Eser Karakaş
Eki 20 2019

Sorun bizde mi, Türkiye Devletinde mi?

Biz kim, önce ona bir bakalım.

Biz dediğim insanlar, aşağıda farklı konulara farklı yaklaşımlarından örnekler vereceğim, birilerinin liboş dediği (ne büyük bir ayıp), liberaller dediği, liberal Marksistler dediği, gayrımilli sosyalistler dediği (ne demekse?) kişiler.

Ortak paydaları dışa açık piyasa ekonomisine, kapitalizmin yapısal mekanizmaları hariç, sömürü düzenini arttırıcı bir yapılanma diye bakmamaları, sosyal devlet kavramına sıcak olmaları, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, özgürlükler ve laiklik kavramlarına evrensel standartlarda yaklaşmaları; “biz” kavramını genişlettikçe belirli kavramlar çerçevesinde “bizler” arasında farklılaşmalar ortaya çıkar doğal olarak ama demokrasi, hukuk devleti tanımlarında mutlaka yakın bir mutabakat da mevcuttur.

Bu “biz”in en önemli ortak paydası da yine muhtemelen AB ilkelerine ve Türkiye’nin bu yapıya entegrasyonuna çok sıcak bakmaları; ancak, ortada bu “biz”lerin kurduğu bir parti, bir grup, bir siyasal hareket falan da yok, bunu da not edelim.

Bir de Türkiye Devleti ve bu Devletin anayasal, yasal yapılanması var; bu yazımda devlet kelimesini büyük D ile yazıyorum çünkü muhtemelen çok özel, adeta ünik bir devlet yapılanması söz konusu ülkemizde ve bu ünik yapılanmadan bahsediyoruz, adeta özel isim.

Peki, bu “biz” ile bu ünik yapıya sahip Devletin ilişkileri nasıl?

İlişkiler çok iyi demek mümkün değil muhtemelen.

“Biz” diye tanımladığım ve çok büyük ağırlıkla liberal demokrasiye, evrensel standartlarda bir hukuk devletine sıkı sıkıya bağlı, askeri darbelere karşı bu insanların önemli bir bölümü Türkiye’de işlerini kaybettiler, emeklilik hakları yakıldı, basından, üniversitelerden adeta ayıklandılar, senelerce hapislerde yatırıldılar, pasaportları iptal edildi, bir bölümü yaşamlarını bin bir sıkıntı ile yurt dışında bir ülkede sürdürüyor, çok büyük bölümünün para sıkıntıları had safhada, Türkiye’de de “ağaç kabuğu yesinler” gibi insanlık dışı muamelelere maruz kaldılar.

Meselenin güncel politik ayağına girmeden bu tuhaf durumdan “biz”lerin mi, Devlet’in mi sorumlu olduğu meselesini teşrih meselesine yatırmak gerekebilir.

Bu satırların yazarı bu meseleye senelerdir, en azından otuz sene, normalleşme kavramı çerçevesinde yaklaşıyor; normalleşme kavramını ise piyasa ekonomisi, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında en gelişmiş ülkelerin kurumları ve kurallarını adeta aynen benimseme anlamında kullanıyoruz ve bu meseleden de bir rahatsızlık duymuyoruz, piyasa ekonomisi, demokrasi ve hukuk devleti ilkelerine “yerli ve milli” kurumlar ve kurallar çerçevesinde yaklaşmanın ülkenin geleceği için çok sakıncalı olduğunu da, şekilde de görüleceği gibi, biliyoruz, anlıyoruz. 

Çok temel bir doğruyu, 21. Yüzyılda, bir kez daha hatırlatmakta büyük fayda var: Hayat, dünya en genelinde iki alandan oluşuyor, kamusal alan, özel alan; kamusal alanda evrensel kurum ve kuralları benimseyenler mesafe alıyor, burada “yerli ve milli” olana yer yok, özel alanda ise isteyen, negatif dışsallık yaratmadan yani kamu düzenini Avrupa standartlarında ihlal etmeden, istediği gibi takılır, istediği kadar “yerli ve milli” olabilir, hiçbir sakıncası yok, önemli olan “yerli ve milli” olanı kamusal alana sirayet ettirmemek. 

İsteyen istediğini yer, içer, istediği gibi giyinir, istediği gibi ibadet eder çünkü bu alanlar özel alana ilişkin alanlardır.  

Bu normalleşme meselesinde Türkiye’nin ve bizlerin nerede durduğunu görebilmek için belirli kurumsal yapılar üzerinden örnekler vererek konuyu netleştirmek mümkün.

“Biz”ler, insan hakları temelli bir yaklaşım dışında Anayasanın ideolojik-nötr bir Anayasa olmasını savunduk senelerdir ama Devlet ısrarla bu konuda bizlere saçma sapan eleştiriler getirmekte eksik kalmadı; normal olan insan haklarını dayanan bir Anayasanın şu ya da bu başka bir ideoloji ile dizayn edilmemesidir ama Devlet hep anormalin yanında oldu ve olmayı da sürdürüyor.

“Biz”ler hep evrensel kurumlar ve kurallarla bire bir uyumlu bir hukuk devletini savunurken Devletimiz ise hukuk devleti kavramında bile “yerli ve milli” yapılanmaları, kurum ve kuralları tercih etti ve işin can sıkıcı tarafı bu tercihin şiddetinin her geçen gün daha da artması; “biz”ler ısrarla evrensel standartlara en yakın olanı yani normali savunurken, Devlet “yerli ve milliye” yaslanarak anormali oluşturmaya başladı.

Demokrasi alanında da çok benzer yaklaşımlar sergilendi, “biz”ler demokrasinin evrensel standartlarının arkasında dururken (mesela seçim kanununda baraj konusu, kayyım atamaları, vs.) Devlet artan bir ivme ile demokraside de anormal denilebilecek kurumsal yapılanmaların yanında yer aldı ve bu tavır daha da vahim noktalara ulaşarak devam ediyor.

“Biz”ler sivil-asker ilişkilerinde normali istedik hep yani askerin demokratik bir ülkede militer etkinliğinin artmasına belirli sınırlar içinde itiraz etmedik ama sivil otorite ile birlikte siyaset üretmesine karşı çıktık, evrensel standartlarda bir demokratik hukuk devletinde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) gibi anayasal kurumların olmaması gerektiğini söyledik, normali savunduk ama Devlet meseleye hep, ne demekse, Türkiye’nin özel koşulları, Türkiye’nin jeopolitiği gibi yanlış tanımlamalar üzerinden ve anormali savunarak yaklaştı, demokratik bir hukuk devletinde MGK’da alınan bir kararın hükümetlere “bildirilmesine” ses çıkarmadı.

Laiklik ilkesinin de olmaz ise olmazları vardır, normal olan da bu evrensel ilkeler çerçevesinde bir laik devlet tanımlamaktır, laiklik din ve vicdan özgürlüğü değildir, bu son alan kişilere ait bir temel hak ve özgürlük alanıdır, laiklik devlete ilişkindir, “biz”ler bu ilkeler doğrultusunda Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun anayasal bir kurum olduğu, genel bütçeden finanse edildiği bir ülkede, bir devlette laikliğin tanımsız kalacağını, anlamsız olacağını savunduk ama Devlet ısrarla ve artan bir tempoyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu, tüm o yanlış yapılanması, finansman biçimi ve anayasal-yasal konumu ile savunmayı sürdürdü ve böylece bu çok önemli alanda da anormalin altına büyük imzalar atmaktan geri kalmadı.

“Biz”ler senelerdir ve özellikle de 1984 sonrası Türkiye’ye kan, enerji, demokrasi ve hukuk kaybettiren temel meselede anayasal vatandaşlık ilkesini savunurken Devlet ısrarla Anayasanın 66. Maddesini değiştirmedi, majoriter etno-kültürel grubun etnik sıfatını vatandaşlık sıfatı olarak benimseyerek, benimseterek, dayatarak çok sıkıntılı bir anormal sürecin altına imza atmıştır ve bu temel yanlışı halen sürdürmektedir.

“Biz”ler ısrarla Türkiye’nin AB üyeliğini savunduk ve son senelerde içinden geçtiğimiz zor zamanlar bu tercihin ne kadar anlamlı bir tercih olduğunu gösterdi, AB süreci Türkiye’yi muntazaman normale yaklaştırıyordu ama iç, dış ve pozisyon rantlarından vazgeçmek istemeyenler, çok büyük bölümü Devlet içinde yapılanmışlardır, AB sürecinin çıkmaza girmesine neden oldular ve Türkiye’nin anormal yapısının korunmasında (!) büyük rol oynuyorlar; bu süreçte çok çaplı gibi durmayan bazı AB liderlerinin de rolünü unutmayalım ama bu konuda bizim Devlet ile bu çapsız AB liderlerinin (!) ortaklığını, bu yolda, Türkiye’yi AB dışına sürükleyen yolda beraber yürümelerini de hatırlatalım.

Türkiye’de “biz”ler hep normal bir vergi sistemini yani her 16 yaşından büyük vatandaşın gelir deklarasyonu yapmasını savunduk; bu gelir deklarasyonu, yeterli geliri yoksa vatandaşın vergi vereceği anlamına asla gelmiyordu ama Devlet sudan bahanelerle bu süreci yani mali ilişkilerde normalleşmeyi engelledi, Türkiye deklarasyona dayalı gelir vergi toplayamayan bir ülke oldu.   

Bu listeyi yani “biz”lerin evrensel anlamda normalin yanında durduğu ama Devletin de ısrarla ve bilinçli bir biçimde anormali savunduğu, normalleşmeyi yıkıcılık, bölücülük hatta ihanet olarak tanımladığı listeyi uzatmak mümkün ama sonuç değişmiyor, manzara ortada.

Normalin karşısında anormali savunmak sadece demokratik hukuk devleti ilkelerine zarar vermekle, Türkiye’yi mukayeseli uluslararası endekslerde en gerilerde bırakmakla   kalmıyor.

Anormalde ısrarın çok sayıda maliyet alanı var ama bunlardan muhtemelen en önde geleni de kurumlar ve kurallarda anormalin egemen olduğu bir ülkede refah yaratılamıyor, sürdürülebilir büyüme imkansızlaşıyor.

Ve böylece de, tarım dışı işsizlik yüzde 17’ye yaklaşıyor, işgücüne katılım oranı ilgili yaş grubunun yüzde ellisi civarına ısrarcı bir çıpa atıyor, 2008’den günümüze ABD doları bazında kişi gelir aynı kalıyor, hapishaneler gazeteci ve yazarlardan, üniversite hocalarından geçilmiyor, ülkede önce barış demek sonra da yeni konjonktürde savaş demek suç gibi algılanıyor, AİHM’de en çok ihlal kararı anormalde ısrarcı Devlet için üretiliyor.

Türkiye’nin en acil meselesi normali iyi tanımlamak ve tüm kamusal kurum ve kurallarda bu evrensel normali hayata geçirmek olmalıdır.

Yazıyı noktalarken üzerinde anlamsız tartışmalar yapılan şu “evrensel” kavramını da açmak gerekebilir; evrensel standart demek eşanlı olarak ABD’den Brezilya’ya, AB’den Çin’e dek geçerli standart demek değil, zaten olamaz da ama evrensel standart demek o tarihte dünyada geçerli en ileri standart demek.

En ileri standart da özgürlük ve zenginliği üreten standart demek.

Bu kriterler ve değerlendirmeler ışığında normalleşme sorununun ağırlıklı olarak Devlet için geçerli, “biz”lerin ise normale çok daha yakın olduğunu söylemek mümkün.

Ama ilginçtir, bizim bu necip ülkemizde, normale daha yakın ve yatkın kesimler sıkıntı çekiyor, anormal kurumları ve kuralları benimsemeye yatkın bu Devlete yakın duranlar ise ikbal görüyorlar.

Türkiye’nin en büyük sorunu olan negatif seleksiyon da bu herhalde. 

Kişi başına gelirin sekiz bin dolarda sabitlenmesinin de nedeni bu.     

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.