Tuğrul Eryılmaz: Gazeteciler yandaş olmaya zorlanıyor

“17 yıl Radikal İki’nin yayın yönetmenliğini yaptım. Ama dönüşümler o denli hızlı ki benim konvansiyonel Anglosakson gazetecilik (tarafsız, nesnel, sesini duyuramayanların sesi olmak…) anlayışımın modası geçti galiba. Gazeteci olarak yaptıklarımın çok azından pişmanım. Neyse, ‘önemli’ bir köşe yazarıymışım gibi sizlerin sütunlarından çalmayayım. Bize güvenerek yazı gönderen herkese bol minnettarlık ve sevgiyle…”
 
Bu sözlerle veda etti Radikal İki’ye gazeteci Tuğrul Eryılmaz. Hayatında ilk defa bir işinden atıldı.
Sebebi ekonomikti. Şimdilerde her gazetecinin daha sık duyduğu bir gerekçeyle... 68’den bu yana dolu dolu bir gazetecilik serüveni onunkisi... Sadece Radikal değil, Nokta, Yeni Gündem, Tempo, Sokak dergilerini yönetti. Cumhuriyet, Yeni Asır, TRT gibi pek çok yerde çalıştı.
 
Tuğrul Eryılmaz gazetecilik deneyimlerini, hayat tecrübelerini, ve çocukluğunu içten bir üslupla Asu Maro’ya anlattı. Ortaya ‘68’li ve Gazeteci’ kitabı çıktı. Bu uzun söyleşinin yer aldığı kitabı ve gazeteciliği konuşmak için bir araya geliyoruz Eryılmaz ile. Neden böyle bir kitap, niye şimdi diye sorarak başlıyorum söyleşiye.
 

‘‘Türkiye’nin 65’ten başlayarak yakın siyasi tarihini ben yaşadım. Bu kitapta bir dönemi gayri resmi okumasını yapmaya çalıştım.”

Diyarbakır Sur’da başlayan hikayesini çok basit ve sade bir dille anlatıyor Eryılmaz. Ev partilerinden, on beş yaşlarındayken kurdukları ‘’Baby Stars’’ isimli müzik grubundan zevkle ve esprili bir dille bahsediyor. Her şeyi içtenlikle anlatmayı bilerek ve isteyerek tercih ettiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Türkiye’de insanlar ya muhteşem yiğitler oluyor ya da dünyanın en alçak insanları oluyor. Ama hayat böyle değil. O nedenle dedim ki insan olarak biz ne yapmıştı ve ne kadar açık olabilirim? Ben eminim ki bu kitabın genç gazetecilere bir faydası olacak. Çünkü ahkam kesmeye çalışmadan, liderlik yapmadan bir gazeteci olarak hayata kendi açımdan nasıl tarafsız ve objektif bakabileceğimi denemek istedim. Bu yüzden kendi hayatımdan başlarsam insanlar bana kızmaz dedim.’’

Çok şey öğreniyoruz Tuğrul Eryılmaz hakkında. Diyarbakır’dan İzmir’e uzanan çocukluğunu... İlk aşkı ile okulu kırmalarını...
Mülkiye dönemi ile birlikte birden siyasallaşmasını... 68’li olmanın anlamını...
Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve Ahmet Kaya gibi isimlerle anılarını... Ve sonrasında sırasıyla gazetecilikte attığı her bir adımı... 68’li ve Gazeteci’de yaşamını anlatırken bazı isimlerden sevgi ve vefayla bahsederken, bazılarını da iğnelemeyi ihmal etmiyor. Kitabında özellikle, 1970’lerden bugüne Türkiye basınını daha iyi anlamak ve karşılaştırmalar yapabilmek açısından oldukça önemli tanıklıklar, yaşanmışlıklar söz konusu.
Satır aralarında gazetecilikle ilgili yaptığı tanımlamalar ise ders edilecek türden. Örneğin; “Gazeteci cinsel, dinsel ve etnik azınlıklar konusunda taraftır’’ diyor Eryılmaz. Altını çizdiğim bu cümleyi ona siz nasıl bir gazetecilik yaptınız diyerek soruyorum.

“Gazetecinin bütün derdi sesini duyuramayanların sesi olmak değil, onların seslerini duyurmaya nasıl aracı olabilirimi düşünmek olmalı. Tarafsızlığın seçtiğin haberlerle ortaya çıkar. Benim bir tarafım varsa kadınların ya da cezaevlerindeki insanların haberlerini büyütmek olmuştur. Haberi seçmek ise benim hakkımdır. Ama ben ideolojik olarak hep sol ile beraber oldum, bununla da hep övündüm.”

Günümüz gazeteciliğinde ise durum biraz farklı diyor Eryılmaz; “Sistem insanların üzerine çöktü’’ diyor ve açıyor sözlerini:

‘“Gazeteciler yandaş olmaya zorlanıyor. Dünyanın neresinde bir ülkede dört-beş gazete aynı manşetle çıkar? Bu korkunç bir şey. Yaşadığımız en kötü dönemi yaşıyorum gazetecilikte. Allah’tan her hangi bir gazetede görevim yok. Dua ediyorum, iyi ki 30’lu yaşlarda değilim. Üzülüyorum genç gazetecilere.”

Ama tüm bunlara karşı iyi gazetecilik yapmak isteyenlerin varlığından bahsediyor ancak onların da pek şansı kalmadığını söylüyor.

Bunun sebebini otorite olarak açıklıyor. Kim bu otorite diye araya giriyorum. Gazetecilerin otoritesinin şu anda hükümet olduğunu belirtiyor:

“Hem gazetecilik yapacaksın hem geçineceksin hem de kendinden utanmayacaksın... Bu çok temel bir şey. Bizim zamanımızda ben TRT’ye sınavla girdim ama şuan yok böyle bir durum. Beni 25 yaşına indir ve yine bu kafa ile beni TRT’nin kapısından sokmazlar. Çünkü otorite öyle bir baskı kurmuş ki... Bana benzeyen gelsin diyor ama sana benzeyince de o gazetecilik olmuyor. Bir ülkenin medyası o ülkenin siyasal ikliminden çok farklı olamaz. Bu iklim bu kadar baskıcıyken sen ancak aralardan sıyrılırsın.’’

Ama bu otoriteye rağmen, ana akım medyanın görmediği haberleri gören ve yapan yani aralardan sıyrılan gazetecilerin de olduğunu söylüyor. Halihazırda Gazete Duvar, Artı Gerçek ya da Diken gibi sitelerin gözden kaçmış haberleri göze sokmak gibi bir yararı olduğunu ifade ediyor.

“İnsanlar kendilerine bir çıkış arıyor ve paraları da yok. Ama belli grupların sözcülüğü için haber sitelerinin kurulması kötü. Ama dram şurada her şey o kadar kötü ki kimseye kızamıyorsun. Ortada ceberut bir iktidar dururken nasıl uğraşacaksın. Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak içerde. Bana sorarsan Nazlı Ilıcak gençliğimizde bu solcular, komünistler şöyle yapsın böyle yapsın diyerek bize yapmadığı kalmadı. Öldürdüler bizi ama Ilıcak gazetecidir. Taraftı ama batmıyordu çünkü karşısında olanlar vardı.’’

Mevcut medya düzenin ise haber yapmadığı görüşünde gazeteci Eryılmaz. Sebebini ise korku rejimine girilmesi olarak değerlendiriyor.

“Gazeteciler işsizlik ya da cezaevleri ile sınanıyor. Bu iktidardaki adamlar kendi evlatlarını yiyerek başladı işe. Bize önce Fethullah Gülen örgütü denildi, sonra iş başka yerlere gitti. Bu operasyonlara en başta biz karşı çıktık, adımız çıktı. Açık söyleyeyim, Ahmet Altan’ı oldukça kibirli bulurum ama Ahmet Altan’ı içeri atmak için insanın gerçekten sağduyusunu kaybetmiş olması lazım. İçerde de gayet sağlam duruyor. İnsanları kötü gazetecilik yaptılar diyerek özgürlüğünü kısıtlamak ne demek ? Bizi işten atmalarına razı olduk ama artık ama hapse atmayın.’’

Gazetecilik yapmanın Kürt gazeteciler için daha zor olduğunu söylüyor usta gazeteci.

 “Kürt gazeteciler için gazetecilik bir dert bir de savaştan dolayı bu gazetecileri örgüt propagandası yapmakla suçluyorsun. Bizler 12 Eylül’de bile bir yol bulurduk bu zaman zaman kültürle sanatla olurdu ama şu anda gazeteciliği, sanatı ve akademiyi bitirenler bizi kendi vasatlarına çekmeye çalışıyor. Kabul edersen iş var diyorlar. Kendi sanatını, kendi medyasını yaratma derdi karşılık bulmayacak. Çünkü sağcılar kendilerinden başkasını okumaz. İnanç başka, gazetecilik başka. Gazetecilik; güç kimdeyse ondan şüphe ederek olur.’’

Türkiye’de ekstradan bir devlet zulmü olduğundan dem vuruyor. Demokratik bir ülke olamadık derken üzülüyor aslında. Türkiye medyasının farklı olana tahammül edememesinin sebebini de demokratikleşememe olarak görüyor:

 “Orta sınıf ahlak dünyanın en korkunç şeyidir. Demokrasinin bu kadar yok sayıldığını bir dönem yok. Gazetecilerin bu kadar işsiz kaldığı bir dönem yok. Ve ne yazık ki dayanışma içinde olacağımız meslek örgütü yok. Haliyle bu baskı bizi de aşağıya çekiyor. Zaten sistem de sizin yukarı çıkmanızı, bir şey olmanızı istemiyor.’’

O nedenle bir çok yerde çalışan gazetecinin asıl içindeki yara Guardian gibi bir yerde çalışamamış olmak. Türkiye’de sistemin buna izin vermediğinden bahsedince sözü Radikal İki’ye getiriyorum. Kitabında; “Kendimi en çok Radikal İki’ye ait hissettim’’ diyor.
Zaten nasıl başladığını ve sona erdiğini de ince ince anlatıyor. Radikal İki’yi ben değil, okuyucu yarattı diyerek başlıyor sözlerine:

“Gazeteci kendini herhangi bir yere angaje etmemeli. Yandaşın gazetecilik derdi olamaz. Örnek Radikal’e Akif Beki’yi aldılar, Eyüp Can bizi yönetti. E ne oldu? Bitti. Bu beyefendilerin kimseye bir faydası olmadı tam tersi. Bunlar sağcı, o yüzden olmazdı. Sadece haber verip kurtulsaydık ne olurdu yani...’’

Derdi sadece haber olunca usta gazeteci köşe yazarlarına bu nedenle biraz tatık olduğunu belirmeden geçmiyor:

“Köşe yazarları gazeteci değildir. Köşe yazarı kendi görüşünü yazar, bana ne. Ama gazeteci haber verir, elbette köşesinde ahkam kesmeden haber veren de var. Mesela Çiğdem Toker. Oturdukları yerden yazıyorlar. İki bakan tanıyor ya da bir yerin adamı ama benden fazla para kazanıyor. Gazetecilik bunu yapar ama bunu güç olarak kullanmak korkunç. Basın sözcüsü gibi bilgiler veriyorlar. Nerden gazeteci oldunuz kardeşim.’’ 

Tuğrul Eryılmaz’ın bu sorusuyla birlikte söyleşinin sonuna geliyor ama gazetecilere de iki çift lafı var:

“Tren kaçmış demek istemiyorum ama vazgeçmiş durumdayız. Okumayan gazetecilerle karşı karşıyayız.
Bir çok gazeteci sosyal medyaya kendisini vermiş durumda.
Bazı durumlarda anlaşılabilir (haber içinse) ama öteki kötü. Bunu da anlıyorum tabi biz gazeteciler egolu insanlarız.’’

Ek olarak mesleğe ve geleceğe dair umudundan da şu sözlerle bahsediyor:

“İnsanlar üzülür, eziyete uğrar ama her şey değişir. Bundan daha kötüsü de olmaz diyorduk 12 Eylül’de ama 80’i atlattık.
Bu devir değişecek, biz tarihte birer damla bile değiliz. Sultan Süleyman’a kalmayan dünya kimseye kalmaz. O nedenle çok büyütmeyin. Gazetecilik ölmez.’