Eser Karakaş
Haz 30 2019

Yabancı yatırım olmaksızın büyüme mümkün mü?

Kesinlikle hayır; en azından kısa ve orta vadede hiç mümkün değil, uzun vade konusunda da zaten iktisatçıların söyleyecek çok sözleri yoktur, John Maynard Keynes’in ünlü ifadesinde belirttiği gibi “uzun vadede ölmüş olacağız hepimiz”.

Makroiktisat en nihai analizde büyüme odaklıdır, sürdürülebilir büyüme olmadan ülkelerin, coğrafyaların başlarını belalardan kurtarmaları adeta imkansızdır.

Önce biraz dünyada doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında (FDI) neler oluyor, bir bakalım.

ABD çok eskilerden beri dünyanın en çok doğrudan yabancı sermaye yatırımı çeken ülkesi; 2018 itibariyle ABD’deki doğrudan yabancı sermaye yatırım stoku, yaklaşık 4 trilyon ABD doları.

ABD’deki söz konusu 4 trilyon ABD dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırım stoku dünyadaki toplam doğrudan yabancı sermaye stokunun yaklaşık yüzde yirmi beşi; başka bir ifade ile, dünyada yine yaklaşık toplam 16 trilyon dolarlık doğrudan yabancı sermaye stoku var.

Küresel katma değer üretiminin senelik 80 trilyon dolar dolayında olduğunu hatırlarsak bu büyüklüklerin ne anlama gelebileceğini daha iyi kavrayabiliriz. 

ABD’yi küresel doğrudan yabancı sermaye yatırım stokunun (FDI) yüzde 6'sını çekmiş olan Hong Kong izliyor, arkasından da bu stokun tek tek yüzde beşini barındıran İngiltere ve Çin geliyorlar.

Bugün için küresel FDI’ın yaklaşık yüzde 25'ini bulunduran ABD 2000 öncesi küresel FDI stokunun yüzde 37’sini bulunduruyordu; ABD’nin son 20 sene zarfında FDI stokunda yüzde 37’den yüzde 25’e gelmiş olması FDI konusunda artan küresel rekabetin bir sonucu, bu durum ülkemiz Türkiye’yi de yakından ilgilendirmeli.

Doğrudan yabancı sermaye yatırımı ile ABD’ye gelmiş şirketler bugün ABD’de özel sektör istihdamının yüzde 5.5’ini sağlıyorlar, önemli bir oran.

Bu yabancı şirketler aynı zamanda ABD’de özel kesimin gerçekleştirdiği araştırma-geliştirme harcamalarının yüzde 17’sini yapıyorlar, bu oran da yabancı yatırımın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Aynı şirketler ABD’de ödenen federal kurumlar vergisinin yüzde 17.1’ini ödüyorlar.

ABD’nin ihracatının yüzde 23.5’ini de yine bu yabancı sermayeli şirketler yapıyorlar.

Gelelim Avrupa’ya.

Yukarıda belirttik, İngiltere (Birleşik Krallık) küresel FDI stokunun yüzde 5'ini çekmiş, bu oranla da Avrupa’nın FDI alanında en başarılı ülkesi...

Brexit sonrası bu öncülük durumunun nasıl devam edeceği çok önemli bir araştırma alanı olacak çünkü dünya üretiminin yaklaşık yüzde 22'sini gerçekleştiren AB ülkelerine ürettiği malları ve hizmetleri sıfır gümrük ya da eşdeğer önlemlerle karşılaşmadan ihraç etmek isteyen yatırımcı için İngiltere çok nitelikli işgücü, çok sağlam altyapısı ile ideal bir konum idi, bu durumun Brexit sonrası nasıl gelişeceği ilginç bir konu.

Türkiye maalesef hukuk devleti ve nitelikli işgücü konusunda çok başarısız olduğu için AB ile 1996’da başlayan Gümrük Birliği süreci üzerinden yeterli doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekememiş bir ülke ve bu durum tam bir devlet başarısızlığı görüntüsü sergiliyor.

Brexit sonrası Türkiye hukuk devleti, nitelikli işgücü ve sağlam altyapı alanlarında önemli adımlar atabilse, muhtemelen İngiltere’ye bu temel avantajlarını kaybedeceği için gelmeyecek FDI’ın en azından bir bölümünü çekebilirdi. Ama hem bu alanlarda bir kıpırdanma görülmüyor hem de Fransa dev adımlarla İngiltere’nin kaybedeceği bu avantajı yakalamak için önemli hamleler yapıyor.

Fransa 2018 senesinde bin 27 doğrudan yabancı sermaye yatırımı ile (yaklaşık 55 milyar ABD doları) Avrupa’da ikinci sıraya, Almanya’nın önüne geçmiş durumda; Fransa’ya geçen sene 144 adet araştırma-geliştirme odaklı yabancı sermaye yatırımı gelmiş.

Fransa’nın nasıl Avrupa’da en çok FDI çekebilen ikinci ülke konumuna geldiği hepimiz tarafından iyi anlaşılmalı; bu süreçte Brexit nedeniyle artık Büyük Krallığa gitmek istemeyen yatırımcının da payı var. Çünkü Brexit sonrası dünyanın en zengin bölgesi AB ile Büyük Krallık arasında gümrük birliği süreci noktalanabilir, bu neden dahi tek başına Fransa’nın konumunu bir ölçüde açıklayabilir ama muhtemelen başka nedenler de mevcut.

Fransa eğitim sisteminin bakalorya aşaması çok geniş kitleler için çok sağlam temel bir işgücü seviyesi oluşturuyor; Fransa üniversiteleri arasında bir Oxford ya da Cambridge yok ama ortalama düzey muhtemelen ABD’den, hatta İngiltere’den bile yüksek ve çok nitelikli lisansüstü kurumları var.

Cumhuriyet fikrine sadece ideolojik olarak değil altyapı olarak da yaklaşan Fransa bu konuda da başarılı bir ülke.

Ancak, en önemlisi hukuk devleti alanında Fransa kıta Avrupa'sı için büyük bir başarı sergiliyor, kuvvetler ayrılığı ilkesi tüm kurum ve kurallarıyla hayata geçiyor, yüksek yargı organlarında bağımsızlık, tarafsızlık, nitelik gölgesi yok.

Önümüzdeki dönemde küresel FDI stoku üzerinde büyük bir rekabet yaşanacak; bu rekabette de işgücünün niteliği (doğru eğitim), hukuk devletinin kalitesi ve altyapı temel rol oynayacaklar. Bu alanlarda daha iyi olan ülke daha çok FDI çekecek yani daha yüksek oranlarda büyüyecek ve bu büyüme sürdürülebilir bir büyüme olacak. Çünkü kısa vadeli sermaye hareketlerine (sıcak para) değil, FDI’lara dayalı olacak.

Bu çok önemli süreçte tasarruf oranları yapısal olarak yetersiz bir ülke olan Türkiye’nin daha hızlı büyümesi için FDI’lara ihtiyacı çok büyük ama bu fonları ülkeye çekebilme konusunda rekabeti belirleyecek faktörlerde durumumuz hiç parlak değil. Ve kısa vadede de bu durumun değişeceğine yönelik bir emare pek görünmüyor.

Bu durumun değiştirilmesi, Türkiye’nin senede en az 50 milyar dolar FDI çekebileceği bir düzey ülkenin temel önceliği olmalı.

Oysa, Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın her hafta güncelleyerek yeniden sitesine koyduğu “Türkiye Ekonomisi” sunumunda doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının gelişimi, değişimi çok ümit verici bir görüntü sergilemiyor.

Dünyadaki FDI hareketlerini ülke bazında ve çok detaylı olarak, sektör bazında izlemek isterseniz de OECD’nin 2018 FDI raporu OECD sitesinde mevcut.

Bir internet yazısında detaylara girmiyorum ama 2017 sonu itibariyle (son sistematik veriler) dünyada yaklaşık 1.6 trilyon dolarlık doğrudan yabancı sermaye yatırımı gerçekleşmiş, Türkiye’nin bu küresel yatırım miktarından o sene aldığı pay sadece 10 milyar dolar, yani yaklaşık yüzde 0.6’sı, binde 6’sı.

Bu manzara Türkiye’nin FDI rekabetçi pazarında çok gerilerde kaldığının bir göstergesi ve bu gösterge bu çizgide devam ettiği sürece de Türkiye’nin mevcut iç tasarruf oranına da bağlı olarak sürdürülebilir bir büyüme oranı yakalaması imkansız.

2008 senesinde Türkiye’ye gelen FDI’ın 21 milyar dolar olduğunu, 2008 senesinin küresel FDI miktarının da 2017 ile yaklaşık aynı olduğunu da geçerken hatırlatalım ve yaklaşık 10 sene zarfında nereden nereye ve neden geldiğimizi de düşünelim.

Küresel FDI 2008 ve 2017 yıllarında  yaklaşık aynı iken Türkiye’nin çektiği FDI’ın bu ölçüde azalmasının (yarı yarıya) açıklamasının bu dönemin yöneticileri tarafından açıklanması şart.

Sonuç: Türkiye iç kaynakları büyüme için yetersiz bir ülke, sürdürülebilir bir büyüme için FDI ihtiyacı var ama FDI’ın ülkemize gelmesi için de iki temel şart var, evrensel standartlarda hukuk devleti ve nitelikli işgücü (eğitim).

Türkiye’nin önümüzdeki iki temel sorunu hukuk devleti ve eğitim.

Bu iki alanda radikal ve doğru adımlar atmadığımız her an Türkiye’ye telafisi çok güç kayıplar yaşatıyor.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.