Haz 15 2019

Cezaevinde bebeğini kaybetti: 'Bebeğime çöp muamelesi yaptılar'

Gülden Aşık, tutuklandıktan sonra bebeğini kaybetti. Bold'dan Sevinç Özarslan'ın haberine göre hastanede “Kelepçe takmayın ben terörist değilim” diye sayıklarken, bebeği hakkında gardiyanların “çöp” demesi üzerine bir mektup yazdı.

Bold'ta yayınlanan haber şöyle:

Sinop Kapalı Cezaevinde tutukluyken 19 haftalık ikiz bebeklerini kaybeden Nurhayat Yıldız’ın yaşadığı dramın bir benzeri Balıkesir’de meydana geldi. İki aydır Bandırma M Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan ev hanımı Gülden Aşık (40) 7 haftalık bebeğini cezaevinde kaybetti.

Hamile olduğunu hapisteyken öğrenen ve 31 Mayıs 2019’da acil olarak Bandırma Devlet Hastanesi’ne sevk edilen Aşık, bebeğin kalbi durduğu doktorlar tarafından tespit edilince bir gün sonra kürtaj olmak zorunda kaldı.

Hastane doktorlarının, “Akarı kokarı getiriyorsunuz, neden şimdiye kadar bu kadını getirmediniz diye” uyardığı sorumlular bebeğe bir de çöp muamelesi yaptı.

Ameliyattan bir gün sonra, Ramazan Bayramı öncesinde taburcu edilip tekrar cezaevine gönderilen Aşık, yaşadıklarını, hasta yatağında 12 gün boyunca, peyder pey not alarak 19 sayfalık mektubunda anlattı.

Narkozun etkisiyle “Ben terörist değilim, elimi kelepçelemeyin… Bebeğimi öldürdüler” diye sayıklayan Aşık, bir gardiyan ve komutan arasında geçen konuşmayı şöyle yazdı:

“Komutan nöbeti yeni aldığından ‘bayanın bebeği ölmüş vs’ diye beni soruyor. Memure hanım ‘abi küçük ya daha 7-8 haftalık çöp yani çöp işte…’ gibi bu minvalde cümleler kurdu. Az ileride ben duyuyorum. Benim kaybım başkasının dilinde çöp. İçim yandı, kalbim sızladı, ağlamamak için kendimi zor tuttum. Benim yavrum çöp, kanım canım çöp… Ve aynı memure birkaç dakika sonra hasta bakıcı gelmediği için evde çocuğum beni bekliyor diye isyan etti. Ben de içim boş, kalbim kırık, boynum bükük, yanımda bir çöp poşetinde eşyalarımla öylece oturdum ve yandım.”

İbrahim Aşık ile 2007’de evlenen Gülden Aşık’ın Tarık (10), Zafer (9), Nilgün (6) olmak üzere üç çocuğu daha bulunuyor.

3 Haziran Pazartesi, 10.40

“Hapiste iken insanın tek bir arzusu olur. Özgürlük! Eğer hapisteyken hastalanırsanız özgürlüğü düşünmez sağlığınızı düşünürsünüz. Dolayısıyla sağlık özgürlükten daha önemlidir”.

Bu satırlar hasta yatağımda okuduğum Özgürlüğe Kaçışım Zindan Notları kitabından. Kahraman Aliya’nın sözleri. Tam da içinde bulunduğum hali tercüme ediyor. O kuvvetli ağrı kesici iğnelerden mahrum kalınca ağrılarım peyda oldu, zor oturup kalkıyorum, yemeğim yatağıma geliyor, arkadaşlarımdan Allah razı olsun. Sezeryanla kıyaslanamayacak kadar az olsa da ağrılar canımı sıkıyor. Babaannem rahmetlinin dediği gibi “Allah insanı bedeninden geri koymasın”.

Üzülme lütfen, bunun için yazmıyorum, sana nazlanmayı seviyorum, keşke şefkatli kollarının arasına sığınsam ve hep orada kalabilseydim. Heyhat! Ya Muğis eğisna! diyor ve Rabbime iltica ediyorum.

… dün sabah huzursuzdum. (Muallakta olan şeyden hoşlanmam biliyorsun.) Ne zaman çıkacağım, böyle ne kadar bekleyeceğim derken sanırım hastaneden çıkıp eve gideceğimi sanıyordum ki çıkışta seni gönderip beni kelepçelerle zinetlendirip o çirkin araca bindirdiklerinde gerçek yüzüme tokat gibi çarptı.

Gözüm etrafta seni aradı. Kızma ihtimallerine aldırmadan ayakta (aracın içinde) seni, hiç değilse arabamızı görebilmeyi ümit ettim, başaramadım. Öyle ki Bandırma sis perdesini çekmiş kendini kapatmıştı. Uzaktan evimizin yolunu bile göremedim. Yaşayacağım daha büyük acılar var mı yoksa bunlar Tarihçe-i Hayatımın son acı tecrübeleri mi bilemiyorum ama bu kadar acizken Allah’a sığınmaktan başka çare bulamıyorum.

Cumartesi 09.29

… Serin bir Bandırma sabahına uyandım. Virdlerimi yaptım, çayımı içtim, kahvaltıya farklı ne çıkarabilirim telaşı yaşıyorum, evet bugün bir hafta sonra ilk nöbetimi yapacağım ve bugün yavrumu kaybedişimin gün dönümü…

Hayretle bunlar rüya mıydı, gerçek mi diye düşünüyorum. Allah kimseye yaşatmasın, ruhum çok yorgun. Düşünmek istemiyorum, konuşmak istemiyorum, içimde dağ gibi yığılan kırgınlık ve öfkeyi bastırmak için deli gibi kitap okuyorum. Soluk almadan… Yemeyi içmeyi unutacak kadar kendimi kaptırıyorum. Öyle olmak zorundayım, delirmekten korkuyorum, yaşadıklarıma tahammülüm yok, yaşadıklarıma lakayt kalınmasına tahammülüm hiç yok… Allahhh diyor derin bir nefes alıyorum.

Okuduğum kitapta Varlam Shalamov’un (Stalin’in kampları hakkındaki) Kalima Hikayeleri adlı eserinden Sibirya kamplarındaki mahpusların hayat ve ölümlerinden alıntılar ve çarpıcı yorumlar var, onlardan bazılarını sana da yazıyorum…

Allah yardımcımız olsun. Dayanmak zorunda olduklarımızı yok etsin inşallah. Akif’in “Bu gecenin yok mu sabahı” dediği noktadayım. Herkes bana başsağlığı diliyor. Azrail benimle muamelede bulunmuş, Allah buyurmuş, o da gönlümün gülünü koparmış. Canımdan can, etimden et gitti. Ruhum ağır bir darbe aldı, yüküm çok ağırlaştı. Rabbim merhamet buyursun, yükün altında ezmesin.

İnsanlar “Sen kurtuldun ya” diyor. İnan hiç sevinemiyorum. “İnna lillah…” diyor ve dişimi sıkıyorum. İçinde bulunduğum elemin tarifi imkansız. Bazen kalbim nasıl oluyor da çatlamıyor, hala nefes alabiliyorum diye kendime şaşıyorum. Evet ölenle ölünmüyor ama yaşanmıyor da!!!

Seni çıkardıktan sonra beni; hastabakıcı gelip kolumdaki iğneleri çıkarana kadar beklettiler. Bu sırada bayan gardiyanla (gerçi bu sıfatı beğenmiyorlar ya) ben görevli memura diyeyim işte komutanla benim hakkıma konuştular.

Komutan nöbeti yeni aldığından ‘bayanın bebeği ölmüş vs’ diye beni soruyor. Memure hanım ‘abi küçük ya daha 7-8 haftalık çöp yani çöp işte…” gibi bu minvalde cümleler kurdu. Az ileride ben duyuyorum. Benim kaybım başkasının dilinde çöp. İçim yandı kalbim sızladı, ağlamamak için kendimi zor tuttum. Benim yavrum çöp, kanım canım çöp… Ve aynı memure birkaç dakika sonra hasta bakıcı gelmediği için evde çocuğum beni bekliyor diye isyan etti.

Ben de içim boş, kalbim kırık, boynum bükük yanımda bir çöp poşetinde eşyalarımla öylece oturdum ve yandım. Allahım ben hiçim, benim sahbim Sensin, ben Sana aidim. Yaşadıklarım benim değil Senin zoruna gitsin, rikkatine dokunsun, başka da bir şey istemiyorum.

Evladımın ömrü o kadarmış, dünyadan nasibi yokmuş, veren O (c.c), alan O (c.c) asla isyan etmiyorum. O’ndan gelen başım üstüne. Sadece benim yaşadığım zulüm küçük yavruma da dokundu, ona üzüldüm. İnşallah paratoner olmuştur, yaşanan tüm haksızlıkların sona ermesi, masumlara bir fereç olması için kurban olmuştur.

İnşallah ona bedel başkaları incinmez, daha fazla ağlamaz ve yanmaz. Yavrumun ölümü başkalarının saadatine hizmet etsin Allahım. Gayreti’ni harekete geçirecek son damla olsun inşallah. Adı Umut oldu bebeğimin, beni ötelerde bekleyecek o. İnancım tam. ‘Umut’ları söndürenlere Allah yardım etsin.

“Mazlumun duası çok tesirlidir reddolunmaz” diyen Efendimiz’e (s.a.v) güveniyor ve ağlatanlar ağlasın, bana iftira atanlar aynı şeyleri yaşamadan, beni incitecek söz söyleyenler, terörist diye hakaret edenler aynı sözleri işitmeden ölmesinler. Beni yakanları yak diye inledim. Elbet Allah sesimi işitti. Amenna ve Saddakna. Ben halimi Allah’a havale ettim. Zaten başka da gücüm yok. Çaresizliğimde Allah’ı imdada çağırdım. Başka kimsem de yok.

O gün bana (pazar günü) tebessüm ettiren tek şey arkadaşlarımın şefkatle karşılaması ve ben hastanedeyken senden gelen, yatağımın üzerinde beni bekleyen mektubun ve yavrularımın mutlu anlarından çekilmiş kareleri oldu. Allah razı olsun.

Hastaneyi unutmak istesem de kulaklarımda narkozdan uyanırken söylemişim ‘Ben terörist değilim, kelepçe takmayın’ sözlerim çın çın ötüp duruyor. Sübhansın Yarab el aman el aman… Dünyamızı cehenneme çevirenlerden ve cehennemin ateşinden koru bizi. Amin. Elfü elfi amin. Bedenen de ruhen de yoruldum.”

İki ayrı ifadede adı geçtiği için 10 Nisan 2019’da Bandırma’da gözaltına alınan Aşık, bir gün sonra tutuklanarak Bandırma M Tipi Cezaevine gönderildi.

Hapse girdiğinde hamile olduğunu bilmeyen Aşık, 16 Mayıs’ta yatsı vakitlerinde koğuşunda aniden düşüp bayıldı. Kendine geldiğinde herkes başına toplanmıştı. Görevliler hastaneye götürmeyi teklif etti. Fakat Aşık, cezaevi-hastane arasındaki 15 kilometrelik yolu daha önce kelepçeli bir şekilde gittiği için ‘takatim yok’ diyerek göze alamadı.

Sıkıntıları devam edince 18 Mayıs’ta bir dilekçe yazıp durumunu anlattı. Kendisine 10 gün cevap verilmedi. 27 Mayıs’ta bir dilekçe daha yazdı. 30 Mayıs’ta revire çıkan Aşık’a 9 haftalık hamile olduğu söylendi. Fakat bir sorun vardı. Revir görevlileri yönetimden acil olarak Aşık’ın hastaneye sevkini istedi.

31 Mayıs cuma günü Bandırma Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Aşık, muayene ve ultrason görüntülerinden sonra bebeğinin 7 hafta 5 günlük olduğunu fakat kalbinin atmadığını öğrendi. Hastane doktorları ertesi gün bebeğin kürtajla alınmasına karar verdi.

Gülden Aşık’ın eşine anlattığına göre muayene yapan doktor, “Akarı kokarı getiriyorsunuz da bu kadını bu zamana kadar neden getirmediniz, neden beklettiniz” dedi.

Bir gece gözetim altında tutulan Aşık, 2 Haziran 2019 pazar günü öğlen saatlerinde taburcu edildi.

Eşinin, bebeğini kaybetmesinden dolayı çok etkilendiğini ifade eden İbrahim Aşık, “Hastane koridorunda bekliyoruz. Eşim yatağına götürülürken narkozun etkisiyle bebeğimi öldürdüler diye ağlayarak sayıklamaya başladı. Görevlilerin hepsi buna şahit oldular. Bugün mektubu geldi, onu okuyordum, ruh hali ortada, cezaevi şartlarını kaldıramadığını çok zorlandığını ifade ediyor, bebeğini kaybetmiş bir anne olarak zorlanıyor haliyle” ifadelerini kullandı.

3 Haziran 2019’da Balıkesir Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği’ne tahliye talebinde bulunduklarını ifade eden İbrahim Aşık, henüz bir cevap alamadıklarını da sözlerine ekledi.

Evhanımı Nurhayat Yıldız (28), 29 Ağustos 2016’da tutuklandığında 3,5 aylık hamileydi. Üç yıllık evliydi ve ikiz bekliyordu. Sinop Kapalı Cezaevindeki 25 kişilik koğuşa konulduğunun 40. günü, hamileliğinin 19. haftasında bebeklerini kaybetti.

İki günlük hastanede kaldıktan sonra tahliye edilmeyerek tekrar cezaevine gönderildi. Bebekler defin için aileye verilmesi uygun bulunmadı. Sinop Ağır Ceza Mahkemesi, 1,5 yıllık tutukluluğunu ardından Nurhayat Yıldız’ı 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı. Hala aynı cezaevinde bulunuyor.

https://boldmedya.com/2019/06/15/bebegini-kaybeden-tutuklu-anne-benim-yavrum-kanim-canim-onlar-icin-coptu/