Ya seçimle gitmezse...

Bir süredir korkuyla karışık gerçekçi bir hissiyata kapılmış durumdayız. Muharrem İnce ve Ekrem İmamoğlu seçim süreçleri her ne kadar umut serpse de içimize, endişemiz asla son bulmuyor:

“Erdoğan ya seçimle gitmezse? Ya elindeki devlet gücünü ve paramiliter silahlı kuvvetlerini son ana kadar kullanmaya direnip koltuğuna yapışırsa? Ya hukuku ve adil olması gereken kurumları yamultmaya devam edip herhangi bir mağlubiyeti asla kabullenmezse?”

O vakit bu işler nasıl devam edecek?

Türkiye halkı, 100 yıllık yaralı demokrasi yolculuğuna son mu verecek?

Bir diktatörün tebası olarak mı yaşayacağız?

Cezaevlerindeki yüzbinlere ne olacak? İnsanlar çürüyüp gidecek mi demir parmaklıklar arkasında?

Ülkesini terk etmek zorunda kalan yüzbinlerce insan oralarda mı kalacak? Bilmedikleri yerlerde, çoluk çocuk sürünmeye devam mı edecekler?

Mesleği, evi, tüm varlığı, yaşamı elinden alınan yüzbinler, nasıl yaşayacak? “Açlıkla terbiye” yöntemi alçaklığı baki mi kalacak?

Süleyman Soylu gibi çapsızların insanlık onuruna tehditleri devam ederken, suskun, ezik hayatlar mı kuracağız kendimize, ailemize?

Olanlar, haksızlıklar, bu zorbaların yanlarına kar mı kalacak?

Bu işin yolu yordamı nedir?

Özgürlüğümüzü ve geleceğimizi gasp eden bir çeteye teslim mi olacağız?

Hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, şatafat içinde yaşayan bu çete, memleketin en kabadayısı gibi, mafya gibi mi gezecek sokaklarda ilelebet?

Bizler saklanarak ve susarak mı sürdüreceğiz nefes almayı?

Devleti cebren ve hile ile ele geçirenlere karşı çıkarsak “terörist” damgası mı yiyeceğiz hep?

Oy verdiğimiz parti liderleri, vekiller, diğer seçilmişler bile gözümüzün önünde derdest edilip zindana tıkılırken bizler nasıl karşı durabiliriz bunlara?

İki satır yazanın, iki cümle konuşanın hayatına çöküyorlar. Bu riski göze alarak ne yapabiliriz ki bizler?

Artık bu sorularla yaşamaya başladık. Bir kabus gibi üzerimize çöken, “yakında biter” diye bekledikçe kurumsallaşan bir vandallığın altında kaldık. Deprem sonrası oturduğu evin enkazında kalmış, “sesimi duyan var mı” diye bağıran mağdurlar gibiyiz artık...

Bütün bu yaşanan dramlara, korkulara, endişelere, hatta saldırılara karşı içinizi rahatlatacak bir iki cümle söylemeliyim. Sesimizi duyan var elbet. Sizler şu satırları okurken ülkenin milyonlarca kahramanı bu faşizme son vermek için mücadelededir.

Her sahada, her kulvarda, her kavgada varız. Her yaştan, her kesimden insan, en kıymetli varlığını, özgürlüğünü korumak için teyakkuzdadır.

Sonu moralli biten her seçim deneyimimiz, her haberimiz, her köşe yazımız, her sosyal medya paylaşımımız bizlere içten içe bir şeyler söylüyor fısıltıyla: “Bu zalimlerden kurtulabiliriz. Yeter ki inanalım. Yeter ki susmayalım. Kağıttan kale bunlar. Bizler halkız ve güçlüyüz. Üstelik haklıyız. Nihayetinde çökecekler...”

“Sesimi duyan var mı” diye haykırmaktan çok daha anlamlı bir iş yapabilirsiniz aslında. İçinizde susmayan o sesin söylediğini duyan var mı peki? Sizler, mutlaka o sesi duyun derim. Yüreğinizden çıkan “yeter ulan” sesini, inanın Erdoğan bile duyuyor artık. Garip çırpınışları bundandır.

Elbette gidecekler...

Elbette hesap verecekler...

Elbette içimizdeki ses haklıdır...

Elbette insan, insan gibi kalabilmek için binlerce yıllık mücadelesinde olduğu gibi durmayacaktır...

Çok zor değil. Sadece içinizdeki haklı sese kulak verin. Gerisi mutlaka gelecektir...

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.