Esra Yalazan
Eyl 07 2019

'Son tetikçi' Hitler'in düşündüren portresi ve Haffner

Edebiyat, gizemi, derinlikleri, hatıraların loş bahçelerini, ilk bakışta anlamsız gibi görünen silik izleri, şiirlere, romanlara karışan “yıkım ve yaratım” efsanelerini sever. Olup bitenin kendisinden ziyade hadiseleri sahneye taşıyan kişisel hikayelerin sırlarını merak eder. Gücünü daha ziyade bilinmezliğin sihrinden alır. Tarihsel anlatılarda, genellikle bu türden katmanlı yolculuklara pek rastlanmaz. 

Çok okunan tarih kitaplarının yazarı, hukuk doktoru, gazeteci Sebastian Haffner, öncelikle bu anlamda farklı. ‘Hitler Üzerine Notlar’a ayrıntılı bir önsöz yazan gazeteci, yazar Guido Knopp’un “Entelektüel bir provokatör, dahiyane bir arabulucu-tarih bilimi ile kamu oyu arasında bir aracı” diye tarif ettiği Haffner, savaş sonrası makaleleri ve kitaplarıyla bir “halk yazarına” dönüşüp farklı bir tarih bilinci oluşturmuş. 

Onun farkını geçen sene burada ilgiyle karşılanan ‘Bir Alman’ın Hikayesi - Hatırladıklarım (1914-1933)’ı okuduğumda şaşırarak farketmiştim. O kitap hakkındaki yazının başlangıcını hatırlamakta fayda var; 

Sebastian Haffner’in hikayesini okumaya başladığımda, tarihin en yakıcı dönemlerinden birine tanıklık etmiş, ilgi alanı tarih olan bir gazetecinin “hatıralarından” ibaret olmadığını farkettim. Anlattıklarının toplumda, gayri resmi tarihte, kişisel hayatında anlamlı bir karşılığı olsun istemiş.

Toplumlar da insanlar gibidir. Hastalanırlar, yozlaşırlar, çürürler, değişirler, dönüşürler, parçalanıp savrulurlar ve sonra bir gün o parçaları bir araya getirip yeni bir hayat, başka türlü bir dünya tasavvuru inşa etmek için yeniden mücadele etmeye başlarlar.  

Haffner’in anlattığı sıradan bir Nazizm tarihi olsaydı eğer,  “mitleştirilen” filmlerden, romanlardan, anlatılardan bir farkı kalmazdı. Onun yaklaşımındaki farklılık, toplumun, umutları, korkuları, zaafları, milliyetçilik fikriyle beslenen zehirli hırsları ve sapkın düşünceleriyle Nazi iktidarını bilerek, bazen de hiç farkında olmadan “yaratma” hikayesi. Ve bu hikayenin gündelik hayattaki çarpıcı karşılığı. 

Her şey olup bittikten çok sonra, o sırada tam olarak ne olduğunu kavramak, yaşadıklarından ders almayı bilemeyenler için bile önemlidir. Gözden kaçan ayrıntılardan süzülen bilgiler,  sağlam bir bakış, meşakkatli hakikatle yüzleşme sürecinde, hayatın karanlıkta kalmış kısmına incecik bir ışık huzmesi sızdırır. 

Bu anlamda Haffner’ın bu kitabı da, onlarca biyografi, sayısız bilimsel çalışma ve makaleden sonra kitapta açıkladığı sebepler nedeniyle sadece Hitler’in hayatıyla değil dönemine dair icraatler, başarıları, yanılgıları, hataları ve suçlarıyla karanlıkta kalan yönleriyle okura bir yüzleşme imkanı sunuyor. “Yüzleşme” demem boşuna değil. Kitabının niyetlerinden birini iyi açıklıyor. 

Knopp da uyarıyor: “Yetmişli yılların ortalarından itibaren Almanya’da tuhaf bir Hitler patlaması yaşanmıştı ve bu patlamanın çekimine kapılanlar, yanlış yorumlanmış vatanseverlik saikleriyle Holocaust’un korkunç boyutlarını küçültmeye, onu önemsizleştirmeye çalışıyorlardı”. 

Her iki kitap da bunu tersine çevirmeye yönelik özgün ve düşündürücü bir bakışı içeriyor ama elbette bu yaklaşımla sınırlı değil. 

Knopp’un bu kitap özelinde başka bir tespiti kitap bittikten sonra daha iyi kavranıyor:

“Dönemin moda ‘tarihi yapan insanlar değil sosyoekonomik yapılardır’ düsturunun Hitler için geçerli olmadığını son derece etkileyici bir biçimde gösterdi….Bulaşıcı “Hitleteris” hastalığına karşı en iyi ilaç, geçmişte de bugün de Hitler hakkında bilgilenmektir. Hitler ile Almanlar arasındaki hikaye Hitler’in ölümüyle sona ermedi”. 

Haffner, Nazi iktidarının oluşmasına katkı sağlayan - kendi yakın çevresi de dahil - toplumu resmettiği kitapta, (Bir Alman’ın Hikayesi) bütün politik grupları, sınıfları, ideolojileri gerekçeleriyle kıyasıya eleştiriyordu. Haffner’in toplumu, insanları felaketlere hazırlayan nedenlerle tarihi olaylar arasında kurduğu bağlar, münferit hikayeler, felsefi, psikolojik, siyasi tespitlerindeki isabetli yorumlar, üzerinde yeniden düşünmeye değer nitelikte, demiştim. 

‘Hitler Üzerine Notlar’da benzeri bir yaklaşımın sıra dışı Hitler portresi için geçerli olduğunu söylemek mümkün. Ancak bu defa daha riskli bir işe kalkışmış bana kalırsa. Yakın tarihin en karanlık figürünün icraatlarında kullandığı yöntemleri, iktidarını korumak için yaptıklarını, Almanya, Avrupa ve Rusya’nın geleceğini, farklı ırk ve ulusları dönüştürüşünü, “kitlesel kırımı hayata geçirmek için harp ilan etmesi” gibi ispatı mümkün olmayan tezlerle anlatırken, mevcut kaynakların sınırlarını aşan bir yöntemle onu tabu haline getirenlere, “kutsallaştıranlara”, yanlış bilgilerle hakkındaki gerçekleri unutturanlara adeta savaş açmış. Knopp, tam da bu yüzden kitabın girişinde, “Eğer Hitler’in rehineleri olarak kalmak istemiyorsak Hitler denen bu Alman travmasıyla kozlarımızı paylaşmak zorundayız; biz onu ne kadar unutmaya çalışırsak o bizi o kadar taciz edecektir. Ondan kaynaklanan musibete bakabilmek için bundan daha iyi bir kitap yok” diyor. 

Kitabın farkını ve bugünden bakınca önemini gösteren, yorum ve tespitler arasında en çarpıcı olanlardan biri, onun en başından beri son derece bilinçli bir şekilde her şeyi kendi ikame edilmezliğinin üzerine bina etmiş olması, sonsuza dek sürecek “ya ben ya kaos” tavrından hiç vazgeçmemesi. Bunun tipik bir özellik olmadığını, uygulamaları açısından diğer gaddar liderlerden farkını Haffner hikayeleriyle aktarıyor. Buna elbette o zamana kadar siyasi rakiplerini yok etmek için kullandığı yöntemin sonucu ekleniyor; “Her şeye hakim, anayasa ya da kuvvetler ayrılığı ilkesiyle dizginlenemeyen, hiçbir yetki ve sorumluluk paylaşımıyla kısıtlanmayan, ebedi bir diktatör”. 

Ne askeri ne sivil hiçbir şahsiyetin kendi yerini dolduramayacağına inanan Hitler’i Haffner’ın deyişiyle yarı cahil olmasında şaşılacak bir yan yok belki ama “Antisemitizmi en başından beri doğumdan gelen bir kambur gibi sürekli benliğinde taşıdığı” ifadesiyle örtüşen bir anlamı var; Karakteri hiç olgunlaşmayan, sevilesi hiçbir yanı olmayan, Haffner’ın deyişiyle bir insanın hayatına normal şartlar altında “sıcaklık, haysiyet ve saygınlık” katacak her şeyden; eğitimden, meslekten, aşktan, arkadaşlıktan, evlilikten, babalıktan yoksun ve siyasi nutuklar bir yana bırakıldığında tümüyle içerikten yoksun bir hayat.  

Haffner’in Hitler’in asla bir devlet adamı olamayışını ısrarla hatırlatmasının sebebi, onu diğer liderlerle mukayese etmekten ibaret değil. O vurguda siyasi bilgisinin gazete okumakla sınırlı kaldığı gerçeği var; “Her şeyi her zaman herkesten iyi bilen ve sağdan soldan edindiği yarım yamalak ve yanlış bilgileri her fırsatta etrafındaki herkese, ama özellikle tamamen cahil oldukları için bu anlattıklarıyla ciddi şekilde etkileyebildiği kendi kitlesine sayıp döken bir yarı cahil”. 

Bu ifadelerden onu sıradanlaştırdığı sonucu çıkmamalı zira daha sonra Almanya’nın yaşamasını ve ölümünü, kendi hayatına tabi görmeye hakkı olduğunu düşünen, onlarca yıl Almanları etkilemiş, büyük insanlık suçlarının yanısıra dünyanın nefesini kesmiş icraatlarının neden tarihte iz bırakmadığını anlatmak için onu böyle tasvir ediyor. Arada onu yanlış nedenlerle lanetleyenleri de uyarıyor: “Sefil ve gülünç yanları da olan Hitler’i küçümsemenin ciddi şekilde baştan çıkarıcı etkisi vardı hep. İnsanların bu etkiye kapılmaktan kendilerini korumaları gerekir”. 

Politikaya atıldığından beri hep fetih ve savaş çıkarmak peşinde olan, oluşturduğu büyük Alman İmparatorluğuyla bile yetinmeyen, iktidarını, zehirli gücünü hep daha büyük bir imparatorluğa sıçramak için kullanan bu “antika adama” Almanlar neden hayran olmuştu? Eğitimli, zevk sahibi, inançlı ya da Marksist olan eski Hitler karşıtlarına, eleştirlerinde daha ihtiyatlı olmaları gerektiği tereddütünü yaşatan sebep neydi? Hitler’in kişiliği Alman ulusal karakterine uyum sağlamadığı halde neden şaşkınlıkla karışık bir hayretle karşılamışladı onu? Önceleri “başarılı” icraatlerine bakıp onu bir mucize gibi mi görmeye başlamışlardı. 

Haffner, buna benzer soruların cevabını ilk kitapta ayrıntılarıyla anlatmıştı. Bu kitabın sonunda daha genele ilişkin daha net bir cevabı var: 

“Almanları seviyor muydu Hitler? O Almanya’yı kendisi için seçmişti - pek de tanımadan ve aslında hiçbir zaman gerçek anlamıyla tanımadı da. Almanlar Hitler için seçilmiş ulustu, çünkü doğuştan gelen iktidar içgüdüsü manyetik bir pusula iğnesi gibi, Avrupa’nın o dönemdeki en büyük güç potansiyeli olarak Almanları gösteriyordu ki gerçekten de öyleydiler. Almanlar Hitler’i sadece bir iktidar aracı olarak ilgilendirdi”. 

Peki, “Eğer Alman ulusu bir gün gelir de mevcudiyeti için kanını akıtacak kadar güçlü ve fedakâr olmazsa o zaman o da geçip gider ve daha güçlü başka bir ulus tarafından yok edilir. Bu durumda, Alman ulusu için tek damla gözyaşı akıtmam” diyen bu adamı Almanlar neden sevdi? 

Haffner’ın “..Birer Hitler sempatizanı veya Führer mümini haline geldiler. Ve bunlar Führer’e imanın zirveye ulaştığı dönemlerde, kuvvetle muhtemel bütün Almanların yüzde doksanından fazlasını oluşturuyorlardı” diye tarif ettiği iklimde, daha sonra korkunç suçlar işlenirken neden sustular? “Hayatta kalabilmek” gibi rasyonel gerekçelerin yanısıra, Yahudilerin toplanma kamplarına gönderilmesinden habersiz gibi davranmalarının gerçek sebebi neydi? Neden ona gerçekten muhalefet edebilenler, sosyal demokratlar, liberallar değil de muhafazakarlardı?

Hitler, yazarın iddia ettiği gibi 1918 devriminin neticesi miydi? Hitler olmasaydı İkinci Dünya savaşı yaşanır mıydı? Haffner’a göre bu sorunun cevabından emin olmak mümkün değil ama şundan emin: “Savaş eğer yine de vuku bulsaydı tamamen farklı bir akışı olurdu. Bugün yaşadığımız dünya, beğensek de beğenmesek de Hitler’in eseridir”. 

Kitabın sonundaki “Suçları” bölümündeki bilgiler arasındaki yorumlar ve yaklaşım da bu metni benzerlerinden farklı kılıyor; 

“Bugün Hitler’in otuz beş sene önce insanların kanını donduran gerçek cürümlerini, savaşın normal pisliği denebilecek kocaman ve karmakarışık bir yumaktan binbir zahmetle ayıklamak gerekiyor”. 

Haffner’ın bir gazeteci olarak okurun bakışını esnetmesini önemsiyorum doğrusu. Suçlarından, hıyanetinden önce yanılgılarının, hatalarının hatta bir toplumu uçuruma sürükleyen “başarılarının” bilinmesinin önemine inanıyor çünkü. Ancak o şekilde şu katı gerçekliğin daha iyi anlaşılacağını biliyor: 

“Hitler’in bütün “Arilerin” yok edilmesini hedefleyen evrensel Yahudi komplosu, aşikar bir şekilde sadece bir yanılgı değil paranoyak bir cinnettir. Hatta o bile değildir, çok önceden planlanarak taammüden işlenecek bir cinayetin hezeyanlı bir rasyonelleştirmesidir sadece”. 

Bu kitap, milyonlarca insanın, bir ulusun ölümüne neden olan, tarihin akışını değiştiren bir “seri katilin” ya da “tarihin son suikastçısının” portresi olarak okunmamalı sadece. Zihin açan yorumları, ezber bozan yaklaşımı, çarpıcı eleştirleriyle bundan çok daha fazlası çünkü. Kafası karışık, hırslı, çaresiz toplumların “yıkımı” davet eden rejimleri ve liderleri nasıl ve neden onayladığını da gösteriyor. Üstelik de Knopp’un dediği gibi yayınlanmasından üzerinden geçen yirmi yıla rağmen Haffner’ın yorumları hala taze. 

 “Önce tarih Hitleri, sonra Hitler tarihi” şekillendirmişti” ifadesinin çok yönlü açılımları da, bugün yaşadığımız koşulları, dünyayı daha iyi anlamamız için isabetli bir uyarı. 

* Sebastian Haffner - Hitler Üzerine Notlar - Çev. Hulki Demirel /  İletişim Yayınları 

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildi

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.