Sürekli kriz hali

Öfkenin bir hitabet biçimi ve kullanışlı bir siyasi iletişim ve yönetim aracı olarak görüldüğü ve kullanıldığı yılları geride bıraktık. Sürekli savaş ve kriz halinin, bir siyasi iletişim ve yönetim biçimi olarak iktidarın politikalarını biçimlendirdiği ve biçimlendireceği dönemdeyiz...  

S-400’ler geldi gelecek derken nihayet ilk parçaları Ankara’ya geldi. Henüz hedefleme radarı ve füzeler gelmemiş diyorlar ama onlar da bir kaç ay içinde gelecektir. Ekim ayında sistemin faaliyete geçeceği söyleniyor. Sevkiyat devam ediyor ama Türkiye ve ABD savunma bakanlarının telefon görüşmelerinin ardından ABD’nin yaptırım açıklaması, şimdilik ötelenmiş görünüyor. Ne sözler verildi, ne sözler alındı bilmiyoruz. Her şey kapalı kapılar ardında olup bitiyor.

S-400’lerin ilk parçalarının Türkiye topraklarına girmesiyle, Türkiye’nin Batı medeniyetinden kopuşuna, yani tarihi bir ana tanıklık ettiğimizi söyleyebiliriz. Dahası mottosu ‘söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır’ olan sürekli savaş ve seferberlik hali ile sürekli OHAL yönetimi de başat politikamız artık...

Tel Abyad’a girmek için Fırat’ın Doğusu’na tek yanlı askeri müdahale yığınağı da, Hakurk bölgesinde tüm hızıyla devam eden Pençe Harekâtı da genişleyerek sürüyor. Doğu Akdeniz’de tüm Avrupa ülkeleri, ABD, hatta kankalarımız Rusya ve Putin ile karşı karşıyayız. Libya ve Suriye’de zaten sıcak savaşın tarafıyız.

Bundan sonra Türkiye ile Batı’yı stratejik ortak olarak görmek artık mümkün değil. Cumhuriyetin kuruluşundan beri Batı medeniyetinin bir parçası olma hedefinde koşan Türkiye, Batı medeniyetinden kopuyor ve yeni rol olarak kimilerinin adına “bağımsız dış politika” dedikleri, gerçekte Rusya’nın jandarmalığından öteye gitmeyen bir rol üslenmeye soyunuyor.

Pentagon bir açıklama yapmadı ama F35 programının şimdilik dondurulduğu kesin. Diğer yaptırımları da zaman içinde göreceğiz. Bu yaptırımlar konusunda ABD’nin daha makul davranması ve Türkiye’yi Rusya’nın çekim alanına sokmayacak bir yaptırım demeti uygulaması da muhtemel. Ayrıca ekonomiyi doğrudan hedef alan yaptırımların, Erdoğan’ın elini rahatlatması ve seçmenini konsolide etmesi de ihtimal dışı değil.

Kaldı ki, bu yaptırımlardan ekonominin ağır bir biçimde etkilenmesi olasılığı, öyle görünüyor ki, Erdoğan’ın artık pek önceliği değil. Zaten Fitch de, Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınması ve gelecek olan muhtemel yaptırımlar nedeniyle Türkiye’nin kredi notunu kırdı. BB (-) notuyla artık Angola, Sri Lanka, Gabon Cumhuriyeti, Lesotho Krallığı gibi ülkelerle aynı seviyedeyiz.

Erdoğan ve Bahçeli’nin bunu çok da önemsediği düşünülmemeli. Öyle görünüyor ki, Erdoğan’ın tüm dikkati AKP seçmenini ve yerel seçimlerde hemen hemen tüm büyük kentlerde ağır bir yenilgi almış olan partisini bir arada tutmaya çalışmak... Bahçeli’nin önceliği de, sorumluluk almadan iktidarda olmaya devam etmek.

İktidar, ekonomide sorunları çözmenin çok güç olduğunu, kaynak sıkıntısının her geçen gün daha da ağırlaşacağını biliyor. Kurmayları, durumun vahametini aktarmaya korksalar da, 17 yıllık iktidarının son altı yılıyla, önceki yıllarını karşılaştırdığında atılması gereken adımların neler olduğunu muhtemelen Erdoğan da görüyor. Kaldı ki, sadece 11. Kalkınma Planı’nın 2023 hedeflerine bakması bile gerçeği görmesi için yeterli. ‘Güçlü lider güçlü Türkiye’ diyerek kurduğu rejimin dört yıl sonraki hedefi altı yıl geriye gitmek. Tek başına 2013 yılının 2023 hedefleri olarak Plan’da yer alması sorunları çözemeyeceklerinin itirafı zaten...

Erdoğan, ucuz ve bol dış kaynağın nimetlerinden yararlanarak, kamuyu, özel sektörü ve hane halkını aşırı borç yükü altına sokan politikaların, fatura Merkez Bankası başkanına kesilmiş olsa bile, sonunun geldiğini, taze kaynak sıkıntısını çözmek için şeffaf, hesap verebilir, hukuki güvenliği önceleyen bir sistemin olmazsa olmaz olduğunu da biliyor...

Ancak bu adımları attığında, bugün her şeyi göze alarak kurduğu, herkese hesap soran ama kimseye hesap vermeyen tüm erkleri kendi elinde topladığı iktidarının güç kaybına uğrayacağını da görüyor.

Ne var ki, 31 Mart ve özellikle 23 Haziran İstanbul seçim sonuçları, Erdoğan’a iktidarının fena halde sallandığını ve dağılmakta olduğunu, seçimsiz bir dört yılın pek de mümkün olmayacağını gösteriyor.

Ekonomide başı fena halde sıkışan, beka meselesine milleti ikna edemeyen, eski çalışma arkadaşlarının partiden kopuşunu ve yeni parti kurma girişimlerini “ümmeti bölmekle” itham etse de önleyemeyen Erdoğan için, milleti arkasına almanın yolu yeniden dış politikaya hem de bu kez askerleriyle birlikte dönmek olabilir. Her şeyin onun için kötü gittiği bugünlerde S-400’ler, Doğu Akdeniz Krizi, Fırat’ın Doğusu’na yönelik askeri harekât, 23 Haziran’da çizilen karizmasını onarabilir ve başkomutan olarak liderliğini tartışılmaz kılabilir.

Uzun süre S-400’ler konusunda kafa karışıklığı yaşadığı pek de sır olmayan, Trump ile dostluğunu oldukça önemseyen Erdoğan’ın, S-400’ler etrafında kopan fırtınayı, İstanbul seçim hezimetinden sonra, iç politikada önemli bir propaganda aracı olarak gördüğü sır değil. Erdoğan medyasının manşetleri bu konuda kuşkuya yer bırakmıyor.  S-400’lerin Ankara’ya sevkiyatının başlamasının tam da 15 Temmuz haftasında olmasının böyle bir anlamı var.

Bu nedenle, sorunları uzun vadeli bir strateji ile ele almak yerine anlık ve taktik adımlarla yol almayı seven ve dış politikaya iç siyasetin bir uzantısı olarak yaklaşan Erdoğan için, S-400’ler ve bu çerçevede yaşanacak tüm krizler, gelecek başkanlık seçimlerinin kazanılmasında propagandanın merkezine oturacak gibi görünüyor.

S-400’lerin tetikleyeceği Amerikan yaptırımları ve Doğu Akdeniz krizi nedeniyle gelecek AB yaptırımları, iktidarın ekonomideki başarısızlığını gözlerden saklamasını ve suçlu olarak ABD ve Batıyı işaret etmesini kolaylaştıracaktır. Hatta Erdoğan’ın, bir adım daha atarak milleti emperyalizmle mücadele gibi bir önceliğimiz olduğuna ve bu mücadelenin, yoksullaşma gibi bir bedeli olacağına ikna etmesi de sürpriz olmaz.

Nitekim ‘dik durduk eğilmedik’ sloganları yeniden ve bolca kullanılmaya ve muhalefet, emperyalizmle mücadelede iktidarı yalnız bırakmakla suçlanmaya başlandı. AKP sözcüsü Ömer Çelik S-400 sevkiyatı başlamadan bir gün önce yaptığı açıklamada “S-400'ler Türkiye'nin milli güvenliği ile ilgili bir ihtiyaçtır. Gönül isterdi ki müttefiklerimiz bir NATO üyesi olan Türkiye'nin ihtiyacını karşılamak için daha etkili olabilselerdi, ancak Türkiye kararını vermiştir” dedikten sonra ana muhalefet partisi CHP’yi eleştirerek şunları söyledi;

“S-400 konusunda CHP'den milli bir duruş göremiyoruz. ABD'nin tezlerini izah etmeye çalışıyorlar.”

Erdoğan ve Bahçeli’nin yaptırımlar geldikçe ve kriz derinleştikçe söylemlerini daha da sertleştirecekleri ve muhalefeti, milli olmamakla, vatansever olmamakla suçlamaya devam edecekleri açıktır.

Muhalefet, Erdoğan’ın bu hamlesinin emperyalizmle mücadele amacıyla olmadığını,  Erdoğan’ın önceliğinin, hesap verme yükümlülüğünden kurtularak kendini rahat hissedeceği medeni dünyanın dışına çıkma hamlesi olduğunu, her şeyin savaşla değil barışla çok güzel olacağını topluma anlatmak zorundadır. Aksi halde sürekli savaş ve seferberlik hali ve OHAL yönetimi Erdoğan’a, muhafazakâr milliyetçi damarı harekete geçirerek, muhalefeti ve filizlenen umutları yok etme imkânı verir.

Yoksulluğun tek ilacı barıştır. Sürekli savaş hali yalnızca ve yalnızca yoksulluğu kalıcılaştırır.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.