Nurcan Baysal
Haz 05 2018

Kürdün canı yok hükmünde

Mezopotamya Ajansının paylaştığı görüntülerden, Lice’de Kirpi tipi zırhlı aracın çarpması ile ölen 85 yaşındaki Pakize Hazar’ın ölüm anı görüntülerini kaç kez izledim bilmiyorum. Tekrar tekrar, tekrar tekrar, ellerim ve gözlerim titreyerek.

Pakize Ana park etmiş zırhlı aracın önünden yavaş yavaş ilerlerken, zırhlı araç biranda hareketleniyor, çevreden geçen bir vatandaş Pakize Ananın ezileceğini görünce el kol hareketi ile bağırıp çağırıyor. Zırhlı araç oralı bile olmuyor. Pakize Anayı eziyor ve hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor.

Son 3 yılda bu kaçıncı zırhlı araç “kazası”! 6-7 yaşlarındaki Muhammed ve Furkan kardeşlerde olduğu gibi kimi zaman zırhlı araç Kürdün evinin içine girdi, yatakta uyuyan çocukları biçti. Kimi zaman Siirt’te olduğu gibi kardeşi ile el ele oynayan 7 yaşındaki Felek Batur’u ezdi. Felek zihnimizde yer etmedi, ölümünün arkasından babası feryat ediyordu; “Felek’in tek bir kare fotoğrafı bile yok” diye.

Bu yılın Ocak ayında İdil’de zırhlı aracın ezdiği 4 yaşındaki Umut Özalp ise, beyninde oluşan hasardan dolayı hala tedaviye yanıt vermiyor. Kimi zaman da Kürt çocuklar evlerinin önünde oynarken “yanlışlıkla” zırhlı araçlardan açılan kurşunlarla vuruluverdi.

pakize hazar

Geçen hafta, Muş’ta, zırhlı araçtan açılan ateşle evinin önünde vurulan 10 yaşındaki çocuk gibi. Muş Valiliği hızla bir açıklama yaparak bunun bir kaza olduğunu söyledi elbet. Zaten bu ülkede Kürdün canına kast etmek nedense hep “kazara”.

İnsan Hakları Derneği raporlarına göre sadece Temmuz 2016-2017 arasında zırhlı araçların çarpması sonucu Bölgede ölen insanların sayısı 25 kişi. Buna son 1 yıl dâhil değil.

İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesinin hazırladığı “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi 2017 Yılı İnsan Hakları İhlalleri Raporu” na göre ise sadece 2017 yılı içerisinde zırhlı araç çarpmaları sonucu; 7’si çocuk 20 yurttaş yaşamını yitirmiş, 3’ü çocuk 38 yurttaş ise yaralanmış.

İHD bu rakamlara, “tespit ettiğimiz verilere göre” notu da düşmeyi unutmamış. Yani özellikle de kırsal alanlarda halen tespit edilmemiş “kazalar” olması muhtemel.

Geçen yıl Pakize Hazar’ın ölümünden sonra beni derinden sarsan bir başka nokta Pakize Ananın parçalanan cenazesinin parçalarının, uzuvlarının 80 yaşındaki kardeşi Hasret Neneye toplatılması olmuştu. Ablasının ölümünün ardından geçen yıl DİHA Haber’e açıklama yapan 80 yaşındaki Hasret Nine şöyle diyordu açıklamasında:

“Ablamın vücudunun yarısı paramparça olmuştu. İlkin tam emin olamadım ama giydiği ayakkabı ve elbiselerden ablam olduğuna emin oldum. Polis daha sonra elime siyah bir poşet verdi ve ‘Git ablanın parçalarını topla’ dedi. Ben de etrafa dağılan vücudunun parçalarını torbaya doldurup polise verdim. Bu an boyunca sadece beni izlediler. Zaten daha sonra bayılmışım. Gözümü hastanede açtım.”

Böylesi bir kötülük karşısında söz bitiyor gerçekten.

Peki, Kürtlerin fıtratında zırhlı araçlar tarafından “kazara” öldürülmek, hatta sonra öldürülen yakınlarının parçalarını toplamak mı var? Elbette hayır! Eğer bu zırhlı araç sürücülerinden tek bir tanesi cezalandırılsa sonraki “kazalar” önlenebilirdi.

Ama devlet bu ölümlere neden olanları cezasızlık zırhıyla korudu ve korumaya devam ediyor. Bu cezasızlık zırhı da yeni “kazalara” yol açıyor. Zırhlı araç “kazaları”na ilişkin açılan birçok soruşturma “kovuşturmaya gerek yok” denilerek kapatılıyor. Devlet mesajını net veriyor: Kürdü öldürenler için  “kovuşturmaya gerek yok” diyor.

Eğer Kürdün canı böylesine değersiz olmasaydı, bu insanların canına kastedenler cezasızlık zırhıyla korunmasaydı, hepimiz biliyoruz ki bu “kazalar” böylesine kolay yaşanmayacaktı. Hiçbir polis bir insanın eline siyah poşeti verip “git kardeşinin parçalarını topla” diyemeyecekti.

Zırhlı araçların altında yaşamını yitiren bu çocuklar, eğer bir Kürt ilinde, bir Kürt çocuk olarak dünyaya gelmemiş olsalardı muhtemelen yaşıyor olacaklardı. Eğer Pakize Ana, Kürtlerin, Türklerin, tüm halkların eşit ve özgür yaşadığı, eşit derecede korunduğu bir Türkiye'de doğmuş olsaydı, 85 yıllık yaşamı muhtemelen farklı olacaktı.

Eğer, devlet Kürt vatandaşını huzurlu, güvenli, eşit haklara sahip bir yaşam sunmaya değer bulsaydı, Furkan ile Muhammed’in kaderi uyudukları yatakta bir zırhlı araç tarafından ezilmek olmayacaktı.

Hiçbir tank ya da zırhlı araç onların evinin içine girmeyecekti, çünkü tanklar, zırhlı araçlar mahallelerimizden geçmiyor olacaktı. Zırhlı araçlara ve her türlü silaha harcanan para Furkan’ın, Muhammed’in, Felek’in ve diğer çocukların mutluluğu için harcanıyor olacaktı.

Çocuklarımız güvenle sokakta oynayacaklardı. Bir yerden gelebilecek bir kurşunla ölürler mi diye düşünmüyor olacaktık.  Evden çıktığınızda eli kalaşnikoflu adamlar, tanklar, TOMA’lar, barikatlar karşılamayacaktı bizi. Kentlerimiz öyle kolay yıkılamayacak, bomba ve silah sesleri ile yaşamayacaktık.

Belki güzel bir müzik çalacaktı Sur’da, Cizre’de. Çocuklarımız kendi dillerinden korkmadan, utanmadan okula gideceklerdi. Ellerinde taş değil, gitar olacaktı belki.

Normal bir yaşam, herkesinki kadar normal bir yaşamımız olacaktı. Bugün çocuğumuz, sevdiklerimiz sağ salim eve dönecek mi, bunu değil, başka şeyleri dert ediyor olacaktık muhtemelen. Hayat, hayat olacaktı…

Olmadı, belki de hiç olmayacak, bilmiyorum.

Bildiğim şey şu: Kürdün canı, bedeni yok hükmünde bu ülkede.

Peki, yok hükmünde sayılan bedenlerden vatandaş yaratmak mümkün mü?