Tezer Özlü'nün günlüğü 35 yaşında: Yaşamın Ucuna Yolculuk

 

Vaktiyle Tezer Özlü hakkında yazdıklarımı, yıllar sonra tecrübenin aşınmış, çoğalmış bilinciyle okumak, yazı yolculuğunun zamansız, sınırsız coğrafyasına çağırdı beni; Modigliani’nin kadınlarını kıskandıran eğik duruşuna, kemikli parmaklarının arasına sıkıştırdığı filtresiz sigarasına, melankolik tebessümüne bakarken onu duymaya çalışıyordum. Sesi tütünle boğulmuştu sanki. Üstünde ‘Çocukluğun Soğuk Kış Geceleri’ yazan sararmış kitaptan henüz bir satır bile okumamıştım. Yüzünde dolaşan kederin çizgilerini inceliyordum. Ansızın bir yerden hatırlayacakmışım gibi bakıyordum yaşlanma ihtimali olmayan o genç kadına.

Onu hayal ederken kendi geleceğimi de merak eder gibi yazmışım;
“İnce bacaklarımla aydınlık yaz günlerinde yokuşu koşuyorum” diye başlayan hikâyesini okuduktan sonra ruhum bir daha huzur bulmadı. Sadece kitap yüzünden değil, büyüyordum. Kalabalık bir plajda, ‘ince bacaklarıma’ yapışan kum tanelerine, zamana, insanlara aldırmadan okuduğum kitap, makul hayatın dışına sıçrama eşiğim olmuştu.

Sınırsız dünyanın sıradan, önemsiz bir parçası değildim artık. Özgürdüm, cesurdum. O kitabın gerçek kahramanı gibi istediğim zaman okuyacak, istediğim zaman yatacak, istediğim zaman evden çıkacaktım. “Yalnız geceler de biter. Çocukluğun soğuk geceleri de” diyordum kendime. İsyan etmeyi öğreniyordum. Kabuğum çatlamıştı.

Öldüğü yaşa geldiğimde hakkında bir yazı yazacağımı hiç düşünmemiştim. Neden düşüneyim, insan o yaşta böyle şeyler düşünmüyor ki. Sadece açlık, susuzluk gibi sarsıcı bir “yazma acısıyla” kıvrandığımı hatırlıyorum. Yıllar sonra onun o eğik duruşuyla bir kitapçıda karşılaşınca ürperdim. Muhtemelen ilk gençlik yıllarımı ve daha sonra onu yazdığım dönemi hatırlattı bana. İz bırakan kitaplar bunu yapar; Sadece o kitabı değil, onu okuduğunuz, hakkında yazdığınız, içinde yaşadığınız anı da esnetir, hatıralarınızı da zamansız kılar.

Okuduktan sonra onun gibi yollara düşme arzumu kırbaçlayan “günlüğü” 35 yaşına basmış. ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ için özel bir baskı hazırlamışlar. Kapaktaki kadının yüzüne ilk kez görüyormuşçasına baktım bir süre. Hala hayatın bütün fazlalıklarına meydan okuyan acı ifadesiyle tebessüm ediyordu.

Eve dönünce Türkiye’de ilk kez 1984’de yayımlanan eski baskısını buldum. 82’de Berlin’de Almanca yazılmış, orada yayımlanmış ve 83’de Margburg Kenti Yazın Ödülü’nü almıştı. Yaşadıkça solgunlaşan ayrıntılardan geriye kalanlar, sözcüklere dönüşebilen duyguların, düşüncelerin, yaşantıların kalıcılığını hatırlattı:

“Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar. Ya da sevgiyi sevgi, beraberliği beraberlik, ayrılığı ayrılık, yaşamı yaşam, ölümü ölüm olarak yaşıyorlar. Oysa yaşam ölümle, ölüm yaşamla tanımlı.”

Tezer Özlü, yazma serüveninde “derinlerinde duygular aradığı” benliğinin parçalanmış izlerini sürerken, hakikatini kendisi gibi olmakta, kalmakta bulan bir yazar. Doğrudan okura yönelik olduğu düşündüren ifadelerinde de önce kendine sesleniyor. Özlemlerini, acılarını, doyumsuzluğunu, korkularını, çaresizliğini eğip bükmeden, kurgulamaya ihtiyaç duymadan yazarak dünyasını genişletmek ruhunun doğal bir uzantısı gibi sokuluyor anlatılarına.

“Yazarken öykü anlatacak değilsin. Çevre öykü dolu. Her insanın her günü öykülerle dolu” yazmış son ana kadar birlikte yaşadığı defterine. “Dünya acılı olduğu için” yazdım der Özlü. Ona göre, her söylenen söz, bir biçimde insanın kendisini onaylamasıdır.

Avrupa şehirlerinde, Kafka’nın, Svevo’nun, Pavese’nin izini sürerken en sadık eşlikçisi, çocukluğu, kırık gençliği, hoyrat savrulmaları ve şikayet etmediği biricik yalnızlığıdır. “Yaşamın mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek” dedikten sonra “Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalmasıdır” der.

Yalnızlık direncini yitirmemek her daim esas meselesi olmuştur. Ben onun çelişkilerden beslenen inatçı uyumsuzluğunu hep sevdim. Kendini tüm insanlıktan güçlü hissettiği anda, “çıplaklarından sıyrılmaya çalışan ağaçlar” kadar bırakılmış hissetmesini, özlemlerinin karşılıksız kalmasını, terk edilmeyi, yetersizliği tevekkülle kabullenişini, kendisini gözetleyişindeki açıklığı, oralarda gördüğü karanlığı anlatışındaki asiliği yıllar içinde daha iyi kavradım.

Yolculuk boyunca yazdığı bu günlüğü Berlin’de tamamladığında iki sene sonra öleceğini biliyor muydu, emin değilim ama bilmesi onun yazıyla ilişkisini değiştirmezdi, bunu biliyorum. Yaşamın sonu, çocukluğundan beri yakın görünür ona. Her solukta, her büyüyende, her yaşlananda, her sarılmada o sonu görür. Ancak trenlerden, kentlerden, insanlardan, yazarlardan geçtikçe uzaklaşır yaşamın sonundan.

Anlatılarının herkesi kolaylıkla kucaklamayan sert, kabuklu bir içtenliği var. Özlü’nün yazı iklimine sokulup bir kez ona sıkıca tutunanların onu bir daha bırakmama sebebi bu sanırım.

Yazarların peşinden giderken kendine doğru açılan bu yolculukta, kendi “sınırsızlığını” keşfediyor ve asla pişmanlık duymayan bir insanın kararlığıyla yazıyor: 

“Başıma buyrukluğuma hayranım. Sayısız bedenlerden, kitaplardan, galeri duvarlarından, müze koridorlarındaki, salonlarındaki sayısız resimlerden, sayısız anılardan, sayısız saatlerden, günlerden, haftalardan, aylardan, onyıllardan, İstanbul Boğazının su yüzeyine baktığım baktığım, baktığım.... Başladıkları an zaten bitmiş olan sayısız sevgiden. Kendimi sevdiğim başkalarının bedenlerinden. ülkelerden, sistemlerden, bürokrasiden, demokrasiden, dünyanın tüm savaşlarından, tüm yönetimlerinden, tüm polislerden ve futbol takımlarından artakalan yalnız kendi doluluğumun boşluğu. Kendi bağımsızlığım”.

Özlü “bir ağaç gibi katı ve yalnız” duruşunu, yazının diline tercüme ederek toplumun genel geçer değerleriyle arasına mesafe koyar, varoluşunu onaylayan doğal bir mesafedir bu;

“Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin “medeni durum” dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil... Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç ailem olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırkeni hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka bir şey olduğumu duyuyorum.”

Tezer Özlü eleştirdiği “düzene” rağmen üç kez evlendi ama bu kitapta da yazdığı gibi ikili insan ilişkilerini çıkış noktası olarak görmemiş. “Sürekli evlilikleri her zaman yanlış, toplumsal düzenin yanlış kurumları olarak nitelendirdim. Onlara karşı direndim, direneceğim” cümlesiyle okuru uyarıyor.

Onun bütün hırçın itirazları, yazı dünyasını da şekillendiren sahih bir tavrın uzantısı olduğu için okuyana geçiyor. Bu yolculukta kendisine eşlik eden okurun elinden tutup aklın sınırlarının sıkıcılığını, yetersizliğini göstererek, deliliği içselleştirdiği başka bir alana davet ediyor:

“Deliliğin derin boyutunu tanıyorum, diyorum. Akıl ve delilik arasındaki o çizgiyi: Önümde açılan Akdeniz’in gökyüzüyle birleştiği ufuk çizgisi gibi.”

Onu sevdiği yazarların peşinden sürükleyen tutku, sadece yazma arzusu değil belli ki. Onların eserleriyle, hayatlarıyla kurduğu bağda ıstırabın yazıya dönüştüğü sihirli anlar var. İtalyan romancı Svevo’nun Trieste’deki evini ziyaret ettiğinde yazmış:

“Adalar’ın bitkileri kokuyor. Güneş büyük, koyu yeşil, güçlü çamlara doğru iniyor. Castello e Catedrale di S. Guista tepesindeyiz. Defterime not alıyorum. Defterimde İstanbul’dan beri yanımda taşıdığım Svevo’nun bir cümlesini buluyorum: “Hiçbir zaman sakin olmamak benim yazgım.”

Özlü’nün aidiyet duygusu, karşılığını içinden geçip gittiği kentlerde, ıssız sokaklarda, tenine, ruhuna dokunup terk etmeyi sevdiği “yabancılarda” buluyor.

“Dünya edebiyatında belki en ihtiraslı sigara içen, her gün en az altmış sigara içen yazar. Sınırsızlığını sigara ile dengelemeye çalışan, aşk, kıskançlık, evlilik ve ölümü en güzel anlatan, insanın kendi kendine algılayamadığı ama Svevo okuyunca tanımlayabildiği tüm gizli duyguların büyük ustası” diye tanımladığı yazara giderken yine kendiyle buluşmuş:

“İstanbul akıl hastanelerinde günde altmış sigara içtiğim kesitini anımsıyorum yaşamımın. Yapacak hiçbir şey olmadığı için. Davranış özgürlüğümü elimden alacaklardı. Alamadılar. Bugün 12 Temmuz günü Trieste kent kütüphanesinde, Svevo bölümünde oturabiliyorum ve kütüphane raflarında dizili dört yüz bin kitabın kokusunu soluyabiliyorum. Daha öte bir bağımsızlık isteyebilir miydim”.

Zamansız bir yazar Tezer Özlü. Bu yolculukları, benliğinin bilinmeyenine doğru yaparken, çocukluğunu, gençliğini, yaşayamadığı yaşlılığını, kafasına yediği elektroşokları, erkeklerini, deliliğini, bencilliğini, sevişmelerini, sevemediklerini kendisini bile taklit etmeden yazdı. O yazmanın dünyaya, acılara karşı bir savunma biçimi olduğuna inanıyordu. Tıpkı ‘bu kahrolası yeryüzünün o büyük yalnızını ne kadar çok seviyorum’ diye anlattığı Pavese gibi.

Yıllar sonra 35. yaşını kutlanan bu “zamansız” kitap vesilesiyle onu tekrar anarken, çocukluğuyla başlayan hikayesini anlattığım yazı, ölmeden evvel yazdığı bu son anlatısıyla buluşunca çember kapandı.

“Şimdi burada Torino’da, Valentina bahçelerinde, çocukken ne denli sıkıldığımı anlıyorum. Çocukluğun sınırları korkunç. Çocukluğun soğuk geceleri gibi” diyor.

Çocukken insanın sınırlarından taşmasına izin verilmemesini saçma buluyor. Yıllar içinde sezgilerin, duyguların, düşüncelerin, tecrübelerin üst üste yığılmasıyla çocukluk sürgününden kurtulduğuna memnun.

Tek mutluluğunun kaçmak olduğunu kavrıyor:

“Her şeyden, her şeyden. Bütün çocukluklardan, bütün acılardan, bütün sevgilerden, bütün doyumlardan, bütün gecelerden, bütün günlerden, evlerden, evliliklerden, her ülkeden, her sınırdan, her sınırlılıktan, alışkanlıklardan, her dünyadan, her öteki dünyadan, her yaşamdan.”

Onun bütün kaçışları kendiyle yeniden, yeniden buluşmak içindi sanırım. Kendisini zorlayan ama bir o kadar da güçlendiren bu hayatı hak etmek, yaşamın sozsuzluğuna kavuşmak için sınırlardan, kalıplardan biteviye kaçtı. Başka kentlere, hayatlara gitti. Kendi deyişiyle varoluşun geçiştirilebilecek bir şey olmadığını yazarak, giderek gösterdi.

“Her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de” yazmış defterine. O kitap-defteri yıllar sonra elimde tutarken, o zamansızlığı hissediyorum. “İnce bacaklarımla aydınlık yaz günlerinde yokuşu koşuyorum” diye başlayan hikâyesiyle hayata uyanışım, onu yazdığım gün, onun çocukluğu, benim gençliğim, yaşlılık hayallerimiz sonsuz bir “şimdi”de buluşuveriyor. Yaşamaya her şeyin bittiği yerden başlıyoruz beraberce.

Her şey geçiyor. Hiçbir şey geçmese de.
 

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.