Ruhun direnişini edebiyatla yaşatan Han Kang ve Yüzleşme

Hayatın içinde sürüklenirken, algılarımızın, düşüncelerimizin, bilincimizin  ve eylemlerimizin gelecekte ne zaman ve nasıl şekilleneceğini bilemeyiz. İz bırakan olayların hafızanın küçük bölmelerine sokulup vakti geldiğinde “sonsuzluğa” karışacaklarını bilmek ruhu özgürleştirebilir oysa.

“Ben zamandan yapılmışım, zaman beni sürükleyen bir nehir ama nehir benim” deyişini, “Bizler baştan aşağı zamanın yaratıklarıyız. Fakat içinde ya da kıyısında yaşadığımız zaman Borges’in nehri gibi kesintisiz midir? Yoksa daha çok bir ipe dizilmiş boncuklar gibi ayrı anların birbirini izlemesine mi benzer?” diye yorumlar sinir bilimci Oliver Sacks. 

Sürekli hareket halinde farklı algılardan oluşan karmaşık zihnin, bilinç akışının yazı sanatındaki tezahürünü gösterebilen yazarları seviyorum. ‘Vejeteryan’ adlı romanıyla Man Booker ödülünü alan Güney Koreli Han Kang onlardan birisi. Onun hayatı yeniden inşa etme biçimi, düşündüren sorularıyla, vahşeti en çıplak haliyle gösterebilen cesur anlatımıyla “huzursuz edebiyatını” parlatıyor. 

2017’de dünyada pek çok “En iyi roman” listesine giren ‘Çocuk Geliyor’ okuyanların kolay unutamayacağı sarsıcı bir metin. Tarihsel bir anlatıyı edebiyatın diline tercüme etme yaklaşımı farkını bu kitapta da göstermiş. İnsanın en korkunç yanlarıyla tarihin gölgede kalmış yüzünü, zamanın katmanları arasında dolaşan şiir sesiyle buluşturabilmesi onun efsunlu yanı. 

Bazı hikayeleri okurken tanık olduğunuz ayrıntılarda, geçmişte bir şimşek çakımı gibi parlayıp sönen anların zihninizde tekrar canlandığını hissedersiniz. Bir kokunun, bir sesin ya da imgenin davet ettiği tuhaf bir yolculuktur bu. Bir daha göremeyeceğinizi sandığınız ruhlar, ölü ya da yaşayan bedenlerinden kurtulup sorularınıza, kaygılarınıza, meraklarınıza eşlik etmeye başlar. ‘Çocuk Geliyor’ ölen ve yaşayan ruhların sürekli yer değiştirerek adaleti, demokrasiyi, faşizmi, insan olmanın türlü veçhelerini, kaotik duyguları sorgulayan bir roman. 

Yer: Gwangju, Kore. Tarih: 18 Mayıs !980. Bak Coınğ Hi’ye 1979’da gerçekleştirilen suikastın ardından yeni iktidar yönetime geçmek üzere harekete geçiyor. Ve ülkenin her tarafında gençlerin öncülük ettiği protestolar başlıyor. Ordu iktidara al koyuyor. Gwangju ayaklanmasıyla anılan korkunç katliam hakkında bilgiler hala eksik. Askeri kuvvetlerin aşırı şiddet uygulamsı sonucunda, resmi rakamlara göre iki yüzden fazla (çok daha fazla olduğu söyleniyor) insan ölmüş, binlerce insan tutuklanmış. Tutuklananların ağır işkencelere maruz kaldığı da kayıtlara geçmiş. Devletin yargılamaya gerek görmeden gençleri döverek, kurşunlayarak, yakarak, cesetleri yerlerde sürükleyip yok ederek gerçekleştirdiği katliam, bugün demokrasi tarihinin utanç veren olaylarından biri olarak anılıyor. 

Olayların olduğu Gwangju’da doğan ve 9 yaşında ailesiyle birlikte Seul’a taşınan Han Kang, kitabın “Son Söz”ündeki otobiyografik anlatımıyla bu olayları neden bir romana dönüştürmek istediğini söylemiş; “Guanğcu olayının hikayesini okuduğumda dokuz yaşındaydım” diyen bir sesle açılıyor bu bölüm. Hafıza mekanlarının öneminin, tarihte yaşanan acı bir olayı yazmak için belge okumanın yetersiz olduğunun, tereddüt içemeyen şiddetin de vurgulandığı bu bölümde bir kırılma anını anlatıyordu. Bu anlardan sızan duygu parçacıklarıyla bir anlatı düşüncesi oluşturmak, Kang’in lirik edebiyat anlayışını gösteriyor. 

“Büyüklerin her zamanki gibi mutfakta toplanarak saat dokuz haberlerini izledikleri gece gizlice o kitaplığı açtım. Son sayfasına kadar tüm resimlere baktım ve bir kız çocuğunun süngüyle derince yarılarak ezilmiş olan suratıyla karşılaştığım o anı unutamıyorum. Orada olduğundan bile habersiz olduğum yüreğimdeki hassa nokta ses çıkarmadan paramparça olmuştu”. 

Kang bölümlere ayırdığı bu romanda, anlatıcının sesinin yanı sıra birinci ve ikinci tekil şahısların konuştuğu özneleri kullanmış. Bir tragedya korosunu andıran bu çok sesli anlatımda, hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını da göstermek istiyor. Acı, öfke, korku, suçluluk, intikam gibi olguların gerisindeki temel dürtülerin köküne inerek her durumda o en basit ama hayati sorularla yüzleştiriyor; Hayatın amacı ne? Bizi insan kılan şey ne? Bizi insan olmaktan alıkoyan şey ne? Kendimizden, ötekinden ne zaman ve nasıl vazgeçeriz. İnsanın hayatı her şeye rağmen sevmesini sağlayan o gizem nerde saklıdır? ‘Çocuk Geliyor’ bu anlamda modern tragedyanın bütün asli unsurlarını yansıtıyor. 

Yazarın “Beden ölünce ruh nereye gider ki? Ruh kendi bedenin yanında ne kadar kalır acaba” merakının gerisinde sadece kişisel hesaplaşmaların, eksik kalan yaşamların yansımaları yok. Parçalanmış bir adalet bilincinin uyandırdığı bütün sorular gün ışığına çıkıyor.  

Askerlerin güpegündüz insanların üzerine ateş açtığı katliamda, ölüleri özelliklerine göre numaralandırıp dizen on beş yaşındaki bir gencin yaşadıklarının anlatıldığı ilk bölümde yazar “Devlet denen şeyi” sorguluyordu; “Askerlerin öldürdüğü insanlar için neden milli marş okunur ki? Neden tabutları Kore bayrağına sarılır ki? Sanki bu insanları öldüren devletin kendisi değilmiş gibi”. 

Kang zamanın dünyaya aldırış etmeyen ruhuna inanan bir yazar. Ne anlatırsa anlatsın anları o ruhun içinde olabildiğince esnetiyor. İkinci bölüm bir ölünün sesiyle açılıyordu: “Bedenlerimiz çaprazlamasına üst üste yığılmıştı”. O yazarken pansuman yapmıyor, acının üzerini örtmüyor, teselli etmiyor, okur nezdinde itici olmaktan çekinmiyor. Sadece o hikayeye dair hissettiklerini doğal özellikleriyle resmediyor; “Askerler en üstteki adamın cesedini çuvalla örttüğünde, bedenlerde olan kule onlarca bacağı olan devasa bir hayvan leşi gibi oldu”. 

Ona göre suçluluk duygusu hissetmeden yaşamına devan eden zalimler “yaşayan ölüler”. Onların gözlerinin içine bakarak, öldürülenlerin dikenli ruhuyla ağıt yakar gibi soruyor. Trajik hikayelerini anlattığı insanlar aracılığıyla tarihi başka türlü  yazmanın da mümkün olduğunu ve direniş ruhunun ölümsüz olabileceğini de göstermek istiyor sanki. 

İnsanı anlamak, hakikate yaklaşmak için sormaktan sonuna kadar vazgeçmiyor. İşkence gören tutuklulardan bir sayıklar gibi konuşuyordu: 

“Neden o öldü ve neden ben hala yaşıyorum…Düşündüm, tekrar düşündüm… Çünkü başıma gelenleri anlamak zorundaydım…Askerlerin öldürdükleri insanların cesetlerini el arabalarına koyup bunları en önde taşıyarak yüz binlerce kişiyle silahların karşısında durduğumuz o gün, beklenmedik bir şekilde farkına vardığım içimdeki temiz bir duygu beni şaşırtmıştı. Artık daha fazla korkmadığımı fark etme hissi, şimdi ölsem de olur hissi, yüz binlerce insanın kanının birarada kocaman bir damar oluşturduğu bir canlı hissi”. 

Anlatıcı, ölümü her şeyi tek bir seferde her şeyi silen fırça darbesi olarak tasavvur eden tutuklunun hikayesiyle, insan ruhunun onulmaz kırılganlığını, acının ölümden sonra bile yok olmadığını, bazı anıların açtığı yaraların asla kapanmadığını, zamanla bulanıklaştığını ve geriye o unutulmaz, çürütücü olanın kaldığını hatırlatıyor. Ve yine müphem okura soruyor: 

“İnsanoğlu özünde acımasız bir varlık mıdır? Bizler sadece evrensel tecrübeleri mi yaşıyoruz? Sadece yüce bir varlık olduğumuz yanılgısıyla yaşıyoruz hepsi bu; her an bir hiç olan böcek, hayvan, irin, iltihap kümesine dönüşebilir miyiz acaba? Hakarete uğrayıp, mahvedilip öldürülmek, tarihte defalarca kez tekrarlanan bütün bunlar insanın kaçınılmaz kaderi mi acaba?”. 

Han Kang meselesini okurun karnında bıçak çevirerek yazmaktan hoşlanan bir yazar. Bu edebiyatta pek kolay kabul gören bir tavır değil ancak içselleştirebilen için bir kez kana karıştı mı çekiciliğinden kolay kurtulunamayacak bir isyanın sesi. 

Kendilerini zamanın çamurlu su gibi akıp götürmesini bekleyen acılı ruhların yaşıyor olma utancını başka türlü anlatmak da mümkün değil sanırım. Kang’ın edebiyatı gerçekliği yeniden üretmiyor. Olup biteni “felaketi” yaşayanlar açısından incelikleriyle sezmeye çalışıyor. Tarifi mümkün olmayan acılarla yüzleşmenin sanıldığı kadar kolay olmadığını, katliamlar gibi büyük trajedilerin öncesine dönmenin imkansızlığını, şiddetin etkisinin Çernobil felaketi gibi kuşaklar boyu devam edeceğini bu hikayeye tanıklık etmeye çağırdıklarına açıkça söylüyor. 

Keskin üslubuna rağmen iyimser bir yazar Kang. Bir varlık olarak insanın zalim yanına rağmen en zor koşullarda bile iyiliğin, adaletin, vicdanın gücüne tutunacağına da inanıyor çünkü. O katliamın mağdurlarından birine sesleniyordu anlatıcı: 

“O ilkbaharda yaşananlar tekrar başına gelse belki de yine aynı seçimi yapacaksın. İlkokulda yakar top oyunda hızla kaçarken en son yalnız kalınca topu yakalaman gereken o anın gelmesi gibi”. 

Ölülerini, kayıp evlatlarını arayan annelerin protesto sırasında darp edilerek gözaltına alındıktan sonra “Biz ne suç işledik” diye soruyorlar. İnsanın özündeki tohumun aynılığını, duygu parçalanmalarını ve politik mücadelenin evrenselliğini sert anlatımına rağmen kendine has inececik bir şiir sesiyle hissettirmesi onu çekici kılıyor.

Faşizmin göstergelerinden biri olan devlet şiddetinin, tarihsel akışta kendisinden önceki benzeri olaylardan güç aldığını ve toplumun bu tür acılara bile isteye kayıtsız kaldığını da ima ediyor Kang. Son bölümde o günlerde olanları araştırmak için döndüğü yerde onları da işaret etmiş; 

“Eleştiri yazıları yazan, aynı okuldan mezun olduğumuz bir üstadın neden romanını göndermedin, diye bana çıkıştı. İnanılacak gibi değildi. O kadar insan ölmüşken”. 

O gün olay yerinde askerlere karşı direnlerden bahsederken o sarsıcı itiraf geliyor; 

“Onları kurban olarak düşünmekle hata etmişim. Onlar kurban olmak istemedikleri için orada kalmışlardı. O şehirde yaşanan o on günü düşününce öldüresiye linç edilen adamın var gücüyle gözlerini açmaya çalıştığı an gözümde canlanıyor…Bir yüzünün, bir sesinin, sanki önceki hayatından kalmış gibi bir haysiyetinin olduğunu hatırladığı o an canlanıyor”. 

Han Kang zalimlere ve onların neden olduğu kayıp, onurlu hayat hikayelerine o adam gibi gözlerini iyice, kocaman açarak bakıyor. Yaklaştıkça acının kaybolmadığını görüyor ama ona teslim olmuyor. Edebiyatının sihri tam da o itirazda ve her şeye rağmen umudu yazının gücüyle hissettiren aydınlık bakışında. 

* Han Kang - Çocuk Geliyor, Koreceden çeviren Göksel Türközü / April Yayıncılık 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.