan okuyor. Keşke, daha dayanıklı, daha az kırılgan olsaydım.

Demirel, Zincirbozan’dan bana yazdığı mektuplardan birinde “Sel, kayadan ne aparır” demişti. Ama ben kaya gibi değilim ki! Dalından kopmuş bir yaprağın sonbahar hüznünü yaşıyorum.

12 Eylül günlerini hatırlıyorum. Demirel ile gizlice mektuplaşmamızı Orhan Keçeli sağlıyordu. Ben de Demirel’in görüşlerini isim vermeden makalelerimde kullanıyordum. 3 aylık bir mahkûmiyet aldığımda Demirel, eşim Kemal Ilıcak’a “Köye jandarma baskın düzenlediğinde kadınları öne çıkarırlar. Bizimki de o hesap oldu” demişti.

28 Şubat günleri de zihnimde canlanıyor. Tayyip Erdoğan, TCK 312’den mahkûm oldu. Siyaset yapamayacak. Pınarhisar Cezaevi’ne girecek. Eyvah!!! “Başörtülü milletvekili olamaz” diye TBMM’de Merve’yi protesto ettiler. Eyvah!!! Başörtülü kızlar üniversiteye alınmıyor. Eyvah ki ne eyvah!!!

Sonunda Fazilet Partisi kapatılınca, sadece Bekir Sobacı, Merve Kavakçı ve ben “laiklik karşıtı odak” olduğumuz gerekçesiyle siyaset yasağına uğradık. Bekir Sobacı 28 Şubatçılar için “sütü bozuk” demişti. Merve… Zaten kıyamet onun yüzünden kopmuştu. Ben de Merve’nin yanında durmuştum. Milli Görüş geleneğinden gelen onlarca insan arasından, ben, “laiklik karşıtı odak” ilan edilmiştim. AYM’nin oybirliği ile verdiği bu karardan sonra, Kemal Ilıcak’ın sözlerini hatırlamıştım. Benim her haksızlığa karşı öne atılmamı eleştirirken, “İlk düşen sen olmayacaksın” derdi. “Yani hislerinle değil, aklınla hareket edeceksin; susmayı, yutkunmayı bileceksin.”

15 Temmuz’da da ilk düşenlerden oldum. Cezaevindeki odamın duvarları pembe. Pembe acaba umudu mu temsil ediyor? Oysa bu renk benim sinirlerimi bozuyor. İlk başlarda, duvara yazı yazıyordum; kurşun kalemle umut veren satırlar...

Bizim müşahede üç odalı; bir de ortak alanımız ve avlumuz var. Kapılar kapanana kadar istediğimiz zaman avluya çıkabiliyoruz. Yanımızdaki müşahedeler, tek oda; yani hücre. Onları gardiyan bir sabah, bir de öğleden sonra kendi saatlerinde avluya çıkarıyor. Hal böyle olunca, bize göre on misli sıkıntı çekiyorlar. Zaman zaman kapıyı yumrukluyorlar; bazen buton sesine gelmeyince, gardiyanlara “Nöbetçi bayan” diye feryat ediyorlar. Kimi zaman çocukları çığlık atıyor; ağlıyor. Sessiz ve huzurlu bir ortamdan söz etmek mümkün değil ama, odada tek başıma yatabilmek, gecenin bir yarısında, ışığı açıp yatağımda kitap okuyabilmek önemli bir ayrıcalık.

Silivri’de gazetecilerin kaldığı üç kişilik koğuşu da biliyorum. Çünkü ben de kaldım. 26. Ağır Ceza Mahkemesi, karar duruşmasını Silivri Mahkemesi’nde yaptı. Dolayısıyla beni tek başıma o koğuşlardan birine koydular. Siyah bir çöp torbasına çarşaf ve battaniyemi tıkıp, bir geceliğine Bakırköy’den Silivri’ye taşındım. Tek başıma, korkunç bir gece geçirdim orada. Zaten ertesi günü 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nden müebbet hapis cezası alıp döndüm elleri kelepçeli jandarma refakatinde. Cezaevi dışına çıkınca kelepçesiz olmuyor. Bu yüzden hastaneye gitmiyorum. İlk aylarda, boş bulundum gittim. Hastanede, meraklı bakışlarla beni süzenleri, birbirini dürterek işaret edenleri görünce, artık gitmemeye karar verdim..

Bu ben miyim? Ben kimim ve neredeyim?” diye soruyorum kendi kendime. Duvara astığım Türk bayrağı posterine bakıyorum. Atatürk resminin hemen yanı başındaki ay yıldızı görüyorum. Burası Türkiye, benim vatanım. Öyleyse neden içerdeyim? Niçin öz vatanımda bu kadar garibim? İnsanlar öz vatanlarında kendileri garip hissetmesinler diye ne çok emek sarf ettiğimi hatırlıyorum. Vefasızlığa ağlıyorum. Uyumak en güzeli! Ah bir uyuyabilsem; deliksiz uyuyabilsem… Uykularım delik deşik. Kâbus dolu. Bazen güzel rüyalar da görüyorum. Beni alıp eski günlere götürüyor. Anneli, babalı günlere. Beni sarıp sarmalayan, üzerime titreyen, beni koruyup kollamaya, ayağıma taş değmesin diye uğraşan anne ve babamı görüyorum. Onlarla beraberim, güvendeyim. Gözlerimi açınca, o koyu pembe renkli duvarlarla karşılaşıyorum. Bu renkten nefret ediyorum. Onlar bana esareti hatırlatıyor. Ak güvercin olup uçmak istiyorum buradan. Ak güvercinler değil ama, kumrular var avluda. Çift olarak, penceremin demir parmaklıklarına tünüyorlar. Sonra bir hasbihâldir başlıyor. Çenesi ne kadar düşük bu kumruların, uykumu kaçırıyorlar.

Bir tanesi, pencere kenarına yuva yaptı. Sonra yumurtladı. İki küçük beyaz yumurta. Dişisi yumurtaların üzerine oturdu. Yerinden kımıldamıyor. Erkek onu besliyor. Sonra yumurta kırıldı, içinden mini mini kuşlar çıktı. Anne, o kuşların da üzerine oturuyor, korumak için. Altında nefessiz kalıp ölecekler diye endişe ediyorum. Ama anne, konuya hâkim; nefes alabilecekleri kadar bir boşluk bırakmış. Her geçen gün biraz daha geliştiler. Artık anneleri onları yalnız bırakıyor. Keşke bırakmasaydı; zira biri avluya düştü ve öldü. Burada onu gömecek toprak yok ki! Her yer taş. Hemen gardiyana verdik. Diğeri yavaş yavaş önce kısa mesafede, sonra daha uzun mesafede uçmayı öğrendi. Ve gitti! O, cezaevinden tahliye oldu. Darısı başımıza... Ah! Dönebilsem eski günlere… Annem bana “Mini mini kızım” dese. Ben ona “Mini mini annem”

Onun bağrına yaslanıp kendimi güvende hissetsem. Önümde keşfedilecek koca bir dünya olsa. Öyle bir dünya ki, adil olsa… Öyle bir dünya ki, çocuklar, analar ağlamasa… Öyle bir dünya ki, insanlar kardeş olsa… Ve hayat bayram olsa!!!

*Bu yazı, Nazlı Ilıcak tarafından T24'te yayımlanmak üzere Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi'nde kaleme alınmıştır.