Ergun Babahan
Tem 16 2018

Rum Tohumu ve Nazar Büyüm’e saygı

Adam Ajans Ada’yı kurmuş reklam dünyasında efsane olmuş… Ardından Adam Yayıncılığı başlatmış bine yakın kitap yayınlamış. Kitap dostu olan herkesin evinin kütüphanesini süsler kitapları… 

Yani, ne şöhrete ne reklama ihtiyacı var. Bugüne kadar yaptıklarının şanı, geçmişi yeter ona, artar bile… Doğru bildiği yolda taviz vermeden yaşamış.

Nazar Büyüm’den bahsediyorum. Bizim gazeteciliğe başladığımız yılların en önemli reklamcılarından biriydi. Onun da aralarında olduğu reklamcıların yaratıcı filmleri hala aklımızdadır. 

Reklamcılıkla yetinmemiş kültür-sanat dünyasına da girmiş bir isim Nazar abi… Dediğim gibi, bir başka efsane kurum Adam Yayıncılık’ı kurmuş…

Şimdi bizi kırmıyor, arada sırada kafasına takılan, vicdanını rahatsız eden konularda Ahval’e yazı yazarak bizi mutlu ediyor.

‘‘Rum Tohumu’’ başlıklı yazısı bunun örneğiydi. Türkiye Süper Ligi’ne Lefter adı verilmesinden yola çıkarak Cumhuriyet’in azınlıklara ve Ötekilere karşı ikiyüzlülüğünü anlatan içten bir yazı.

Yazıyı kaleme alırken bir arkadaşından gelen Lefter’e ait bir notla giriş yapmış. Gündoğdu atmış notu… Bunu da belirtmiş. ‘Benim’ demiyor. 

‘‘Gündoğdu’dan gelen bu. Bu öykü.’’ diyor ve aşağıdaki kendi yazısını kaleme alıyor:

‘‘Aklıma Aram geldi, Aram Balıkçıoğlu. Goya’nın kurucusu, sahibi.

Goya, ‘60’lardan başlayarak uzun yıllar özellikle kadın ayakkabılarının gözde markasıydı; giyside Vakko ne ise ayakkabıda Goya o. Zaten mağazası da Beyoğlu’da, Vakko’nun hemen yanındaydı.

Aram Balıkçı Gedikpaşa’da ayakkabıcılıktan İstiklal Caddesi’ne sıçramış, çok yetenekli bir ayakkabı sanatçısıydı. Yeteneği ayakkabı tasarlamaktan ibaret değildi, Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde meşk etmiş bir alaturka şarkı ustasıydı.

Çokça gittiğim evinde karısı Bercuhi bize mezeler, yemekler hazırlarken bariton sesiyle abartmadan, sesini yükseltmeden şarkılar söyler, ağzı bir kenara hafifçe eğik, gözleri biz acaba keyif alıyor muyuz merakıyla oynaşık, işte bir eski Akdeniz, İstanbul kalıntısı…

Aram aynı zamanda Jermen’le benim sağdıcımız, kızlarımın vaftiz babasıydı.

İşte bu adam, tıknaz, orta boylu, benden herhalde 20-25 yaş büyük Aram, bir gün beni yemeğe çağırdı, Kumkapı’ya, Kör Agop’a. Öğle yemeğinde buluştuk.

Öylesine aklıma kazındı ki o öğlen, her şey bugün gibi aklımda.

Kör Agop’a gittiğimde Aram meyhanenin dışındaki kaldırıma kurulmuş bir masada Agop’la sohbet ediyordu. Salça renkli bisiklet yakalı bir kazak, üstünde kahverengi sade bir deri mont. Ben gidince Agop, hep olduğu gibi, “Oluum, nerdesin? Geç kaldın. Eyi misin? Gel otur. Aram’la seni konuşuyorduk,” sıcaklığında karşıladı. Sonra az biraz oturup yanımızda, başka masaya gitti.

Rakımız, mezemiz, beyaz peynirimiz, kavunumuz, Ermeni usulü pilakimizle keyifle başladık. Önce taze tutulmuş tekir tava, arkadan ızgara lüfer. Ama bu sonra.

Aram niçin beni çağırmıştı yemeğe, bu ilk oluyordu. Yemek yer, meyhaneye giderdik ama, bu hep Bebo’yla, Jermen’in babası, benim arkadaşım ve kayınpederimle birlikte olurdu. Bu soru galiba başta aklıma gelmedi, sonra anladım.

Bir-iki kadehten sonra Aram, “Başıma bir iş geldi,” dedi. Anlattı.

Emniyet müdürlüğünden çağırmışlar, Sansaryan Han’a. Gitmiş. Müdür, her kimse artık, masada oturuyor. Aram’ın oturmasına izin vermemiş, masanın karşısında ayakta bekletmiş. Sonra kalkıp bağırmaya, hakarete başlamış. “Sen kimsin ulan, gavur oğlu gavur! Beyoğlu’nda mağazan var diye kendini bi bok mu sanıyorsun? Biz adamın ağzına sıçmayı biliriz!” gibi sözler. Aram afallamış, “Ne oldu? Ne var Müdür Bey?” diyecek olmuş. “Sus!” Aram’ın yüzüne iki tokat!

Masada Aram bunu utanarak, sıkılarak, hiçbir şey yapmamış, yapamamış olmanın ezikliğiyle anlattı, şarkı söylerken olduğu gibi dudakları bir yana hafif eğik, bir gözünden yaş süzülerek…

O anda aklıma Develi’de kunduracı Agop Ağa’ya pazaryerinde bir zibidinin iki tokatı geldi. O gece 84 Ermeni hanesinde sessizlik. Babamın, sedirde otururken, durduk yerde, “Oğlum, biz gölgemizden korkarız,” demesi...

Diyarbakır hapisanesi. Bok yedirilen, yüzünü yıkamasına izin verilmeyen, çıkınca dişlerini söktüren insanlar. Madımak. Soma. Uludere. Sur. Cizre. Nusaybin. Maraş. Çorum. Say, kalbin dayanırsa, say sayabildiğin kadar! Bunun gavurlukla, Kürtlükle, Alevilikle ilgisi yok! Kuyucu Muratlara, Hızır Paşalara, Yavuz Selimlere, Muğlalı Mustafalara gitmeye lüzum yok. Kime gerekiyorsa, kimin kime gücü yeterse, burası böyle; bu toplum, bu anlayış, henüz insan nedir, ne demektir, bunu düşünmeye, anlamaya, bilmeye zaman ayırmadı. Güç karşısında susan, ezik, mağdur insanlar, güç eline geçince zalim, canavar. Doğu köylerinde bir jandarma çavuşu, askerde astsubay, karakolda müdür, amir, mahkemede hakim, savcı! Ve havada hak arayamamanın, hesap soramamanın kahredici suskusu!

Ve ne yazık ki devası, çaresi, bizim ömrümüz içinde görünmüyor, yok!

Sonra da Lefter Küçükandonyadis sezonu. Hayrını görün!’’

Genç bir adam tutturuyor, bu benim yazım diye… Nazar Büyüm’ü tarihini bilmeden. Bu güzel insanı kırıyor, üzüyor. Oysa onun yazdığını iddia ettiği yazı, Nazar abinin Türkiye gerçeğini anlatmak için alt motif yaptığı bir giriş. Benim yazım demeden, bir arkadaşından gelen not olarak ilettiği…

Diyeceğim şu: Nazar Büyüm bu ülkenin önemli değerlerinden. Onun gibi insanların sayısı hızla azalıyor günümüz dünyasında. Onlara gözümüz gibi bakalım, saygı gösterelim, örnek alalım.. Üzmeyelim, üzülmelerine izin vermeyelim. Zaten üzülecekleri kadar konu var memlekette….