Taner Akçam
Oca 14 2018

HDP, 'Türklük', 'Misyonerlik'...

Yapmaya çalıştığım tartışma kolay değil, son derece karmaşık bir yumağı çözmeye benziyor, ki bu benzetme bile sorunlu.

Yumak ile onu çözen iki ayrı mekandadır.

Oysa burada ben dahil tartışmayı yapanlar yumağın bir parçası...

Ayrıca bu yumakta durduğumuz yerler, tutumumuzu ve tartışma tarzımızı doğrudan belirliyor.

Bir anlamda, durduğumuz yeri esas alarak, kendimiz ve ötekiler hakkında “farklı okumalar” yapıyoruz.

Örneğin sürece “Kürt” olarak katılan bir kişinin görme ve okuma tarzıyla, “Türk” olarak katılanın görme ve okuma tarzları farklılık arz edebiliyor.

Bir nevi “hassasiyet” farkları, “alınganlık” noktaları ve farklı “sinir uçlarına” sahip olabiliyoruz.

Ayrıca eklemek isterim ki, tartıştığımız konunun (kimlik sorunlarının) açık ve net cevapları olmadığını düşünenlerdenim.

Vereceğimiz cevapların da zamanla değişeceği akışkan bir süreçten söz etmek daha doğru.

Bu nedenle diyebilirim ki, konunun konuşulması ve bu konuşmanın tarzı, sonuçta vereceğimiz cevaplardan daha önemlidir.

Sorun benim için, “Kürtlük” ve “Türklük” gibi sorunların daha rahat konuşulabileceği “kültürel alanların” yaratılabilmesidir.

Bu “kültürel alan” sonuçta bu tür kimliklerin aslında “orada olmasına rağmen” önemsiz olduğunu bize gösterecek alanlardır.

Ama kimlikler oradadırlar.

Yoklukları ve olmadıkları ve “kurtulduğumuz şey” olduğu iddiaları doğru değildir.

Dikkat çekmek istediğim husus bu…

Bu tartışmada benim muhatabım “Türkler”, yani isteseler de istemeseler de “Türk” diye tanımlanan dünyaya ait olanlar.

“Kürtlere” söyleyebileceğim çok fazla bir şey yok.

Biz “Türklerin” bu “Türklük” dünyasından kurtulma şansımız yok (elbette birey olarak var, dünyanın bilinmez bir köşesine gider yerleşirsiniz, ortada sorun kalmaz); sonuçta bu dünyanın kodladığı bir değer ve düşünceler sistemi içinde yaşıyoruz.

Ve bu sistemin sunduğu imkanlardan faydalanıyor, sunamadıkları altında eziliyoruz.

Ayrıca tarih boyunca Türklük (Müslümanlık vb. diye artırabilirsiniz) adına büyük cinayetler işlenmiş ve bu cinayetlerle “hatırlanıyoruz”. Ama toplum olarak bu cinayetlerin merkezde olduğu bir kimlik tartışması yapmıyoruz ve kaçmayı tercih ediyoruz.

Bu “Türklük” kimliğinden değişik kaçış tarzları var, bunlardan bir tanesi genellikle “sol sosyalist” kimlikli olan insanların yaptığı. Diğer kaçış tarzlarını tartışmıyorum, çünkü konumuz HDP:

Bu “sol-sosyalist” grupta yer alanlar, kendisini “evrensel değerlerle” tanımlayıp, fail bir grubun üyeleri (torunları vb) olmasına rağmen kendilerini “asıl kurban” olarak göstermeyi seviyor.

Böylece “Türklüğün” yükünden kurtulduklarını, asıl “acı çeken”, “ezilenin” kendileri olduğunu düşünüyor ve diğer “ezilenleri” çok iyi anladıklarına inanıyorlar.

Sonuçta, “ezilen diğer halklara yardım” veya “onların mücadelesine destek” olmayı bir görev biliyorlar ve ama onların başına birer “misyoner” kesildiklerinin farkına varamıyorlar.

Misyoner olmanın iki kötü sonucu var, birincisi, “fazla akıl veriyorlar”; ikincisi “yardımına gittikleri mazlumlara” özel bir paye biçip, bu çevrelerin hatalarını, yanlışlarını “anlayışla” karşılıyor.

Normalde kendilerine koydukları kriterleri ve beklentileri onlara uygulamıyorlar.

Değişik bir tarzda, “sömürgeci beyaz adamın” toleransı ile yaklaşıyorlar.

HDP’de Selahattin Demirtaş’ın başkanlığı üzerine yapılan tartışmalar bu söylediklerimin somut bir göstergesidir.

Aslında Demirtaş tartışmasının “Kürtlük-Türklük” meselesi ile hiç alakası yok. Son derece sıradan basit bir konuyla karşı karşıyayız.

Bir partinin genel başkanı nerede seçilir ve kim seçer?

Başkanı Kongre seçer ve kongredeki üyelerin bağımsız iradeleri önemlidir.

Oysa HDP içinde Demirtaş, hiçbir biçimde demokratik süreçlerin işlemesine de imkân bırakılmayarak elendi.

Demirtaş’ın başkanlığı konusunda ciddi bir tartışma bile yaşanmadı.

Kararı “üst iradece” verildi ve HDP “vitrinindeki” sol-sosyalistlerin çoğu da buna biat ettiler.

“Düşünenler düşünmüştür, yüksek mercilerin bir bildiği vardır”, dediler.

Bu tartışmanın Kürtlük ve Türklükle değil, demokrat olmakla alakası var.

Ve HDP içindeki “sol-sosyalist” olma iddiasındaki çoğunluk demokrat olup olmama sınavı ile karşı karşıya…

Normalde bu sıradan anti-demokratik tutuma karşı barikatlara geçmeleri gerekirdi.

Bu olmadı.

Ayrıca, onların bu tartışmayı yapmasını da Hasip Kaplan, suratlarına “Türklük” tokadı atarak engelledi.

Söylediğim basit:

HDP içindeki Türklerin kendilerine hayrı olmadıkça, Kürtlere de hayrı olmaz.

“Kürt hareketine misyonerce hizmet” ve onların yanlışlarını “anlayışla karşılamak” ve “biat etmek” yerine, Türkler arasında tarihinde büyük cinayetler işlemiş bir toplumun üyesi olmanın anlamı üzerine tartışma açsalar daha iyi yaparlar.

Ana zorluk HDP’nin Türklere açılmayı başaramıyor olmasıdır.

HDP içindeki “sol-sosyalist” çevreler, Türkler arasında herhangi bir temsil yeteneğine sahip değiller ve bunun nedenlerinden birisi de kendi kimliklerinden kaçma stratejileridir.

Selahattin Demirtaş’ın kişiliği sayesinde HDP ilk defa, daha önce vitrinine aldığı sol örgütlerin ötesinde geniş Türk topluluklarına ulaşma şansını elde etmişti. Şimdi “üst akıl” tarafından bu şans bilinçli bir biçimde tırpanlanmaktadır.

Yeniden, sınırlı sayıda bazı sol örgüt temsilcilerinin vitrinde kalacağı tatlı sulara geri dönülmek istenmektedir.
Galiba görmemiz gereken şu:

Kürtlerin ne Türk solcularının “misyonerlik” faaliyetine ne kendilerine “biat” edilmesine ne de kendilerine “akıl verilmesine” ihtiyaçları var.

Onların bizim “aklımıza” ve “yardımımıza” değil, Türkler arasında, tarihte yaşanmış cinayetler konusunda açacağımız tartışmaya; Türkler arasında belli bir temsil gücü oluşturmaya ve bunun sonucu kafasını “ben Türküm” diye dikebilecek Türklere ihtiyaçları var.