Cengiz Aktar
Tem 25 2018

Terk, İtiraz, Biat

Albert Hirschman’ın 1970 tarihli Exit, Voice and Loyalty: Responses to Decline in Firms, Organizations, and States (Terk, İtiraz ve Biat: Şirketler, Örgütler ve Devletlerin gerilemesine tepkiler) başlıklı temel eseri Türkiyelilerin önündeki seçenekleri mükemmel ortaya koyar. Üstelik şimdi 24 Haziran sonrasında değil, bu 200 yıldır böyle!

Biat mâlum, ezici çoğunluğun ruh ve şuur hâli. Rejimin dağıttığı ihaleden, sadakadan, tüketim olanaklarından, itibardan, milliyetçi hamasetten, kin ve intikam ruhundan, kavruk muhafazakârlıktan gayet memnun, özgüvenli bir kitle var. Onların terk etmek veya itiraz etmek gibi bir dertleri yok. Hayatlarını yaşıyorlar, yaşayabildikleri kadar.

24 Haziran sonrasında bu kitleye ayak uydurmaya çalışan sayısı ise azalmıyor, artıyor; haberimiz olsun.

Terk, diğerlerinden önce Kürdlerin toprakla ayrılması demek; bu muazzam bir şiddete gebe. Daha sınırlı boyutlarda, doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, atalarının gömülü olduğu toprağı terk etmeye mecbur kalmış ve bunun yaratacağı travmayı göze almış bireylerin gitmesi demek.

200 yıldır göç veren ve bu yüzden sürekli beyin ve beceri kaybeden toprakların yeni göçlere maruz kalması demek. Bu süreç 1 Kasım sonrasında başladı, ama 15 Temmuz sonrasında ciddî boyutlara erişti. Kovuldu Türkiyelilerin bir kısmı memleketlerinden. 24 Haziran sonrasında bu süreç yapısal bir hâl almıştır.

Gitmek/kalmak ikileminde somutlaşan ruh hali kısır bir tartışmanın da mevzuu. Esasen tartışma bile yok, giden gitti veya gidiyor, konuşmuyor artık. Zira terk kararı kitlesel değil kişisel! Yine de, kalınması gerektiğini savunanlar muhalefet örgütlemek arzusunda olduklarından mağdur insanlara bol keseden umut dağıtmaya devam ediyorlar. Umumiyetle tuzları kuru. “Güzel günler göreceğiz” masallarına itibar etmeyip yollara düşenler ise Ege’de veya Meriç’te boğulup gidiyor…

Gelelim itiraza. Önce biraz ütopya… İtiraz hukukun üstünlüğü, siyaset alanının olabildiğince açılması ve ufukta, cılız da olsa, bir ışık demek… Türkiye’nin modernlik serüveni yeniden ve gerçekten şimdi başlayacak demek. Tektip dayatmaların karşısında çalışanın, kadının, çocuğun, doğanın, hayvanın, farklı cinsel eğilimlinin, etnik ve dinî farklıların eşit hakkını arayan kavgalar şimdi başlayacak demek.

Cinin şişeden çıktığı, insanların rejimin biçtiği Selefî marka deli gömleğini giymeyeceği bir Türkiye ve küresel vicdandan kimsenin azade olmadığı bir dünya o kavgaların sigortaları olacak demek. İktidarın karşısında, geçmiş dönemlerden farklı olarak meşruiyet kazanmış, itiraz etmesini öğrenmiş ve sesi gittikçe gür çıkan bir toplum demek.

Var mı böyle şeyler Türkiye’de bugün? Tam aksine söz konusu olan bir distopya. Üstelik adı bile tam manasıyla koyulamamış bir distopya. 1947 tarihli Aydınlanmanın Diyalektiği kitaplarında Adorno ile Horkheimer “Aslında amacımız, insanlığın gerçekten insanî bir duruma ulaşmak yerine neden yeni bir tür barbarlığa battığını anlamaktan fazlası değildi” derler. Türkiye’de, bırakın anlamayı, daha üzerimize çöken heyulânın ne olduğu konusunda bile bir ortak tanı yok. Oysa barbarlığın dibindeyiz…

Rejimin ise, icraatından anlaşılacağı üzere kendi adının ne olduğu konusunda bir tereddüdü yok. 24 Haziran sonrasındaki bir ayda gemi azıya almış durumda. Yeni Faşist Türkiye’yi tepeden tırnağa inşa ediyor.

Recep Tayyip Erdoğan, en irisinden en tâlisine kadar her konuda tek karar mercii.
Hukukdışılık yeni hukuk normu.

Kuvvetler ayrılığı kalmadığı gibi Saray’dan başka bir kuvvet de kalmadı. Buna rağmen Mecliste her şey normalmiş, eskisi gibiymiş gibi davranan, komisyonlarda faaliyet gösteren, kimsenin dikkate almadığı soru önergeleri kaleme alan çiçeği burnunda vekillerin vatandaşla alay eder bir hâli yok mu?

Bütün devlet kurumları biat ve sadakatle işletiliyor.

İnsan, hayvan, tabiat, her canlı görülmemiş ve cezasız zulüm ile karşı karşıya.
Ve en vahimi, bütün bu icraat yukarıda tarif edilen biatçı devasa kara kalabalık tarafından sonuna kadar destekleniyor.    

Mücadeleye niyet edenlerin, “hiçbir yere gitmiyoruz”, “burası bizim memleketimiz” yollu hamasî lakırdıları telaffuz ettikten sonra hangi yolları izleyebilecekleri ve bu yolların ne derece etkin olacağı meçhûl.

“Kalan sağlar bizimdir” dedikten sonra mücadelenin, itirazın nasıl cereyan edeceği konusunda kafalar son derece karışık. İlk refleks, mücadelenin muhalefette lider değişikliğiyle olması gerektiği… Oysa başkanın her çeşidine mutlak bir beceri atfeden bu mücadele biçimi, sorumluluk almayan ve lider değiştirince her şey hallolacak sanan acizlikten veya tenbellikten başka bir şey değil.

Üstelik mucizevî bir lider de bulunsa önümüzde uzayıp giden ve ucu görünmeyen dönem, güçlü, karizmatik liderliklerle dahî baş edilemeyecek bir dönem. Siyaset alanı 1946 sonrasında görülmediği kadar daralmış ve kararmış durumda. Baksanıza Selahattin Demirtaş hâlâ hapiste.

İntikam şehvetiyle sürekli alan daraltan ve gözünü karartmış bir rejim ve kitlesi var artık. Her muhalifin, doğa, kent ve toplumun üzerindeki baskı artacak, “tüket ve kes sesini” Yeni Türkiye’nin yeni sloganı olarak dağa taşa kazınacak.

Dolayısıyla siyaset yapmanın ya da sadece konuşmaya devam edebilmenin sivil ve yeni yollara ihtiyacı var. Parlamento dışı siyaset alanında rejimin zulmüne karşı çıkan, karşı çıkmakla kalmayıp alternatif çözümler üreten kadın, işçi, çevre, sosyal medya ağırlıklı itirazlar değerli.

Pasif ya da pasifik yani şiddetsiz direnişlerle ilerleyen bu itiraz ve direniş biçiminin gücünü küçümsememek lâzım. Eksik olan, itirazlar arası dayanışma ve eşgüdüm, bu sağlanmadan sonuç almak zor gözüküyor.  

Yerellik ve bölgecilik Kürt Siyasî Hareketi’nin Türkiye’ye öğrettiği bir mücadele biçimi olarak siyasette kalıcı. Bu da çok değerli ve itirazların yeni dönemdeki temel zemini olmaya aday.

Yurtdışından muhalefet II. Abdülhamid döneminden bu yana olduğu gibi, bir başka mecra. Her ne kadar mekân sorunu olsa da iletişim imkânları bu mecrayı da anlamlı kılıyor. Kürt Siyasî Hareketi’nin onyıllardır nasıl Avrupa’dan yayın yaptığını hatırlamak kâfi.

Sonsuz iletişim olanakları, hükümetin en korktuğu ama engelleyemediği sosyal medyayı itirazın en güçlü mecrası konumuna getiriyor. Bunun önünü almak pek mümkün değil; Çin ve İran gibi en kontrol altındaki ülkelere bakmak kâfi. Öyle anlaşılıyor ki susturulan medyanın yurtdışından yayını katlanarak artacak.

Bütün bunlar, pek iddialı demokratik muhalefetten önce mütevazı ama daha etkili bir antifaşist mukavemete işaret ediyor.