İrfan Kurtaran
May 27 2018

Sorun halktır siyaset değil, avanaklar!

A Few Good Man filmini severim. Başrollerinde Jack Nicholson, Tom Cruise ve Demi Moore’un oynadığı 1992 yapımı bu filmin en kritik sahnesinde, Jack Nicholson Kara Kuvvetleri’nden sert Albay Nathan Jessup rolünde, Tom Cruise’un canlandırdığı, adaletin peşinde koşan denizci genç avukat Teğmen Daniel Kaffee’nin askeri mahkemede sorularını cevaplamaktadır.

Avukat Albay’ı sorularıyla boğmaktadır. Bir ara sesler yükselir ve sonunda Albay Jessup “Cevap mı istiyorsun” diye sorar gergin bir şekilde. 

Teğmen Kaffee “Hakikati istiyorum” der aynı sertlikte. 

Jessup’un cevabı şahanedir: “Sen hakikatle baş edemezsin.”

Türkiye, ülkelerinin hakikati ile nesillerdir baş edemeyen, hayata “halkımız pek iyi, ama eğitimleri şart” umdelerinden bakan ve bu halkın sillesini yıllardır yemekten usanmayan, bundan adeta pek hoşlanan milyonlarca kişinin de ülkesi. 

Öyle hissetmememiz isteniyor ama maalesef öyle. 

Erdoğan, sabah akşam buunnlaaar, buunnnlar diye bağırsa da, arada haaa-in! haaa-in! diye öfkelenen takkeli, sakallı, tabii ki Müslüman, ve dişlerini fırçalamadığını bir Cumhuriyet kadınının aracılığı ile öğrendiğimiz yer cücesi gibi adamlar ortalıkta sık sık bitiverse de durum bu.

Bu cennet vatanın seksen küsur milyon vatandaşının yarısından fazlası, farklıdan, dolayısıyla bizlerden hoşlanmıyor ama. 

Bunu da bilelim.

Kendi köylüsü, kendi kasabalısı, kendi tarikatı, kendi mezhebi, kendi akrabası onların önceliği. 

Misal, aile içinde evleniveriyorlar. Amca kızı, dayı oğlu filan tercih ediliyor. Kız da, mal da dışarı gitmesin aman. Fücur sınırında dolaşıyorlar hep. Aile içi çocuk istismarının bununla ilgisi var mıdır acaba, bunu bilmem.

İşin özü, bu ülke ‘halkının’ önemli bölümü ötekinden hoşlanmıyor. 

O yüzden de, onların ‘öteki’ çuvalı ile ‘ötekileştirme’ çetelesi tıka basa dolu. 

Bir yandan da bu büyük grup, farklı bölgelerin ortak kasaba değerlerinde ortaklaşıyor. 

Nuri Bilge Ceylan’ın olağanüstü tablolarla anlattığı Türkiye taşrası, sıkıcılığı, ikiyüzlülüğü, kol kırılır yen içinde kalırcılığı, açgözlülüğü ve anonimlikle başedemeyen ahlakî sığlığı ile bu büyük kitlenin ortak noktası oluyor.

Dedim ya, bizlerden hiç hazzetmiyorlar. 

Farklıdan nefret ettikleri, onların kasaba değerlerini paylaşmadığımız ve paylaşamayacağımız için hoşlanmıyorlar. 

Çünkü o değerleri pek bilmiyoruz, bildiklerimizin hayatımızla ilişkisi sıfır, bazıları da midemizi bulandırıyor.

Kendimizi çok şahane, çok erdemli bulduğum da sanılmasın. 

Bizler yalnızlıktan başka şansı olmayan gerçek şehirlileriz. 

Küçük sanal gettolarımız, aşiretlerimiz, kabilelerimiz var tabii ki. 

Ama sonuçta, hem grup içinde, hem de dışında homo homini lupus - insan insanın kurdudur - lâfının doğruluğunu hep kanıtlayan canlılarız. 

Birbirimizle didişiriz, bok atarız, salakça ezberleri sittin sene tekrarlayıp, birbirimizi önce gaza getirip, sonra büyük resimde birbirimize, dahil olduğumuz grup da dahil, zarar veririz. 

Çok azız. 

Saf veya salağız.

Halk mevzusunda ise, hem saf, hem de salağız.

Halk, ki kendini Türk ve Sünni Müslüman diye tanımlayan insanların çoğudur, Kürt, Alevi, Ermeni sevmiyor, bunlardan gelin, damat istememekle kalmıyor, onlarla aynı binada bile oturmayı reddediyor. 

Alevi evinde yemek yemiyor. 

Ailesinden başka kimseye güvenmiyor.

Bizim buna cevabımız: “Eğitim şart.” 

Cumhuriyet bunları yıllardır eğitiyor, ortalama eğitim lise seviyesine çıktı. 

Niye şehirde insan gibi davranmayı, itişip kakışmamayı, farklı insanları ötekileştirmemeyi öğrenmiyorlar? 

Ama “Eğitim hâlâ şart”.

Şehir - şehir diye bir tek İstanbul’u sayarım, gerisi mezradır bu ülkede - bu insanlar yüzünden yaşanmaz hale geliyor: 

“Eğitim şart.”

Ben seyretmiyorum, seyredenlerin yalancısıyım, AKPli yorumcular televizyonlarda bin tane takla ata ata, bin tane palavra sıkıyor. 

Bu palavraları üreten birkaç kişiyi şahsen tanıyorum. 

Kocaman ûnvanları var: bilmemne efendi özel vakıf üniversitesi rektörü profesör bilmem kim. 

O zaman buna, ne diyorsun: “Buna eğitim şart değil ama bu da bir yalaka kardeşim.” 

Ama sor bi bakalım neden yalaka?

Gençken Avrupa’da yaşayıp da, kendi isteği ile bu cennet vatana dönen bir zibidi - o benim - Türkiye’nin, uzun süre yaşadığı ama Türkiye’den ayrı kalamadığı için terk ettiği ülkedekine benzer bir hukuk sistemine sahip olabileceğini, adaletin mahkemelerde dağıtılabileceğini düşünürdü. 

Malûm, hukukçu olmak için eğitim şarttı.

Yıllar geçti, 28 Şubat, 367 ve benzeri garabetler sayesinde  Cumhuriyetçi hukukçuların sefaletlerine, Ergenekon hukukçularının rezilliklerine, Reis hukukunun haksızlıklarına tanık oldum. 

Bazen de ön sıralardaydım bu rezil piyesler oynanırken. 

E baba, hani eğitilince herşey düzeliyordu? 

Eğit eğit nereye kadar, yaşam boyu eğitim beldesi mi bu Türkiye?

Saflık ve avanaklık borusunun öttüğü yer de işte tam burasıdır. 

Coğrafya kaderdir. Anadolu, savaşsız geçen 50 yıl bile görmemiş bir bölge, bir geçiş alanı. Hep kan dökülmüş. Herkes birbirini boğazlamış, kesmiş. Ordular şehirleri yakmış yıkmış, kuyular kellelerle doldurulmuş, mağaralara sığınan isyancılar yangın bombaları ile kül edilmiş, binlerce insan kendi topraklarında evsiz barksız bırakılmış.

Bunun sonucunda, Anadolu, ürkekliği içselleştirmiş atasözleri üzerinden. (Buna, bizim salak sağcılar irfan der ya her neyse.) 

Her koyun kendi bacağından asılır lafı misal. 

Ya da gemisini kurtaran kaptan.

Ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın.

Ürkek insan korkar, diğerine güvenmez ve yalancıktan da olsa otoriteyi sever. 

Eğer otoriteden nemalanacaksa, bir anda yalaka oluverir.

Yaltaklanmak için kuyruğa girer.

Türkiye taşrasının alamet-i farikası ilkesizlik ve sahtekarlık da bu karışıma bolca eklenirse, dadından yinmez bir Türkiye aşı ortaya çıkar ki, zaten de çıkmıştır.

Eğitimin en ufak bir insanî incelik yaratmadığı, kör cahil ama cehaletini bilmeyen, sıkıştığı Türkiye’yi sadece RTE gözünden görüp kutsayan, dünya ile ilişkisi sıfır, kültürsüz ve küstah bu #yerlivemilli kara kalabalık değerleri ile bugün iktidardır. 

Reis ile aralarındaki ilişki sembiotiktir, birbirlerini beslerler. Reis bu güruhun gölgesidir, sonucudur. 

Sorun onu destekleyenlerdir, halktır.

Geçen gün iki köşeci yazılarında, Erdoğan gitsin herşey hallolur demişler mealen.

Nasıl hallolacakmış peki? 

Bilemiyorum çünkü anlatmamışlar. 

AKP döneminde devlet memuru sayısı 1.4 milyondan 4 milyona çıktı. 

İşe alınanların tamamı AKPli. Hakimler, savcılar, polisler, bekçiler, doktorlar, maliyeciler, diplomatlar, tapu memurları. 

Bu insanlar ve aileleri, yani yaklaşık 15 milyon insan, AKP sayesinde kapılandıkları devletin verdiği maaşla, bal tutan parmaklarını yalayarak geçiniyorlar.

Parti devleti Türkiye Cumhuriyeti, giderek bir aile devletine evrilirken, senin bunu devirmene kolayına izin verirler mi? 

Karşında sadece RTE değil, devasa bir kalabalık var.

Yıllar önce Yeni Demokrasi Hareketi Cem Boyner’in liderliğinde ortaya çıktığında, Türkiye’yi yönetmek için bakanlıklara, 500 kilit adam bulmak gerekliydi dendiğini hatırlıyorum. O listenin üzerinde çalışıyorlardı, ne oldu bilmem. 

Bugün ise herhalde enaz 2000 kişi gerekir. 

Nereden bulup çıkartacaksın o 2000 kişiyi, CHP’den mi? 

Geçelim. 

Diyelim buldun, kazık atmak için kenarda bekleyen pusucu ve AKPli devlet memurlarına nasıl iş yaptıracaksın? 
Ankara, Ankara’da gazetecilik yapanların bildiğini sandığı ama aslında bilmediği bir yerdir. 

Ankara gücünü iş yapmaktan değil, istemediğini yaptırmamak imkanından alır. 

Bakan bile emretse, vilayetteki bir kıytırık memur takoz koyarsa, o iş yapılmaz.
Yani, yaptırmak istemezlerse, amiyane tabirle, nah yaparsın.

O yüzden Reis gittiğinde kurtuluruz diyenler yanılıyor. 

Yine yanılıyor. 

Yeniden yanılıyor. 

Yine, yeniden yanılıyor.

Romancı Füruzan’ın 47liler romanında anlattığı solcuların bugünkü  gölgelerinde, “hâlkımız” takıntısı hâlâ öylesine güçlü ki, gerçek, gözlerine yıllar içinde defalarca sokulmasına rağmen görmeyi reddediyorlar.

Sorun siyaset değildir arkadaşlar, sorun sizin halk dediğiniz şekilsiz ve çirkin yapının kendisidir. 

Bu toprakların tarihi ve sosyolojisi nedeniyle özgürlükçülükten ve eşitlikten ürken halkınız, sadece “rabbena, hep bana” der, adaleti, refahı, hele avantayı sadece kendisi için, otoriteyi ise çıkarlarına halel gelmesin diye, diğer herkes için ister.

O yüzden artık biraz susmanızda hayır var.

It’s the economy stupid lafının Bill Clinton’a 1992 Başkanlık seçimini kazandırdığı söylenir. Clinton, baba Bush’a televizyon atışmasında söylemişti bu lafı: 
“Konu ekonomi salak.” 

Ben de diyorum ki: “Sorun halktır, siyaset değildir avanaklar”

Salak demiyorum kibarlıktan. 

Avanak diyorum sadece, farkındaysanız. 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.