Yavuz Baydar
Ağu 09 2019

Sistem tıkanırken, tek çaresi sertleşmek

En güzel John Ford filmlerinden hatırlarsınız. Yerliler, mavi üniformalı askerlerin eşliğinde Batı'ya giden zengin - orta halli sivillerin konvoyunu aniden kıstırır. Çaresiz, konvoy dip dibe kümelenir ve atlı yerliler çevresinde savaş çığlıkları ata ata dönmeye başlar. 

Ta ki, konvoy ağır zayiatla öyle bırakılıncaya veya tamamen imha edilinceye kadar.

Ekonomik krizin iyice köpürmeye başladığı bu dönemde, bayram arifesinde Türkiye'yi yönetenlerin manzarası da aynen bunu hatırlatıyor. Çözmemekte direnilmiş, inkâr edilmiş, ertelenmiş, önemli bir kısmı da son altı-yedi yıldır en ağır polisiye tedbirlerle inatla ve hınçla bastırılmaya çalışılmış sorunlar Ankara'ya sıkışmış yönetici kadro ile sadık erkân ve dış yardakçılarının, kör ve sağır bir köleye çevrilmiş medyanın etrafında topaç gibi dönüp duruyor. 

Ahval'de her bir yönüyle, farklı bakış açılarıyla yazıp anlatıp duruyoruz. ''Kurşun gibi ağır'' günlerin, ayların mecburi vakanüvisi olduk desek yeridir. Neresinden bakarsak bakalım, köhne ve polisiye yönetim zihniyetinin ülkeyi bu hale getireceği de belli idi ve ortaya çıkan enkaz manzarası kaçınılmaz bir çöküşü de ifade ediyor.

Türkiye, tarihinin en derin, en katmanlı sistem krizini yaşıyor.

Tekçi zihniyet, geçmişle hesaplaşmaya dair derin korkular ve adı var kendisi yok olan uzlaşma kültürü. 

İktidarı yaymak yerine tek bir elde toplama hırsı, 'ilerleme' ve 'kalkınma'yı doğal dokuyu yok etmek olarak; 'huzur bulmayı' farklı düşünen herkesi hapse atmak ve mahkemelerde süründürmek olarak; kaliteli iş yapmak adına muktedire sadakati reddeden insan gücünü sınırdışına bir daha dönmemek üzere kovalamak olarak anlayan ve kendi kimliği dışındakileri düşman olarak görüp zulmü meşrulaştıran bir ilkellik hali.

Vasatlığın ve çözüm yerine sorun üretmenin ülkeyi gelip getireceği nokta budur.

Yaşanan bir sistem krizidir. Bir şahsın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, baştan aşağı tümüyle tekil sorumlusu olduğu bir kriz değildir. 

Evet, 2011'den başlayarak gelişen reform karşıtlığı, anti-çoğulcu otoriterleşme, toplumsal diyalog aleyhtarlığı; bürokrasi, yargı ve medya başta olmak üzere her türlü kurumsallığın tersyüz edilerek tek karar merkezine bağlanması ve Saray'da ve oradaki ritüellerde simgesini bulan a la Turka faşizm deneyinin merkez noktasında Erdoğan var, esas itici gücü, esas mimarı odur. 

Ancak onu bugün Türkiye'de ve dünyada pek çok eleştirel çevrenin gözünde hata üstüne hata yaparak ülke çıkarları aleyhine çalışan bir 'siyasi safra' algısına sürükleyen ağır çekim, kademeli ve sürekli 'sivil darbe' sürecinin AKP içinde olduğu kadar anamuhalefette, toplumun her kimlik kesiminde de derin sorumluları var. Başka bir deyişle, bu derin krizde kimse, hiçbir kesim sütten çıkmış ak kaşık değil.

Gerçekçi olmak şart. Yakıcı gerçekleri görmek umut kırıcılıkla eşdeğer değildir, tam tersine topaç gibi dönerken üreyip çoğalan sorunların daha berrak görülmesini ve ayağı yere basan çözümleri ortaya koymasını sağlar. Gerçeklere bakarken acımasız olmalıyız.

Devasa bir ekonomik kriz yolda. Ankara'da başta 43 numaralı kararname olmak üzere alınan bir dizi karar, Merkez Bankası'nın dünya ile ilişkili köklü kadrosunun budanması, MASAK'ta yönetim değişimi vs. yaklaşan kasırgaya karşı iyice merkezileşmiş ve otoriterleşmiş bir zihniyetle, milliyetçilik ve kapanmacılık eşliğinde mücadele edileceğini gösteriyor. Daralan para akışı, kaynak sorunu, Anadolu'nun en çok sakınılması gereken eko sistemlerine, doğal dokusuna da kapıların alabildiğine açıldığını, açgözlülüğü dizginleyecek tüm mekanizmaların giderek lağvedildiğini işaret ediyor. Herkesin bildiğini okuduğu, çürümeden beslenen bir 'yönetememe' hali, gerginliği daha da artıracaktır.

Bu bir telaşı da içeriyor mu? Muhtemelen öyle. Uzun yıllardır özlemi çekilen Türk-İslam Sentezi'ni işletim sistemi haline getirme fırsatını bulan, bürokrasiye bir nevi 'kader ittifakı' olarak, kimi daha da sertlik yanlısı ve Batı karşıtı bileşenlerle yerleşen İslamcılar ve Milliyetçiler, krizin kaçınılmazlığını gördükleri kadar, bunun ilerde üreteceği sert muhalefet dalgasına karşı tek tedbirin en sert tutkalla birbirine yapışmak ve mukabele etmek olduğunu da görüyorlar. Son olarak, Ankara adına büyük bir yenilgi sayılan 'güvenli bölge için yerinde sayma' mutabakatının, siyasi ömürlerini uzun vadede tehdit etme olasılığını bilseler de...

Saray çıkışlı bu refleksif, ama şartlar nedeniyle mukadder sertleşmenin başını da, içinde bulunduğu mutlak savunmacı ruh hali ve optik bozukluk nedeniyle, Erdoğan çekiyor. Atmakta olduğu ve atacağı her adımın şahsi bekasını tahkim edeceğini kısmen bilerek, kısmen de umarak. 

İkisi de, çünkü Erdoğan 2014'ten itibaren kurduğu kader ittifakı zemininin çok sağlam olmadığını biliyor, ama aynı zamanda MHP ve liderinin de, bir daha yönetimde at koşturmak için böyle bir altın fırsatı asla yakalayamayacağını bildiğini de biliyor. Bazı tahminlerin aksine, AKP ve MHP liderlerinin 'sonuna kadar' birbirlerine tutunacaklarını varsaymak, bana göre daha sağlıklı bir bakış olacaktır.

Yargıda, en son AYM kararı gibi 'kıpırdanma'ların karşısına Bahçeli ve iktidar medyasının hukuk düşmanlığı ifade eden karşı çıkışları, fiili OHAL'in süreceğinin emareleridir. Toplumun hatırı sayılır bir kesimi, savaştan canını zor kurtarmış masum Suriyeli mültecilerin sınır dışı edilmesi konusunu, hapiste hukuk dışı gerekçelerle yatan binlerce siyasi mahpusa mesela genel af ilan edilmesinden çok daha önemli bulmaktadır. 

Yerel seçimlerden sonra hızlı bir değişim dalgasının geleceğini umanlar büyük ölçüde yanıldıklarını da görüyorlar. İstanbul seçimlerinin ortaya koyduğu büyük başarı, maalesef içerdiği dinamikten hızla kaybetmiş ve kaybetmektedir. Bir bakıma bu, yıllar önce Gezi'de yanan demokratik direniş ateşinin giderek sönmesine benziyor. Orada olduğu gibi burada da başta CHP, muhalefet sonucun getirdiği ivmeyle ilerleyemedi; 'hak hukuk adalet' sloganlarının yankıları zayıfladı. Yeniden bir bekleyişe girildi. Millet İttifakı'nın sesleri çatladı, HDP'den uzaklaşılmasa da, kanallar sustu, sesler 'arka sokaklardan' zor bela duyulur oldu.

Erdoğan'ın beklediği de buydu belki. Dinamik hız kestikçe yeniden toparlandı, durumu saptadı ve muhalefet çekingenliği ile dağınıklığının süreceği tespiti üzerinden, en sağlam tercihin sertlik içinde devam olduğuna karar verdi. Bunun tek istisnası, CHP ve İYİP tabanını da yumuşatacağını bilerek aldığı 'büyük kentlerden Suriyeli mülteci temizliği'dir. Kararının doğruluğunu, bu iki partiden gelen - veya gelmeyen - tepkiler de gösterdi. 

Bundan sonra ne olacak? Nasıl bir sonbahar beklemeli? CHP, öyle anlaşılıyor ki, geleneksel 'dur bakalım' zihniyetine sadık kalarak, krizin daha da derinleşmesini bekleyecektir. Bu bekleyişi, araya 'boşluk doldurucu ve oyalayıcı' bir Kürt raporu ekleyerek, ayrıca PYD'nin davet edilmeyeceği, anlamı meçhul bir Suriye toplantısı yaparak, arada ekonomi eleştirilerini sürdürerek kalıcı kılacaktır. Aynı şekilde İYİP de hesabını AKP-MHP ittifakının krizle belini doğrultamaz hale gelmesi üzerine kuruyor. Eğer bu iki partinin ortak beklentileri erken seçim ise, yanılıyor olabilirler.

Siyaset kurdu Erdoğan, partisinin oylarının iyice düştüğü bir konjonktürde erken seçime gitmez. Kaldı ki, AKP kongresi ve ardından planladığı 'sahaya inme' planları da Gül ve Babacan ikilisine karşı gerekli olan en sert dille mukabele edeceğini, herhangi bir erken seçim açılımını bu ikiliyi devre dışı bırakıncaya kadar (ki bu hayli şüpheli)  var gücüyle engelleyeceğini gösteriyor.

Bu karmaşık konjonktürde bir yeni Kürt açılımı bekleyenler de yanılıyor olabilir. AKP'nin MHP'ye dört elle tutunduğu, daha da önemlisi Erdoğan'ın inşa ettiği Yeni Devlet İttifakı'nın karar çizgisi, 'değişmesi teklif dahi edilemeyecek' olan Kürt reformu karşıtlığına uygun biçimde iç ve dış siyaseti belirlediği sürece, medeni bir Kürt barışı için çözüm hamlesi bu iktidardan beklenemez.

Sonuç olarak, kriz derinleşecektir. Ankara'nın Suriye ve Doğu Akdeniz havzasındaki zorlamaları sürse de, içine sürüklendiği son durum - Rusya'nın şüpheci tutumu dâhil - daha dar alana sıkışmayı ifade ediyor. Erdoğan bu konularda - son zamanlarda bazı emekli subaylardan gelen - başkentteki itirazları kontrol altında tutabilir mi? Muhtemelen evet. 

Geriye asıl muhalefet kalıyor: Ekonomik kriz. Zamlarla, dolaylı vergilerle, kurdaki muhtemel oynaklıkla kabaracak bir kriz, aynen Yunanistan örneğinde olduğu gibi, 'ağır çekim' topluma kendisini hissettirecektir. Başka deyişle, yorucu, karanlık, sıkıntılı günler, daha bir müddet Türkiye'nin peşini bırakacak gibi görünmüyor.