Türkiye'de devlet ve millet Batı'dan kopmak için uzlaşmış durumda

S-400 konusu Türkiye’de bir süredir normatif bir çerçevede tartışılıyor. Bir kesim S-400 alımı ile Türkiye’nin NATO ve Batı ittifak sisteminden kopacağını iddia ediyor.

Ancak bu normatif çerçeveyi aşıp Türkiye’ye baktığımızda şunu görüyoruz: Küçük bazı gruplar dışında Türkiye’de devlet ve millet, Batı’dan uzaklaşmak üzerine uzlaşmış vaziyette.

Bugünkü iktidara baktığımız zaman büyük aktör olan İslamcı AKP, Batı’dan uzaklaşmak hatta dünya siyasetinde Batı ile hesaplaşmak istiyor.

İktidarın fiili ortağı MHP’nin Batı ile ilgili görüşlerini aktarmaya zaten gerek yok. İktidarın bürokratik koalisyonu içindeki Avrasyacı olarak adlandırılan değişik gruplar ise zaten uzun yıllardır Türkiye’nin Batı dışında Rusya gibi ülkelerle birlikte olmasını savunmaktaydı.

Ayrıca iktidar koalisyonunu Batı’dan koparmak için motive eden fazladan bir neden de var: Ekonomiden dış politikaya bir iflas içinde olan iktidar cephesi, siyasi olarak ömrünü devam ettirmek için de Batı’dan kopmak isteyebilir. Böyle bir kopuş hem otoriter rejimi hem devletçi ekonomiyi tatbik etmeye yarayacak dinamikler üretebilir.

İktidar bir yana muhalefetin de farklı olduğunu görmüyoruz. S-400 tesliminin başladığı gün ortalama vatandaş düzeyindeki Kemalist medyanın temsilcisi Sözcü gazetesinin manşeti “Tehditlere Boyun Eğmedik” olmuştur.

Sadece S-400 konusunda değil Batı ile olan ilişkiler bağlamında CHP, İyi Parti gibi muhalefet örgütlerinin de panik içinde olmadığını görüyoruz. Muhalefet, koro halinde S-400 kararını destekliyor.

Ancak sol siyaset bağlamında Batı’ya ilgisizliğin kökenini biraz geçmişte aramak gerekir. 1960lardan itibaren sol ve seküler çevrelerde Batı dışı bir sekülerizm ve modernleşme düşüncesi hâkim olmuştur. Bu tarihten itibaren iç politikada modernleşmeyi ve laikliği savunanlar, zamanla anti-emperyalizm etiketi altında Batı karşıtlığını savunmaya başladı.

Bu durum şaşırtıcı değildir: Ortadoğu’da Batı karşıtı ama seküler modernleşmeci rejimler bölgesel bir gerçektir ve Türkiye buna 1960 sonrası bir ölçüde ayak uydurmuştur denebilir.

Nitekim bu durumun günümüzdeki uzantısı olarak pek çok solcu/sosyalist aydın ve gazeteci Türkiye’nin Batı’dan uzaklaşmasına bazı küçük rezervasyonlar dışında sessiz kalıyor. Bu çevrelerin penceresinden Batı’ya bakınca başta ABD olmak üzere dünyayı sömüren kapitalist ülkelerin meydana getirdiği düzene meydan okumak düşüncesi daha baskın çıkıyor.

Halka baktığımız ise manzara daha net. Kadir Has Üniversitesi’nin yaptırdığı çalışmaya göre halk, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Katar, Venezüella, İran, Rusya, Hindistan ve Çin gibi ülkeleri dost olarak görüyor.

Çalışmaya göre Türkler, ABD, Fransa, İngiltere, Almanya gibi ülkeleri önde gelen tehdit olarak görüyor.

Bu verileri siyaset biliminin jargonunun ötesinde sokak dili ile özetlersek Türk halkı Batı’dan nefret etmektedir.

Sadece muhtemelen vize serbestisi gibi imkânları hatırlayarak Almanya, Fransa ve İngiltere gibi Batılı ülkeleri tehdit görürken – nasıl olacaksa – kılçıksız balık gibi AB üyeliğinin olmasını istemektedir. Esasen bu eskiden beri Türklerin, Batılı ülkelerden nefret ederken yahut onları tehdit olarak tanımlarken eşit itibar görerek Avrupa ülkeleri ile muamele görmek istemesinin yansımasıdır.

Peki, bu tablo bize neyi söylüyor? Devletin, toplumun ve seçkinlerin büyük kesiminin Batı karşıtlığında uzlaştığı bir durum söz konusu.

Dolayısı ile S-400 bağlamında bir grup uzmanın ve aydının Türkiye’nin Batı’dan kopmasının risklerini hatırlatmasının normatif değeri dışında sosyolojik bir karşılığı yok.

Esas şunu sormak gerekiyor: Batıdan nefret eden bir toplumu ve Batı’ya bu kadar eleştirel seçkinleri olan bir ülkeyi Batı ile bir arada tutmak mümkün mü?

Belli ki ama S-400 bağlamında ama başka bir bağlamda Türkiye, orta ve uzun vadede Batı ile olan ilişkilerini yeniden tanımlamak istiyor. Bu yeni tanımlamaya göre Batı ile Türkiye arasında mesafenin ne kadar uzak olacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir ancak her halükarda bu mesafenin büyümesi arzulanıyor.

Bir ülkenin dış politik oryantasyonunu değiştirmesi rejim değişikliği gibi sonuçlar üretir. Nitekim bunları bir süredir gözlemliyoruz ve benzerlerini artarak gözlemlemeye devam edeceğiz.

Örneğin Erdoğan’ın Merkez Bankası’nın geleneksel statüsünü fiilen lağvetmesi basit bir siyasi manevra değil bu dönüşümün bir yansımasıdır. TBMM’nin etkisini yitirip gözden uzak bir kurum haline dönüşmesi de aynı sürecin bir sonucudur. Türkiye’nin Kıbrıs’ta hem Maraş’ın iskâna açılması hem doğal gaz arama konularında izlediği yeni siyaset de bunun yansımasıdır.

Dolayısı ile S-400 meselesini tetikleyici neden olarak görmek gerekiyor. Tetikleyici nedenin ardında büyük yapısal nedenler, Türk toplumunu, seçkinlerini ve devlet elitlerini zaten epey bir zamandır Batı karşıtı bir çizgide bir araya getirmişti.

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri Türkiye’nin daima büyük ikilemleri olmuştur. Örneğin bunlardan biri laiklik ve İslam’dır. Ancak gözden kaçan fakat perde arkasında çok esaslı biçimde politik ve sosyolojik fay hatlarını tetikleyen büyük bir ikilem de “Batılı” ve “milli” ikilemidir.

Vaziyete göre bundan sonra sihirli kelime “milli” olacaktır. Çünkü “milli”, hem İslamcıları hem sekülerleri çatısı altında toplayabiliyor.


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.