Kongreye giden HDP, Kürt partisi olmaktan vaz mı geçiyor?

HDP, 23 Şubat Pazar günü Ankara’da 4. Olağan Genel Kurulu’nu yapacak. Gerek HDP’nin gerekse HDK’nin en başından itibaren kuruluş ve parti çalışmalarına katkı sunmuş ve çalışmaları yakından takip etmiş biri olarak, kongreye giderken öne çıkan birkaç söylemi deşmek istiyorum.

1990’ların başından itibaren parlamenter siyaset alanına giriş yapan Kurdi partilerden en sonuncusu BDP’nin halefi olarak 15 Ekim 2012’de HDP, barış ve çözüm dönemi koşullarında varlığını ilan etti. 2014’te katıldığı ilk yerel seçimlerde sadece Türkiye’nin batısında adaylar gösterdi ve istediği sonuçları alamasa da, oyunu ve desteğini artırdı. Aynı yıl yapılan ve ilk kez doğrudan halkın seçtiği Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Selahattin Demirtaş yüzde 10’lara varan bir oy elde etti. Bu HDP için adeta bir testti ve bundan sonra katılacağı genel ve yerel seçimlerde alacağı gerçek oyu ölçmek açısından gerçek bir sınavdı. Sandıktan çıkan sonuçlar, umut vaat etmişti.

Koşullar böyle devam ederse, HDP’nin hızlı biçimde ana muhalefet partisi olacağı, hatta bunun çok uzun sürmeden ikinci bir genel seçimde gerçekleşebileceği daha o dönemlerde HDP’nin yöneticileri tarafından dile getiriliyordu. 7 Haziran 2015’te katıldığı ilk ciddi seçimlerde HDP, yüzde 13,2 oy alarak, şimdiye kadar ana omurgasını Kürt siyasetinin oluşturduğu partiler arasında en yüksek oyu alan ilk parti oldu. Resmi kuruluş geçmişi daha üç yılı doldurmayan, çiçeği burnunda bir parti için bu büyük, kayda değer bir başarıydı.

Fakat Türkiye’nin ekseni bu dönemde kaymaya başladı, 2013’te başlayan İmralı çözüm süreci rafa kaldırıldı ve Türkiye yeniden çatışmaların, savaşın, katliamların yaşandığı bir noktaya hızlı biçimde savruldu. 7 Haziran seçimleriyle birlikte ilk kez oyları azalan ve koalisyon görüşmeleri yapmak zorunda kalan AKP ve Erdoğan için, sonun başlangıcı öngörüleri siyaseten yapılırken, “çözüm sürecinin artık filmini çekersiniz” diyen iktidar, çatışmaların fitilini ateşleyerek yeniden tek başına iktidarda kalmanın çaresini bulmuştu.  O günden bugüne Türkiye’de çok şey değişti. Artık ne HDP’yi ortaya çıkaran barış ve çözüm koşullarından ne de arızalı da olsa işleyen bir parlamenter demokrasiden bahsetmek mümkün. Karşımızda bambaşka, hiç hesap edilemeyen, hiç öngörülemeyen bir Türkiye var.

Belki tüm bu kaosta tek haklı çıkan Öcalan oldu. Çözüm olmazsa çok büyük bir savaşın yaşanacağını darbe mekaniğinin devreye gireceğini, milletvekilleri dahi herkesin tutuklanacağını uyarıcı bir dille önceden söyledi. Büyük savaş çıktı, Kürt kentleri ağır silahlarla yakıldı, yıkıldı; bombalar art arda patladı; 15 Temmuz yaşandı, darbe mekaniği devreye girdi; HDP’nin 10 binden fazla üyesi, yöneticisi, milletvekili, belediye başkanı tutuklandı; pek çok tanınmış HDP’li siyasetçi yurtdışına sürgüne gitmek zorunda kaldı.

Tüm bu sürecin en ağır faturasını başta Kürt halkı olmak üzere, muhalif devrimci ve demokratlar, HDP’liler çekti. Fakat tüm Türkiye şimdi sonuçlarını yaşıyor.

HDP bugün, kendi siyaset yaşında sekizinci yılına girdi. Ahmet Kaya’nın şarkısında dediği gibi, “bu kısalık ömürlükte deprem kargaşası” yaşadı. Ve şimdi dördüncü olağan genel kongresi ile yeni bir hamle başlatma çabasında. Kongreye “iktidar olma” ve “umut olma” sloganıyla gidiliyor ve mücadele kararlılığı, güçlenme, genişleme, demokrasi ittifakı, Türkiyelileşme mesajları ön plana çıkıyor.

Kamuoyuna dönük mesajlarda, umut ve geleceğe hazırlanma duygusu ön plana çıkıyor olsa da, HDP içinde hoşnutsuzluk olduğu yapılan eleştirilere ve beklenti içeren cümlelere yansıyor. Özellikle HDP’nin önceki dönem eş başkanı Demirtaş’ın Kongreye ilişkin mesajlarında, “geçmişin muhasebesi”, “daha güçlü mücadele” “parti içi demokrasi”, siyasete halkın doğrudan katılımı” ve “yenilenme ve genişleme” kavramları ile beklenti ve eleştiriler art arda sıralanıyor.

HDP’nin yaşadığı baskı ve tecrit politikaları karşısında sergilediği tutum ve mücadelenin yetersizliği, pek çok HDP’li tarafından daha önceleri de dile getirilen noktalardan biriydi. Gazeteci Kemal Göktaş’ın “kısa dalga” podcast’ine konuşan Sırrı Süreyya Önder de, incitmeden, kırıp dökmeden bu yöndeki eleştirilerini dile getirdi. Yürütülen mücadelenin yeterli olup olmadığı sorusunu Önder, sonuç alıcı olup olmaması kıstasına göre cevaplayıp tutuklu siyasetçilerin durumuna, hala cezaevinde bulunuyor olmaları gerçeğine referansla, bu siyasetçiler tutuklu kaldığı müddetçe verilen mücadelenin “yetersiz” olarak görülmesi gerektiğini belirtti.

Kongreye giderken HDP’lilerden en fazla duyduğumuz ifadelerin başında Türkiye Partisi olmak ve Kürt Partisi olmamak geliyor. Türkiye partisi olmak veya Türkiyelileşmek kavramını ilk olarak Öcalan HDP’nin önüne koymuştu. HDP’den bir kitle partisine dönüşmesini, Türkiye’nin tüm sorunlarına cevap olan bir parti olarak kendini görmesi gerektiği tespitlerini Öcalan yapmıştı. Fakat kavram zamanla HDP’nin elindeki bir silahtan kendine karşı doğrultulmuş bir silaha dönüştü ve özellikle hükümet ve devlet kanadının görüşlerini taşıyan kesimlerin ağzına sakız oldu. Demoklesin kılıcı gibi HDP’nin başında sallanıp duruyor. Kavramın içeriği yeterince dolu olmadığı için bugün bile Türkiyelileşme kavramından ne anlaşılması gerektiği oldukça muhtelif. Sadece tek bildiğimiz, “PKK ile arana mesafe koy” ile başlayan cümlelerin içinde çokça Türkiyelileşme kavramı geçiyor.

Oysa parlamenter demokratik zeminde mücadele yürüten ve HDP’nin öncülü olan Kurdi partileri yakından takip edenler şu gerçeği bilmektedir. Şu ana kadar demokratik zeminde mücadele yürüten tüm Kurdi partiler, özellikle 2000’lerin başından itibaren bir Türkiye partisi olma hedefini hep taşıdı. “Türkiye’de legal Kurdi siyaset” başlığını taşıyan kitabında Tuncay Şur’un şu tespiti bunu anlamak açısından oldukça özetleyici:

“DTP’nin etnik ya da milliyetçi bir parti görünümünün çok ötesinde... parti tanımının amaç ve nosyonunun temel olarak belirlendiği tüzükte, Kürtlük kimliğine doğrudan bir referans verilmez, bunun yerine çok kültürlülük tercih edilir; temel gaye salt Kürt meselesini çözmek değil, Türkiye’nin demokratikleşmesi olarak tanımlanır. Diğer bir ifadeyle Kürt meselesinin demokratik bir zeminde nihayete erdirilmesi Türkiye’nin demokratikleşmesiyle eş-değer bir düzlem içinde ele alınır.”

Bu diğer partiler için de geçerli bir olgu. Fakat Kürtlerin kurtuluşunun, Türkiyenin demokratikleşmesine, Türkiye halklarıyla birlikte mücadeleye bağlı olduğu tezi, aslında HDP’yi ve diğer siyasi partileri de aşan bir tarihselliğe sahip. Bu tezin de asıl sahibi ve mimarı yine Öcalan olup daha PKK’nin kuruluş sonrası yıllarında Türkiye ve Kürdistan devriminin birlikteliği ve kader ortaklığından söz etmiştir. Yani 40 yıl önce söylenen ile bugün söylenen şeyler arasında stratejik anlamda çok büyük değişimler söz konusu değildir. Fakat bunun anlaşılması, Türkiye’nin batısına daha uzun süre nasip olmayacak gibi görünüyor.

Fakat bugün gelinen nokta nazarından, HDP kendisine karşı bir silah olarak kullanılan kavrama, Kürt partisi olmama söylemiyle yeniden yanıt olmayı deniyor.  Kürt sorununun çözümünde ortak bir ses haline gelmiş olan “demokratik özerklik” modelini program ve tüzüğüne almış olan HDP’nin “Kürt partisi değiliz” konumuna gelmiş olması, yaşadığımız kayıpların ölçüsü olarak da okunabilir. Bu söylem herhangi bir dönemde bu kadar net ve açık bir biçimde söylenmemişti. Böyle bir söylemin Kürt seçmenlerde yaratacağı kırılmanın boyutları her zaman hesap edilirdi. Bu açıdan belli ki, Kürt partisi olmama söylemi, Türkiyelileşin silahını kullananlara dönük bir çözüm gibi durmakta ve beraberinde Kürt seçmen hassasiyetinde de yeni bir eşiğin denendiğini gösteriyor. Sırf HDP de değil, son dönemlerde PKK yöneticleri de basına yansıyan röportajlarında HDP’nin bir Kürt partisi olmadığını ısrarla dile getirip vurguluyor.

Bu söylemin özellikle Kürt seçmen tabanında sert bir karşılık bulacağını söyleyebilirim. Hele şimdilik yaşanan baskı ortamı nedeniyle seçmen kenetlenmiş bir görüntü verse de ve anket sonuçlarında HDP’nin oylarında önemli bir kıpırdanma yaşanmasa da, koşullar değiştiğinde bu söylemin yeniden gözden geçirilmesi kaçınılmaz olacaktır. Öyle ki, bu söylem politik bir çizgiye dönüşürse bu durumda Kürt partisi olmayan bir partinin nasıl oluyor da Kürtleri temsil ettiği, nasıl oluyor da Kürtler adına söz söylediği soruları gündeme gelecektir. Bu, Kürtlerin ekseriyasından da oy almayı herşeye rağmen başaran AKP’nin “en büyük Kürt partisi AKP’dir”, “en büyük Alevi partisi AKP’dir” demesine benzer bir sonuç yaratır. Türkiye’de Kürt sorunu olduğu müddetçe ne bu sorunun varlığını ne de Kürt halkının resmi temsilcisi olma iddiasından vaz geçmemek gerekir.

Hepimiz de gayet iyi biliyoruz ki, HDP hem Kürt partisi hem de Türkiyelileşmiş bir partidir. Şayet bu kavramdan anlaşılması gereken şey Kürt sorununun varlığını kabul edip, çözümü için, barış için çalışmanın yanı sıra Türkiye’nin diğer sorunlarına da sahip çıkmaksa ve bu çerçevede Türkiye’nin her bölgesinde aday çıkarıp oy alabilmekse, emin olun ki HDP, çoğu partiden daha çok Türkiyeli partidir. CHP, MHP, Saadet, İyi Parti’nin özellikle Kürdistan coğrafyasında birer tabela partisi olmaktan başka herhangi bir varlığı söz konusu mu? Değil. Kimsenin bu partilerin Türkiyelileşme sorunu olup olmadığını tartışmadığı bir yerde HDP’nin hala Türkiyelileşme çağrılarına “Kürt partisi olmamakla” cevap vermesinin konjonktürel olduğunu umut ediyorum. HDP bu kavram için, “tanım yapma gücünü” bence çoktan yitirdi. Buna yönelik her çaba, tuzağa daha fazla çekilmekten başka bir işe yaramaz gibi.

HDP’yi Türkiye partisi yapan şey, siyaset sahnesine çıkışının şafağında yeni siyasal özneler tarif edebilmesiydi. Giriştiği hegemonya mücadelesinde HDP, üçüncü yol olma, alternatif olma hedefinde üç yeni özne tarifi yaptı. Birinci grup, Ermeniler, Süryaniler, Kürtler, Aleviler gibi tarihsel olarak devletin baskıcı, soykırımcı ve asimilasyonist uygulamları karşısında mağduriyetlik yaşamış olan kesimler. İkinci grup, geleneksel biçimde tanımlanan işçi sınıfına ek neoliberal politikalar sonucu ortaya çıkan yeni kent yoksulları, güvencesiz çalışanlar, işsizler, hizmet sektörü çalışanları ve orta sınıf kalifiye iş gücü ve bunları temsil etme iddiasında olan sol, sosyalist partiler, çevreler. Son olarak, yeni kimlik hareketleri olarak tanımlanan özneler, başta kadınlar, LGBTİ bireyler, çevre hareketleri ve bunları temsil eden örgütler. Tarihsel olarak siyaset ve temsiliyet alanından dışlanmış bu güçlerle birlikte HDP yeni bir Türkiye cephesi kurdu. Ve bu diğer partilerin şimdiye kadar denemeye dahi cesaret edemediği bir girişimdi.

Ne var ki HDP bunun devamını getirmekte yetersiz kaldı, bu grupları kaynaşmış siyasal öznelere dönüştüremedi. Bugün HDP içinde “bileşen sistemine” dönük bir takım itirazlar geliyorsa bunun gerisinde yatan şey, bu yetememe halidir. HDP yeni siyasal özneler ile alternatif olma iddiasını gerçekleştirmiş gibi görünüyor olsa da, aslında yamalı bir bohça dikmişti. Hepsinin rengi, büyüklüğü, işlevi, kapladığı alan birbirinden farklı, yan yan durdurduklarında birbirilerini ayıran izler açık ve net olmasına rağmen, bu bütüncül siyasal bir güce dönüşemedi, dönüştürülemedi. Sorun tam da burada, kendini var ettiği zeminde ortaya çıktı. Bu grupların, yan yana gelmesi/getirilmesi büyük bir başarı olmakla birlikte sorun bunları bir arada tutabilecek birbiriyle kaynaştırabilecek parti içi araç, yöntemlerin eksikliğiydi.

Bu nedenle HDP’nin iç sesini dinlediğimizde, kimi itirazlar, uzlaşmazlıklar hep duyuluyordu. Çünkü Alevi’nin Sünni’yle; Sünni’nin materyalistle; Ermeninin Kürt’le; Süryaninin Ermeni’yle; Kürdün Türk’le; kadının erkekle; homoseksüelin heteroseksüel ile trans bireyin hepsiyle, hem güncel hem de tarihsel sorunları vardı ve bunlarla yüzleşecek, hesaplaşacak parti içi mekanizma ve süreçler malesef mevcut değildi. Bu grupları öncelikle birbiriyle barıştırmaksızın hatır gönül hesabıyla ya da siyasetin matematiksel hesaplarıyla bir arada tutmak, bırakın yeni siyasal öznelerin inşasını, HDP’ye sadece bir kaç eşik atlatmaya yaradı. Bunun neticesinde, HDP daha fazla parlamenter siyaset alanına sıkıştı, siyasetler değil kişiler ve partiler ön plana çıktı, toplumsal örgütlenme başarılamadı, büyüyüp genişleme oy hesaplarına dönüştü.

Dördüncü olagan genel kurula giderken HDP’nin bu yapısal sorunlarına etkili çözümler getireceğine dair emareler güçlü değil. Fakat herşeye karşın umut olma potansiyelini yitirmiş sıradanlaşmış bir partiden de söz etmek şimdilik mümkün değil. İstenen ve beklenen HDP’nin Türkiye’nin geleceğinde kurucu bir siyasal partiye dönüşebilmesi, faşizim karanlığından çıkış için bir ışık yakabilmesi...


© Ahval Türkçe

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.