Minneapolis’ten Pangaltı’ya yol gider

Şu canım baharı kaçırdım.

Erguvanlar açmıştır mutlaka, ben görmedim, şöyle tadına vararak kütür kütür yeşil eriklerden yemedim, alabildiğine aldırmaz dolaşmadım sahillerde, bohem meyhanelerde kafayı çekmedim.

Toprak ve çiçek kokulu bahar yağmurları yağdığında evdeydim.

Güneş açtığında da evdeydim.

Sinemaya gitmedim hiç, çiçek almadım, sokakta yemek yemedim, eve asılacak yeni bir tablonun heyecanını, serüvene dönüşebilecek bir tatilin çekiciliğini hatırlamadığım biryerlerde yitirdim.

Kuşların ötüşünü dinledim ama.

İlk kez bu kadar çok kuş aynı anda ötüştü Kadıköy’ün ara sokaklarında.

Gölgesiyle kavga eden kedileri, külhanbeyi gibi kostaklanarak yürüyen kargaları, bahçedeki çiçeklerin tomurcuklanmalarını ve bir sabah patlayarak rengârenk çiçeklerle açılmalarını izledim.

Daktilonun şeritlerini ilk kez bu kadar sık değiştirdim.

Bir de kaktüs aldım kendime, camın önüne koydum.

Bu benim için ikinci kaktüsüm, ilkini beşe gidiyorken sınıf öğretmenimiz Kamilânım aldırmıştı.

“Herkesin bir bitkisi olacak ve bir sene o bitkiye bakacak.”

Annem bana bakması kolay olsun diye kaktüs aldı, su vermeyi unutmam mukadderdi, oysa ben hiç unutmadım, hiç ihmal etmedim, bir haftasonu dönüşünde kaktüsüm ölmüştü.

Çok su vermişim.

Uzun uzun ağladım, Kamilânım teselli etmeye çalıştı, “bir kaktüs daha alırsın,” dedi, sarıldı, “ben size doğa sevgisini aşılamak istiyordum,” dedi, ikna olmadım, benim kaktüsüm oydu, öldürmüştüm, katil gibi hissediyordum kendimi.

O sene bir tek benim bitkim olmadı.

Şimdi ben bunları yazarken bomboş bir sokağa bakıyorum.

Kafamın üstünde zirzop bir karasinek, duvarlara çarparak uçuşuyor.

Oysa sadece bu baharı değil, gelecek bütün baharları kaçıracak insanlar görüyorum.

Bir polis, Amerika’da, yolun ortasında, boynuna bastırdığı diziyle birini öldürdü.

Bu cinayetin ardından insanlar sokağa döküldü.

O adamın ölmeden önceki son sözlerini haykırıyorlar.

“Nefes alamıyorum.”

Televizyondan görebildiğim kadarıyla işler çığrından çıkmış iyice.

Hangisinin hakikat, hangisinin kurgu, hangisinin provokasyon olduğu belli olmayan sahneler gördüm.

Polis kurşunuyla öldürülen, dövülen çoğu siyah Amerikalının gözü dönmüştü; bir de yağmacılar vardı bizden olmayan, güçsüzü ezen, duvar diplerinde dövenler vardı.

Bizim basın demokrasi şampiyonu kesilir böyle günlerde, her birinin içinden bir Danton, bir Robespierre çıkar, bazıları hızını alamaz General La Fayette’e dönüşür.

Karışan bizim sokaklar değilse dünyanın en devrimci basını buradadır.

Desmoulins sağda kalır.

Ama bu çığlıklar İngilizce değil de Türkçe atılırsa hiçbiri duymaz.

“Vurmayın, öldüm,” diyen çocuğun sesini boşlukta kaybetmekte, havan topuyla ölen kız hakkında tek satır yazmamakta, barışmaktan başka bir şey söylemeyen yarı aziz yarı gazeteciyi ise hedef göstermekte bunların eline kimse su dökemez.
O “yarı aziz yarı gazeteci” arkasından iki el ateş edilerek bir kaldırımda boylu boyunca uzanmaya mecbur bırakıldığında, üstünü örttükleri beyaz örtü rüzgârdan uçmasın diye kaldırım taşı koyulmuştu.

Güpegündüzdü, adamın ayakkabısı delikti.

Hiçbiri o taşı kaldırmadı.

Dışarda olanları yazmak, burada olanları da yazmamak için para alıyorlardı çünkü.

Yazmadılar.

Amerika’daki adamın öldürüldüğü saatlerde, Hrant’ın adını yaşatan vakfına tehdit mektubu yolladılar.

Bizim demokrasi şampiyonları Amerika’yla uğraşmaktan buraya bakacak fırsat bulamadılar tabii.

Hrant Dink, herkesin gözü önünde, bir Kırmızı Pazartesi cinayetine kurban gitmişti.

Şimdi vakfı ve karısı Rakel’i tehdit ediyorlar.

Hrant’ın cenazesinde yüzbinlerce insan “Hepimiz Hrantız” diye yürümüştü.

“Hepimiz Rakeliz” diye yürümek istemiyoruz.

Bir daha asla.

Rakel Dink, “bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadıkça” yol alınamayacağını söylemişti.

İşte o karanlık, kimi zaman Minneapolis’te üniforma, Washington’da takım elbise giyiyor, kimi zaman Sao Paolo’da sivil kıyafetle karşımıza çıkıyor.

Evde tıkılı kaldığım şu bahar günü kuşlar cıvıl cıvıl ötüşürken gözüm Minneapolis’te aklım Pangaltı’da.

Minneapolis’ten Pangaltı’ya giden bu lanet yolu tamamen ortadan kaldırmadıkça acının, ölümün, öfkenin sonu gelmeyecek çünkü.

Related Articles

مقالات ذات صلة

İlgili yazılar