Isa Seyran
May 26 2018

Nuri Bilge Ceylan ve oyuncu yönetimi

Modern Türk Sineması’nın en önemli birkaç yönetmeninden biri desek, sanırım kimsenin pek itiraz etmeyeceği bir isim olan Nuri Bilge Ceylan (NBC), son filmi Ahlat Ağacı ile bu seneki Cannes Film Festivali’nde ödül alamadı.

Ne gam, ne keder. NBC yaptığı hemen her filmi ile katıldığı Cannes’dan alınabilecek bütün ödülleri çoktan aldı. Özü, Tarkovsky, Bergman ve Kiarostami gibi büyük ustalarla aynı cümle içinde anılıyor, yaptıkları onlarınkiler ile kıyaslanıyor. Değil başı, sonu, senaryosu, müziği, bir hikayesi ve karakterleri olan film yapmak, cep telefonu ile ailesinin pikniğini çekse, Manohla Dargis, Antony Lane ve de Bilge Ebiri abimiz gibi ciddi eleştirmenler, NBC’nin kamerayı koyduğu açı ve o sırada karşıdan gelen işinin anlamı üzerine bin beşyüz kelimelik bir makale döşeneceklerdir.

Döşenilmeli de.

Önce bir tespit: İlk filmlerinde neredeyse hiç diyalog kullanmayan “suskun” NBC, artık çok “geveze” filmler yapıyor. 

Birtakım karakterler boylu boylu oturup kutsal metinlerin, ciddi edebiyat yapıtlarının tam ortasından yaptıkları alıntılarla hayat üzre, sanat üzre çok ağır laflar ediyorlar. Sinema hayatına Kubrick gibi fotoğrafla başlayan NBC’nin görüntüden kelimeye olan bu evrimi, genel eğilimin tam tersi. 

Anlatılmak istenen duygu ve düşünceleri, kişilerle ve olaylarla dramatize etmek yerine uzun uzun konuşmalarla anlatmayı tercih eden yeni yetme yönetmenlerin ilk filmleri genelde bol diyaloglu olur. Olgunlaşıldıkça, tecrübe arttıkça kelimeler azalır, suskunluk artar. Konuşmalar, bağrışıp çağrışmalar, kakafoni yerini bir dinginliğe bırakır.

Yazmaktan hiç hazzetmediğini, çok zorlanarak yazdığını, senaryo aşamasını bir an önce bitirip çekime geçmek için can attığını bir söyleşisinde ifade eden NBC’nin o tuğla kalınlığında senaryoları yazarken çok zorlandığını tahmin etmek güç değil. 

Titiz bir duvarcı ustası gibi doğru kelimeyi bulup cümle içindeki yerine büyük bir dikkat ve özenle yerleştiren NBC, yazdıklarını çok önemsediği ve ciddiye aldığından olsa gerek, “Bir Zamanlar Anadolu” filminin kamera arkası görüntülerinde açıkça görüleceği üzere Savcı karakterini oynayan Taner Birsel’i, “öldürebilir mi” yerine “canına kıyabilir mi”, “olabilir” yerine “ olur” dediği için hırpalıdığını görüyoruz.. Aradaki farkı biz faniler göremiyor olabiliriz, Taner Birsel’in de o farkı göremediği aşikar ama o dünyanın yaratıcısı için affedilmez bir hata bu.   

Ses, ışık, görüntü, müzik, kelimeler... bunlar hayatı ve kendini anlamlandırma uğraşında olan bir sanatçının aleti, edevatıdır. 

Anlattığı hikayeler ile kendini arayan bir “bilgenin”, Nuri Bilge’nin, insanoğlunun yer yüzündeki tecrübesini anlamdırma çabalarının sonucu olarak, “ Başlangıçta söz vardı” gerçeğinden yola çıkarak kutsal kitaplara, Shakespeare, Çehov ve Dante gibi büyük yazarlara, kısacası kelimeye eğilmesinden daha doğal ne olabilir? 

Senaryolarının kitabileşmesiyle eş zamanlı olarak, biraz da zaruretten, NBC’nin profesyonel oyuncularla çalışmaya başladığını gözlemliyoruz. Özellikle Bir Zamanlar Anadolu ve Kış Uykusu filmlerinde, Devlet tiyatrolarında her akşam sahneye çıkıp büyük dramatistlerinin en kısası yüz sayfa olan uzun metinlerini kelimesi kelimesine ezberlemiş, ağdalı sözleri, hayat üzere manifestoları kahvede bir çay ısmarlama kolaylığında söyleyebilen, her akşam kralları, kraliçeleri oynayan sahne tozu yutmuş oyunculara rol verdi.

Verdi de ne oldu? 

NBC’nin filmlerinin hemen hepsinde öyle kalbur üstü bir oyunculuğun olmadığını rahatlıkla iddia edebiliriz. Hele Kış Uykusu’ndaki performanslar, o muhteşem oyuncu kadrosu göz önüne alındığında büyük bir hayal kırıklığı. Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Nadir Sarıbacak, Nejat İşler’in deli enerjilerinden, azgın hayal güçlerinden, kuvvetli içgüdülerinden arındırılmış, ehlileştirilmiş bir vahşilik hakim bütün filmin performansına. 

kış uykusu

Müzikalden tiyatroya komediden dramaya, diziden sinemaya, doğusundan batısına performans sanatları adine yapılabilecek hemen herşeyi yapmış olan Haluk Bilginer’in, sesini burnuna bırakarak mıy, miy miy diye hep aynı tonda, aynı vurgu ile konuşmasının nedenin NBC olduğunu, kendisinin resmi youtube kanalına koyduğu kamera arkası görüntülerinden öğreniyoruz. NBC, karşındaki oyuncuların eğitimlerine, yetenek, bilgi, tecrübe ve tutkularına aldırmadan onlara kendi yazdığı satırları nasıl duymak ve görmek istediğini tonuna, vurgusuna, duraksamalarına varana dek tarif ediyor.

NBC, Haneke gibi Paul Thomas Anderson gibi Wes Anderson gibi ve elbette Kubrick gibi “auteur” bir yönetmen. 

Kubrick

Auteur’ler, filmlerinin her saniyelerini oya örer gibi büyük bir titizlikle ve takıntıyla ince ince kurduklarından en sonunda ortaya çıkan ürünün de kafalarındaki o dünyayla birebir örtüşmesi gerekir. 

Bu yönetmenler, sorduğunuz kişiye göre dahidir, kabadır, acımasızdır, tutkuludur, takıntılı, aşırı detaycı ve etrafındakileri çıldırtacasına titizdirler. 

Fincher’le çalışan bir oyuncu, onun gerekirse seksen kere aynı şeyi tekrar ettireceğini, istediğini almadan bırakmayacağını bilir. “Napiyorsun hoca ya, neyin peşindesin sen” diye isyan etse de içinden, vardır bir bildiği diye ses çıkarmaz. 

Nicole Kidman ve Tom Cruise gibi büyük yıldız da olsalar, kariyelerinin zirvesinde ömürlerinin en değerli iki yıllarını kendi elleriyle Kubrick’e teslim ederler. O da onları Eyes Wide Shut ile insan ruhunun karanlık dehlizlerinde baş döndürücü bir yolculuğa çıkartır, aile, sadakat, şehvet, bastırılmış içgüdüler üzerine düşündürür.

NBC, oyuncularıyla bu tür zahmetli, mesakkatli yolculuklara çıkmakla ilgilenmiyor. Çünkü o yazarken o yolculuklara zaten çıktı, yazdığı her satır dialoğu hangi karakterin neden söylediği üzerine kafa patlattı. Onun oyuncusundan istediği doğrudan sonuç. Lazım olan ekşi bir suurat ise tek yapması gereken ekşi diye bağırması. 

Nitekim NBC de öyle yapıyor. Bir Zamanlar Anadolu’da filminin doktor Cemal’i Muhammet Uzuner’e, hastane çıkışını çekerken sahnenin tam ortasında “ekşi” diye bağırıyor, Uzuner de bu komut üzerine ağzına limon değdirmiş küçük bir bebek gibi yüzünü ekşitiyor. 
                        
Bir Zamanlar Anadolu’da kesinlikle bir başyapıt. Doğduğum, büyüdüğüm, dağlarında, ovalarında mal ve davar güttüğüm coğrafyadan içiçe geçmiş hikayeler anlatan en azından benim için çok güzel ve benim icin çok özel bir film. Böyle muhteşem yaratan zihin ve yüreklere saygısızlık etmeden, özellikle Amerika’da yönetmen-oyuncu ilişkisinin çok daha değişik olduğu, değiştiğini hatırlatmalı. 

Oyuncular, artık yaratıcı sürecin, hem de ta en başından hem de çok önemli birer parçasılar. 

İşini gerçekten ciddiye alan bir oyuncu konuşması, yürümesi, kilosu, saçı, başı, hangi satırı nerede nasıl söylemesi gibi karakterinin detaylarına zaten kendisi karar verecek ve buna yönetmenini karıştırmayacaktır. Benim anlatmaya çalıştığım daha büyük, daha önemli bir ortaklık. 

Amerika’da oyuncular artık yer aldıkları projelerin yaratım sürecinin “ortakları”, yazım sürecine de dahil olan, montaj odasına da girebilen yapımcı’ları. Hollywood prodüksiyonlarından mahalle arasında çekilen sıfır bütçeli filmlere kadar, ünlüsü, ünsüzü, kendisine az biraz saygısı olan her oyuncu, büyük bir iştahla karakterin nasıl sigara içtiğini gösteren yönetmenine, " sen bana neden sigara içtiğimi şöyle, gerisini bana bırak" diyebilecektir.

Çok sevdiği ülkesini ve kültürünü, yaptığı her filmi ile katıldığı Cannes Film Festivali gibi küresel bir platformda temsil etmesinin dışında Nuri Bilge Ceylan, aynı zamanda Türk oyunculuğunu dünyaya tanıtan birkaç yönetmenden birisidir. Uzun, sağlıklı ve ailesiyle ömür boyu mutlu bir hayatı olmasını, yaşadığı sürece babaannemden ve dedemden yaylada yemek sonrası sönmek üzere olan ateşin başında dinlediklerime benzer hikayeler anlatmasını dilediğim Nuri Bilge Ceylan’ın, oyuncularına güvenip onlara daha geniş bir özgürlük vermesi durumunda çok daha deli performanslar alacağı kanaatimdeyim.