'Suriyeliler' kavgasında kasa her zaman kazanır

Erdoğan rejimi, Türkiye’yi dev bir casino gibi yönetiyor. Her zaman kasanın kazanması için de devlet aygıtının Osmanlı’dan bu yana getirdiği ne kadar kirli, hileli, kanlı numara varsa, hepsi zamanı gelince tutuldukları çekmecelerden bir bir çıkarılıp uygulanıyor. 

Aslında her şey Türklük Sözleşmesi icabınca ilerliyor. Peki nedir bu sözleşme? Uymayanlara ne olur? Ya da sözleşmenin tarafları, ‘ocak dışı’ gördüğüne ne yapar? Yapılabileceklerin sınırı yok: Toplu sürgün, mübadele, küçük-büyük ölçekli katliamlar ve nihayet soykırım.

Aykan Sever, Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi’nden (Dipnot Yayınları, 2018) alıntılayarak bu sessiz uzlaşmaya ışık tutuyor:

“... zikzaklı bir tarihsel süreç içerisinde tedricen inşa edilen Türklük Sözleşmesi’nin üç temel maddesi vardır: Birinci maddeye göre Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek, toplumsal hiyerarşide üst katmanlara çıkabilmek ya da çıkabilme potansiyelini sürdürebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekmektedir.

İkinci maddeye göre, Osmanlı ve Türkiye’de Gayrimüslimlere yapılanlar (tehcir, katliam, soykırım, gasp, ırkçılık, ayrımcılık vb.) hakkında doğruyu söylemek, bu gruplarla duygudaşlık kurmak ve bu gruplar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır. Üçüncü maddeye göre ise, Türkleşmeye direnen Müslüman gruplara, özellikle de buna kararlı ve güçlü bir şekilde direnebilmiş Kürtlere yapılanlar hakkında doğruyu söylemek, onlarla duygudaşlık kurmak ve onlar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır.”

Osmanlı’nın son dönemlerinde uluslaşma süreci tüm hızıyla ilerlerken, Avrupa’nın Osmanlı’ya dayattığı ‘eşit vatandaş’lık ilkesine karşı, Anadolu’yu Türk ve Müslüman yurdu yapma hevasındakiler ‘milleti hakime’ ile ‘milleti mahkume’ ayrımı ile ‘öteki’ne galebe çalmaya, yaşam hakları da dahil varlıkları üzerinde söz sahibi tek muktedir olmaya çalışmaktan asla vazgeçmedi.

İttihat ve Terakki döneminde devletin özünü oluşturan bu hastalıklı yaklaşımın bugün en önemli temsilcisi haline dönüşen AKP rejimi, bu yönüyle de İttihat ve Terakki’ye benzetilebilir - diğer pek çok sakat uygulamada olduğu gibi.

Sonrası malum. Rumlar, Yahudiler, Ermeniler, Süryaniler... Hallaç pamuğu gibi atıldılar. Sürüldüler, mübadele edildiler ve nihayet ‘kökleri kazındı.’ Yeter ki devlet zararsız ziyansız yaşayabilsin. Yani kasa her zaman kazansın.

Peki ne oldu da, müşfik, merhametli, kucaklayan, ekmeğini paylaşan Türkiye bir anda Suriyeli dindaşlarına ‘Syrer Raus’ (Suriyeliler defolsun) çekmeye başladı? Nasıl oldu da demokrat görünümlü ‘evrensel vatandaşlık’ ilkelerini ‘iliklerine kadar özümsemiş’ aydın(!)lar, anti-Suriyeli kampanyasının bayrak sallayanlarına dönüştü?

Bu sorgulamayı, eninde sonunda tek bir yatakta birleşerek denize dökülen nehrin iki ayrı kolundan yürütmekte fayda var.

İlki devletin meseleye yaklaşımı; ikincisi kanaat önderlerinin Suriyeli avındaki belirleyici rolü. 

Erdoğan rejimi, 2011’de Suriye’de iç savaş patlak verdiğinde kendisini, Esad rejiminden kaçanların hamisi ilan etti. Yüz binlerce Suriyeli, peşinden dört nala gelen ve ölümün soluğunu her an enselerinde hissettiren kabustan Türkiye’ye kaçarak kurtuldu. Tabii köprünün altından çok sular aktı. Zamanla bu sayı 4 milyona geldi dayandı.

Ancak ilk zamanlarda bile iktidarın meseleye fırsatçı yaklaşımı dikkatlerden kaçmadı. Neydi o yaklaşım?

Suriyeliler, Avrupa’ya karşı ‘karlı bir pazarlığın’ aracı haline dönüştürülmüşlerdi bile. 

O pazarlığın anahtar kelimeleri, “Kapıları açarız ha” oldu. Son olarak İçişleri Bakanı’nın sözlerinde hayat buldu o politika:

“Türkiye oyalanacak bir ülke değildir. Tarihin en büyük göç dalgasıyla karşı karşıyayız. Buradan kapıları açtığımızda altı ay hiçbir hükümetleri (AB ülkelerinin) dayanamaz.”

Ardından noktayı Dışişleri Bakanı koydu:

“Avrupa Birliği’yle geri kabul anlaşmasını askıya aldık.”

Peki neydi bu geri kabul anlaşması? Türkiye ne istiyordu, ne aldı ya da alamadı?

Ankara, 28 Haziran 2014’te Geri Kabul Anlaşması’nı onaylayarak yürürlüğe soktu. Anlaşma ile, Türkiye’de veya AB’ye üye olan ülkelerden birinde yasadışı olarak bulunan, ülkede bulunma ve ikamet etme koşullarını sağlamayan kişilerin ilgili ülkeye geri gönderilmesi amaçlandı.

Yani, AB, Türkiye’yi kendine tampon bölge yaparak, Suriyeli ya da Afrikalı her türlü düzensiz göçmen akınını kesmenin yolunu aramış, karşısında bu durumdan kazançlı çıkmak isteyen Ankara ile para pazarlığına oturmuştu. Masadaki tek ‘çelici’ para değildi. Bu mutabakat aslında, taraflar arasında 16 Aralık 2013 tarihinde  imzalanan Vize Muafiyeti Anlaşması’nın bir parçasıydı. 

Yani Ankara hem para hem de Türkiye vatandaşlarına vize muafiyeti kartı karşılığında, Suriyelileri Türkiye’de sabitlemeye rıza göstermişti. 

Burada hukukta sıkça kullanılan ‘ilişkide rıza’ kavramına atıf yerinde olacaktır.

Peki sonra ne oldu? Türkiye o istediği ve kendisine vaat edilen 3 milyar euro'ya kavuştu mu?

Ya da Türkiye vatandaşları AB’de istediği gibi özgürce seyahat etmeye başladı mı?

İkisine de yanıt kocaman bir ‘hayır.’

2017 sonu itibariyle, AB vaat ettiği 3 milyar euro'nun sadece 750 bin euro'sunu göndermiş. 

Avrupa’ya vizesiz seyahat hayali ise, Türkiye’nin 72 kriteri yerine getirmediği gerekçesiyle rafa kalktı. 

Buraya kadarki sürecin özeti şu: Türkiye, Suriyelileri AB’ye karşı bir pazarlık unsuru olarak kullanmaktan çekinmedi. İstediklerini elde edemeyince de Ensar (herkesi seven, herkese yardım eden) olmaktan vazgeçti.

Avrupa da bu konudaki fırsatçı yaklaşımı ile kendi topraklarını güven altına almanın, göç akınına maruz kalmamanın hesabını yaparken, bir yandan da Türkiye’nin “demokratik de olmayacağız, hiçbir AB kriterini de takmayacağız ancak siz yine de bize vize serbestisi tanıyacaksınız, kusurlu hallerimize eyvallah diyeceksiniz” dayatmasına kocaman bir kırmızı kart gösterdi. 

'Kapı açık arkanı dön ve çık!' dendi özetle. Sonrası vahim tabii. ABD’den de benzer bir yaklaşım gören Ankara, teselliyi Rusya’nın ‘şefkatli’ kollarında aramaya karar verdi. Buradaki ‘şefkat’ kelimesinin ne kadar tehlikeli olduğu sanırım anlaşılmıştır.

Suriyeliler, dış politikada artık kazandırmıyordu ancak buna bir de ‘içeride yenilgi’ eklenince işler değişti, rejim için tehlike çanları son ses çalmaya başladı.

Suriyeliler, ekonomik krizden sıtkı sıyrılan halkın gözüne gözüne sokulmaya başlandı. Kimi yerlerde öyle dengesiz bir yerleşim politikası izlendi ki, Suriyelilerin nüfusu yerel halkın sayısını kat be kat aştı.

İstanbul gibi şişmiş, 15 milyona dayanmış bir kente kayıtsız Suriyelilerin girişine karşı tek bir adım dahi atılmadı.

Çocuk işçiler neredeyse yağma usulü çalıştırıldı.

Suriyeli kadınlar özellikle sınır illerinde ikinci, üçüncü, dördüncü eş yapıldı.

Suriyelilerin dükkanları Arapça tabelalar ile kaplanırken tek itiraz yoktu. ‘Kardeş’imiz ekmeğinin peşindeydi.

O zamanlar ekonomik kriz böyle derin değildi, AKP hep kazanıyordu, AB ile tatlı tatlı ‘vizesiz seyahat’ pazarlıkları yapılıyordu.

Bir eylül akşamı serinliğindeydi her şey vesselam…

Ta ki kış gelip çatana kadar!

Entegrasyon politikaları da yetersiz kaldı çünkü sayı çoktan dört milyona dayanmıştı bile.

Halkın kulağına, ‘Suriyeliler ekmeğinizi çalıyor’ diye üfürülmeye başlandı. Oysa ki ekonomik krizin sebebi Suriyeliler değil, uluslararası iktisadi sisteme meydan okuyan AKP idi. 

Berbat bir ekonomi politikası izlemeleri bir yana, talan, rüşvet, adam kayırma ve kendi petty (küçük, adi) burjuvazisini yemleme politikasını sürdürdü. 

Bu uygulamalar sadece toplumu, ekonomiyi değil aynı zamanda devleti de çökertti. Halkın bu duruma tepki verme süreci hayli yavaş oldu; zira AKP müthiş bir kara propaganda yürüttü. 15 Temmuz’a ülkenin aklı selimlerinin üzerinden geçmek üzere bir ‘truva atı’na dönüştürdü.

Başarılı da oldu.

Ancak çok değil üç yıl sonra, ekonomik krizin boğduğu halk İstanbul ve büyük şehirlerde uyanışın, dirilişin ilk sinyallerini verdi.

Yerel seçimlerde AKP’yi yavaşlattı. AKP de harıl harıl ‘yenilgi’nin faturasını kesecek adres aramaya başladı. Elbette kendi içine bakacak değildi; 15 Temmuz’un siyasi ayağını bile kendi içinde görmeyi reddeden, ya da aslında dışarıda aradığı ‘canavar’ın kendisi olduğunu asla kabul etmeyen bir organizma sokaklara inip ‘fail’ aramaya başladı.

Sokaktan yükselen/yükseltilen ‘Suçlu Suriyeli, ayağa kalk’ çığlıkları, çıkacağı yolun ateşleyicisi oldu. 

‘Suriyeli avı’na çıkılırsa iktidar belki yeniden çok daha güçlü olarak dönerdi AKP’ye. Denenip görülmeliydi. Zaten Suriyelileri sınırdışı etmek o meşhur Türklük Sözleşmesi’ne de aykırı değildi. Gemi batarken ilk önce tabii ki ‘yükler’ atılacaktı. 

‘Sokak öyle istiyor’ denilerek hem de. Hoş sokak da bu konuda sahiden ırkçılığın dibine dibine vurmuyor değildi.

Siyasi partilerin hemen tümü, HDP tabanı da dahil, Suriye karşıtlığı konusunda yüzde 80’lere varan bir oydaşlık içinde!

Bu noktada, yaşam hakkı, insan hakkı, özgürlük vs gibi tüm kavramlar, Suriyeliler ‘defedilene’ kadar rafa kaldırılabilir. Sonra yine Kürtlerin hakları ya da katledilen Ermenilerin ve diğer azınlıkların mücadeleleri için yeniden sahaya konulabilir.

Peki ya meselenin ikinci ayağı? Orada gazeteciler, kanaat önderleri ve sosyal medya ‘guru’ları var. ‘Etki ajanı’ olarak da nitelenebilirler. Bir kısmı devletle çalışmayı çok sever. Rejim, Türklük Sözleşmesi’ni işletmeye karar verdiyse, ilk önce bu ‘etkili’ isimlere brifing verilir ve propaganda makinesinin ateşi körüklenir.

İsmail Saymaz ve türevlerini bu pencereden okumakta fayda var. Ne diyordu Saymaz, Türkiye’yi ‘dingonun ahırı’na benzettiği o meşhur ‘haykırış’ında:

“Bizim Suriyeliler’in bir kısmı tatile gidiyor, bayrama gidiyor geliyor. Geçici koruma yönetmeliği ülkesinde yaşayamaz hale gelen ve ülkesine dönenlere tanınmış bir haktır. Ama bizde hiçbir iş kurala, hukuka uygun olmadığı için Suriyeliler tatile gidip geli geliyor. Bir de altı aylık tatil süresi var. 300 bin de gitmiş geri gelmemiş. Ama tatile gidip gelen mülteci nerede görülmüş? Türkiye dingonun ahırına dönmüş, gidip geliyor. Kimse de kardeşim nereye gidiyorsun demiyor.”

Ne kadar çok ‘tatil’ kelimesi kullanmış. Sanki Suriyeliler Türkiye’ye zevkten gelmişler gibi. Sanki sahiden de Suriye’ye ‘tatil’e gidiyorlarmış gibi.

Oysa, bu gidenlerden 300 binden fazlasının Türkiye’ye dönmediğini açıklayan da Saymaz’ın bizzat kendisi.

Kimi istatistiklere göre, bayramlarda Suriye’ye gidip-gelenlerin sayısı 20 bin bile değil. Oysa, Saymaz’ın ‘isyan’ından sanki milyonlar sınırı kevgire çevirmiş, canlarının çektiği gibi Suriye’ye gidip geldikleri izlenimi çıkıyor.

Her yanı manipülasyon kokan bir yaklaşım Saymaz’ınki. 

Saymaz en görünür örnek. Onun gibi çok sayıda demokrat görünümlü devletçi kanaat önderi var. 

Gazeteci Banu Güven ise, Saymaz’ın bu rejimle ultra uyumlu yaklaşımına doğru yerlerden itiraz ediyor.

İkili arasındaki tartışma aşağıdaki gibi ilerliyor. 

 

Güven, DW Türkçe’de konuyla ilgili kaleme aldığı yazısında, ‘Suriyeliler ülkesine dönsün’ argümanını savunan güruhun argümanlarının gerçeklerden ne denli yoksun olduğunu gözler önüne seriyor.

Elbette, kayıtdışı çalışanlar saptanabilir ve sistemli bir şekilde bu sorun rehabilite edilebilir. Ercüment Akdeniz’e göreyse, Türkiye’nin gözlerden kaçırdığı çok önemli bir başka husus daha var:

“Suriye savaşının üzerinden 8 yıl geçti ve Türkiye’ye sığınan insanlara hâlâ “mülteci statüsü” verilmedi! Statü gasbı “düzensiz göç”ün asıl nedenidir. Çünkü Türkiye statü hakkını kabul etse mülteciler uluslararası koruma altına alınacaktı. Güvenli yaşamaları ve çalışmaları için alt yapı sağlanacaktı.”

İşte tam bu noktada rejimin tüm argümanları çöküyor. Tüm etki ajanlarının hararetli propagandasına rağmen. Ancak toplum bu konuda iktidara boş çek vermiş görünüyor. Çok sayıda Suriyeli sınırın öte tarafına, bir ‘çuval’ gibi bırakılacak. ‘Nerede yaşarlar, hala savaşan tarafların hedefi haline gelirler mi, bir köşede öldürülürler mi’ sorularını sormadan…

Yine de... Suriyeliler konusunda baraj kapakları açılmışsa bir kez geriye dönüş olmayabilir. Cılız demokrat sesleri zaten kimse duymayacak, dinlemeyecek.

Yakında yeniden insan kaçakçısı çeteleri, Ege’de, Akdeniz’de boğulan çocukları, insanları görmeye başlayacağız gibi. Ta ki AB yeni tavizler verene kadar. Belki de para…

Tarihin kanlı sayfalarına Suriyelileri de eklemek üzere miyiz, ne dersiniz?