Herkül Millas
Tem 20 2018

Zamane yazı

On yılı aşkın bir süre benim dünya görüşümle tam örtüşmeyen gazetelerde yazı yazarken ortalama okurun profilini bilirdim: Muhafazakar ve dindar insanlar.

Ortak yanımız ise insanların özel hayatlarını istedikleri gibi yaşamalarını istememizdi. Beni değil, ama onların büyük sorunu buydu.

Bunun için demokrasi ve insan haklarını savunurdum. Günlük yaşamımıza karışılmasına karşıyız derdik, karşılıkılı. En azından ben böyle bir çerçeve çizmiş bunun içinde seyrettiğime inanmıştım.

Ama benimle o “ortalama” okuyucu arasında önemli farklar da vardı. Ben bir görüşümü sunmaya, desteklemeye, doğruluğunu kanıtlamaya çalışırken referanslarım Batı denen dünyada yerleşmiş doğrulardı, mantığım da yine oranın mantığıydı.

Okurlarımla pratikte aynı görüşte olduğumda, örneğin isteyen başörtüsü giysin isteyen giymesin derken ya da azınlıkta kalan insanlar da insan haklarından yararlanmalı derken benim aklımda, örneğin İngiltere varken, sanırım okurlarım ve gazetenin pek çok yazarının aklında kutsal saydıkları bazı metinler vardı.

İşte bu fark beni en fazla heyecanladıran durumdu. Referans dünyamız farklıydı ama aynı dünyada yaşamaya da istekli görünüyorduk.  Bir uzlaşma sağlandığında, bunu sağlamanın yolu bulduğunda, ancak o zaman huzurlu – elden geldiğince huzurlu diyelim –bir ortam oluşacaktı. Sağlanmadığında ise ... işte, bugünkü Türkiye ...

Geçmişte yazdığım yazıların, benim açımdan zevkli yanı, bu uyumu deneyen yazılar olmalarıydı. Gazetenin bazen zorlandığını sezerdim. Örneğin “karikatür  krizi” koptuğunda ben Rasmusen’i savunmuştum. Rumlar ve Yunanlılar konusunda bazı ezberlere karşın birşeyler yazardım. Milliyetçiliği eleştirdiğimde gazeteye baskılar gelmişti. Ama bir arada yol almayı da beceriyorduk, bir modus vivendi oluşmuştu. Bu beni sevindirirdi. “Demek olabilirmiş” diyordum.

Sonrası gelmedi. Daha kötüsü artık uyumu nerede arıyacağımızı bile bilemez olduk. Kim kiminle uzlaşacak? 

Farklı referansların ne olduğunu bile bilemiyor, bir listesini çıkaramaz olduk. Sanırım kavga dövüş içinde amacın ne olduğu da belirsizleşti. Kelimeler anlamını kaybetti. Herkes demokrasi adına tam ters yöne koşuyor.

Hak adına görülmemiş acılar yaşanıyor. Kutuplaşma desen o bile değil, kimin nerede durduğu belli değil. “Hangi ülke gibi olmak istersiniz?” diye sorulsa Türkiye halkı ne der acaba? Hangi ülkenin anayasasını ve kurumlarını aynen alalım diye sorsak, ne derler acaba? Biz bize benzeriz, tamam, ama neye benzeriz?

Yazılarımla kendimce bir diyalogu amaçlıyordum. Ama savaş meydanında diyalog olmaz ki! Benimle aynı görüşte olanlar için yazı yazmayı da biraz absürd buluyorum. Türklere Türkleri överek Yunanlıları kötülemek, Yunanlılara Yunanlıları överek Türkleri kötülemek gibi komik ama aşağılayıcı bir yanı var herkesin kendi cemaatinde inanç tazelemesi.

Bana güvenmeyene seslenmek isterdim, kendimi de kanıtlamak için. Dinlemeye devam ederlerse ben de yanlış yolda olmadığıma inanırım biraz olsun.

Artık bu fırsatlar çok azaldı. Kutuplaşmayı böyle anlıyorum. Demokrasi eksikliğinin en büyük bedeli de herhalde budur. Artık görüşlerimiz zenginleşmeyecek, meydan okumaların karşısında ince ayara açık olmayacaklar.

Siyah-beyaz, düşman-dost, biz-öteki diye çırpınacağız. Bu ortamda yazı yazıyorum. Umarım okurlarım – en azında bir bölümü -benimle aynı görüşte değildir. Ki yazılarımın bir anlamı ve yararı olsun.