‘Sokakta değil terapist koridorlarında karşılaşıyoruz’

Türkiye’de yaklaşık 2 milyon bipolar, 3.2 milyon depresyon ve 300 binden fazla şizofren hastası bulunuyor. Toplum Ruh Sağlığı Merkezi (TRSM) sayısı 78 ilde 163’e ulaştı. Sağlık Bakanlığı’nın istatistiklerine göre yılda yaklaşık 9 milyon kişi, ruh ve sinir hastalıkları nedeniyle doktora başvuruyor. Antidepresan kullanımı ise son beş yılda yüzde 27’ye yakın artış gösterdi.

Türkiye’deki siyasi atmosfer, işsizlik, göç, ekonomik kriz gibi faktörler pek çok insanda kaygı bozukluğu oluşmasına sebep oluyor. Birleşmiş Milletler 2019 Yılı Dünya Mutluluk Raporu’na göre, 156 ülkenin yer aldığı sıralamada geçtiğimiz yıl 74’üncü sırada olan Türkiye beş basamak gerileyerek 79. sıraya düştü.

Özellikle son yıllarda sosyal medyada üniversite mezunlarının, atanamayan öğretmenlerin, yoksulların ve ötekileştirilen insanların intihara sürüklendiğine dair haberler paylaşılıyor. Onları intihara sürükleyen sebepler farklı olsa bile hepsinin altında toplumsal ve siyasi çıkmazlar bulunuyor.

Türkiyeli gençler ise son yıllarda ülkenin içindeki durumu tanımlarken kendi hayatlarındaki değişimden şöyle bahsediyor:

“Eskiden arkadaşlarımızla sokakta karşılaşırdık şimdi terapist koridorlarında karşılaşıyoruz.”

Psikolog Ahmet Özcan, “Özellikle son yıllarda Türkiye siyasetinin kutuplaştırıcı dili ve bombalı saldırıların ardından insanların duygusal bir izolasyon yaşadıklarını gözlemledim ve bu da post travmatik stres bozukluğuna dayalı gelişiyor” diyor.

Özcan, Türkiye’de artan ruh sağlığı sorunlarının en büyük sebeplerinden biri olarak devletin, “Büyük abi bizi gözetliyor” duygusunu topluma hissettirmesi olarak görüyor. Özcan, bunun da bir biyopolitika olduğunu ve bunun sonucu olarak insanların artık kendi hapishanelerini inşa ettiğini söylüyor:

“Örneğin danışanlarımın ve bence bu ülkede yaşayan pek çok insanın en büyük sorunu gözetim mekanizmalarını hücrelerine kadar hissetmeleri… Bunun sonucu olarak kendi hapishanesini ören birey, yaşamın her alanında kendisine sansür uygulamaya başlıyor ve kendini ifade etme alanlarını daraltıyor. Facebook’unu sil, bu twiti atma, sus, bakma, görme, duyma…”

Asılsız ihbarlar, gizli tanıklar, muhbir vatandaş uygulamaları Özcan’ın ifade ettiği gözetim mekanizmalarından birkaçı. Psikologların ve psikiyatrların en önemli etiği olan danışan gizliliği ilkesi ise bireylerin tüm bu gözetimi delerek kendilerine nefes alacak alanlar yaratması için bir fırsat olabilir.

Özcan, bu ilkeden hareketle son yıllarda değişen danışan profilini şöyle anlatıyor:

“Danışan olarak her çevreden insan geliyor. Genel olarak bahsedecek olursam, son yıllarda sol kesimden insanlarda büyük bir yenilgi, başarısızlık duygusu hâkim diyebilirim. Sürekli kendilerini suçluyorlar fakat ülkücüler ve sağcılarda şu anda bu durum yok. Aksine onlar kendilerini başarılı hissediyorlar. Cemaatçiler de eskiden kendilerini başarılı hisseden danışanlarım arasındaydı. Ancak şu anda çok büyük bir başarısızlık ve kaygı içindeler. En umutsuz durumda olanlar ise herhangi bir örgütle veya cemaatle ilişkisi olmadığı halde sadece akrabalarının bağlantıları yüzünden güvenlik soruşturmalarını aşamayan insanlar. Birçoğu intiharın eşiğindeyken buraya geliyor.”

Türkiye’deki mahalle baskısı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin de çok ağır depresyon süreçlerine neden olduğunu ifade eden Özcan, “Muhafazakâr kesimden gelen kadın danışanlarımın cinsel anlamda bastırılmış pek çok duygusu var ama bunu kapalı kapılar ardında, çelişkiler eşliğinde yaşıyorlar. Özellikle rüyalarda bu durum ortaya çıkıyor” diyor.

“Türkiye’de en özgür olduğumuz yer bilinçaltımız. Bütün bastırılmış duygularımız orada açığa çıkıyor” diyen Özcan, Türkiye’de genel bir iyi olma durumunun ise ancak birbirimizin gözlerine bakarak ve çektiğimiz acıyı hissederek oluşabileceğini söylüyor.

Peki, psikolog kapısını aşındıran bireyler Türkiye’deki siyasi-toplumsal meseleler karşısında mesafe kat edip ruh sağlıklarını koruyabiliyorlar mı?

Yaklaşık 10 aydır düzenli olarak psikoloğa gittiğini söyleyen 27 yaşındaki C.B, ilk kez beş yıl önce terapi almış ancak devam etmemiş. C.B, şimdilerde düzenli olarak psikoloğa gitmesinin sebebini şöyle anlatıyor:

“Gezi Parkı eylemlerinden sonra tutuklandım ve cezaevinden çıktıktan sonra panik atak krizlerim başladı. İlk kez o zaman psikoloğa gittim. Krizlerim sona erince devam etmedim. Geçtiğimiz yıl, kısa süreliğine Avrupa’ya seyahat ettim ve orada yeniden panik atağım başladı. Belki iki dünya arasındaki farkı görünce kendimi kötü hissetmiş olabilirim.

Türkiye’de güvensiz hissetmem bu durumun en büyük unsuru. Genelde terapistimle yaşadığım sorunları, polis şiddetinin etkilerini, son dönemdeki huzursuzluk süreçlerini konuşuyoruz. Bence bu süreçte psikoloğa gitmeyenler anormal. Hepimiz tedavi görmeliyiz. Türkiye bir korku cumhuriyetine dönüştü. Sosyal medyada sürekli devlet şiddetine dair haberler okuyoruz. Psikologda kaydettiğim aşama geriye düşüyor. Kişisel olarak bunun üstesinden gelmek için yardım alıyorum ama devletin şiddetinin biteceğine ve iyi olacağıma inanmıyorum.”

Üç senedir psikoloğa gittiğini söyleyen üniversite öğrencisi S.E ise, 10 Ekim Ankara Katliamı’nın kendisi için bir kırılma noktası olduğunu, katliamdan sonraki siyasi atmosfer sonucu panik atak krizlerinin başladığını belirtiyor. “Bundan beş sene önce psikoloğa gideceğim aklıma gelmezdi” diyen S.E, sözlerine şöyle devam ediyor:

“Psikolojik tedavi süreçleri genelde insanların bireysel, kişisel sorunlarıyla açığa çıkan şeyler olsa da ben sosyal-siyasal atmosferle doğrudan alakalı olduğunu düşünüyorum. Şu an içinde bulunduğum geleceksizlik kaygısı bu ülkenin bana gelecek vadetmemesinden kaynaklanıyor. Bir mağarada yaşamıyorsak, bu toplumsal koşullarda yaşıyorsak eğer, psikolojik tedavi ile kat edeceğimiz mesafenin de çok ileri olmayacağını düşünüyorum.

Son kertede bu ülkede yaşıyorum ve tüm bu süreçlerden etkileniyorum. Ülkede yaşanan her şey beni bir tık geriye götürüyor. Bu kadar uzun süredir psikoloğa gidiyor olmamın sebebi de bu. Bu ülkede kadınlar, çocuklar ve dezavantajlı gruplar için koşullar değişmediği sürece bu hezeyan devam edecek. Ben psikoloğumun kapısında başka arkadaşlarımla, arkadaşlarımın aileleri ile karşılaşıyorum. Hepimizin ortak özelliği ise bir zamanların politik öznesi olmamız. Daha önce eylemlerde, sokaklarda yan yana gelirken şimdi psikolog koridorlarında karşılaşıyoruz.”

Kasım ayından bu yana psikoloğa gittiğini dile getiren G.K ise erkek arkadaşı ile yaşadığı sorunlardan ve gördüğü kâbuslardan dolayı terapiye başladığını belirtiyor. Üç yıldır işsiz olmasının da kendisini etkilediğini ifade eden G.K, gördüğü kabusları şöyle anlatıyor:

“Bir gece komşumun evi polisler tarafından basıldı. Ondan sonra silahlı adamlar, takip edildiğim ve öldürüldüğüm rüyalar görmeye başladım. Her ne kadar asıl terapi alma amacım ikili ilişkimden kaynaklı olsa da bilinç altımdaki birçok sorunun Alevi ve Kürt olmamla alakalı travmalardan kaynaklandığını gördüm. Konuştuğum herkes mutsuz ve kimse hayattan keyif almıyor. Bu ülkede koşullar değişmediği sürece psikolojik tedavinin de çok büyük etkisinin olacağını sanmıyorum.”

Ankara Katliamı’nda birçok arkadaşının yaşamını yitirdiğini ifade eden D.T ise o süreçten sonra terapi almaya başladığını belirtiyor:

“Sanırım bunca şey bir anda fazla gelmeye başladı. Örgütlü olduğum partide de birçok sorun yaşadım. Tüm bunları tek başıma kaldıramadım. Sonra TİHV’in psikolojik destek verdiğini öğrendim. Yıllardır antidepresan kullanıyorum. Sürekli birilerini kaybetme korkusu içinde yaşıyorum.  Çok doğal sebeplerle bir insan hayatımdan çıktığında örneğin sevgilimden ayrıldığımda bile bunu ölümle eş değer tutuyorum. Bunu aşamıyorum.”

Türk Psikologlar Derneği İzmir Şube Başkanı Mevlüt Ülgen umut yitimi ve belirsizliğin insanları depresif bir ruh haline soktuğunu belirtiyor ve ekliyor:

“Türkiye’de sürekli tekrarlanan seçimler ve değişim beklentisi olan grupların yaşadığı hayal kırıklığı, ekonomik ve sosyal kriz anksiyeteye yol açan nedenler arasında. Yapılan çalışmalarda özellikle son yıllarda Türkiye’de toplumsal bir karamsarlık hali olduğu çok açık.”

Türkiye coğrafyasının askeri darbeler, katliamlar ve acılarla dolu olduğunu hatırlatan Ülgen, “Biz hep bu acıların yok sayıldığı bir süreç yaşadık. Hiçbir travma üzerini örtmeyle, kapatmayla geçmiyor. Bunlar farklı tetikleyicilerle tekrar daha aktif olabiliyor. Örneğin insanlar “80 darbesinde bile bu kadar zorluk yaşamadık” diyor. Bu söylemde tetiklenen travmaları görmek mümkün. Baskıcı otoriter rejimler tarafından ifade özgülüğünün kısıtlandığı, adalet mekanizmalarının işlemediği bir ülkede yaşıyoruz. Bir yandan travmalar tetikleniyor bir yandan özellikle gençlerin hissettiği güvensizlik durumu yeni travmalar yaratıyor” diyor.

İstanbul seçimlerinin değişim isteyen kesimler için umut verici olduğunu ve bu umudun daha da artacağına inandığını söyleyen Ülgen, sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Öğrenilmiş çaresizlik duygusunun yıkılmaya başlandığını düşünüyorum. Toplumsal dayanışma, insanların birbiri ile iletişim kurması, kendi ve başkası için bir şeyler yapmak istemesi çok önemli. Yalnızlık ve toplumsal dayanışmanın azalması insanları daha içe döndürüyor. Böyle olunca insanlarda değersizlik hissi oluşuyor. Sosyal ve ekonomik kriz devam etse de birbirimize sarılmaya, gerekli durumlarda profesyonellerden yardım almaya ve umudu yeşertmeye devam etmeliyiz.”

© Ahval Türkçe