Şub 20 2018

'Yazarların hapislerde çürümesini seyreden bir toplum intihar ediyor demektir' 

Ümit Kardaş*

Hukuk yoluyla çözüm ve hukuksal güvence sağlanabilmesi hukukun üstünlüğünün benimsenmesiyle mümkün. Hukukun üstünlüğü, temel olarak hukukun bir topluluktaki veya ülkedeki yayılmışlığını ve yetkisinin yüksekliğini ifade eder. Özellikle de devlet ve hükümet yetkisini elinde tutanlara karşı üstünlüğünün altı çizilir.

Anlatılan bir anekdot hukukun üstünlüğü ilkesini açıklamakta oldukça aydınlatıcı. 18. yüzyıl sonlarında İngiltere’de yoksul bir köylü, pencerelerinden soğuk rüzgârın girdiği, ısınmakta zorluk çektiği eski bir evde ailesiyle birlikte yaşamaktadır. Durumu gören bir kişi köylüye acıyarak “Yaşadığınız bu hayat sizi mutsuz etmeli” der. Köylü “Hayır” diyerek şu cevabı verir. “Biz burada mutsuz sayılmayız. Evimize soğuk rüzgar, kar, yağmur girer ama kral giremez.” Köylüye özgürlük alanı tanıyan ve devlet otoritesi karşısında güvence veren, hukukun iktidar karşısındaki üstünlüğüdür.

Devletin zorbalık eğilimlerine ve baskısına hukukun dur dediği yerde hukukun üstünlüğü söz konusudur. Hukukun üstünlüğü ilkesi devletin yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin sınırlandırılması yani devletin hukukla sınırlanması demek. Bu sağlandığı takdirde keyfi yönetim önlenir ve hak ve özgürlükler hukuk tarafından güvenceye alınmış olur. 

Hukukun üstünlüğünü sağlamada, hukuka uygunluk boyutu önemli. Bunun temel ilkesi ise normlar hiyerarşisinde her alt kuralın bir üst kurala uygun olması. Anayasal bir devlette, anayasa en üst norm olarak kabul edilir.

Ancak anayasası olan her devlette hukukun üstünlüğü ilkesi geçerli olmayabilir ve anayasanın üst norm olarak kabul edilmesi sadece şekli olarak kalabilir. Bu durumda anayasa hak ve özgürlükleri koruma işlevini yerine getiremiyor demektir. Bir ülkede anayasaya uygun olmayan normlar ve uygulamalar geçerli ise artık orada “anayasal devlet” yerine “anayasalı devlet” bulunduğunu anlamak gerekir. 

Anayasal devlet, insan haklarını hukuk tarafından güvence altına almayı, çoğulcu ve katılımcı demokrasinin ve hukuk devletinin evrensel kurallarına uymayı ilke edinen ve uygulayan devlet anlamına gelir.

Bu nedenle “hukuk devleti” tek başına yeterli bir kavram değil. Hukuk devleti Anglo-Sakson dünyasında “hukukun iktidarı” (Rule of Law) olarak tanımlanan hukukun üstünlüğünü sağlamanın bir aracı olarak görülür. 

Burada önemli olan husus anayasal devletin sadece iç hukuka değil esas olarak bağlı olduğu uluslararası sözleşmelerin ve mahkemelerin evrensel anlamda kabul gören ortak değerlerine sahip olarak ulusalüstü hukukla uyum içinde bulunmasıdır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi 27.03.1986 tarihli kararında bu durumu anayasaca korunan normlar bloku olarak ifade etti, hukuk devletine verilen anlamı hukukun üstünlüğü anlayışı içerisinde değerlendirdi. 

Yüksek Mahkeme kararında yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı, anayasadan önce hukuken bilinen ve tüm uygar ülkelerde benimsenip uygulanan ilkelere uygun temel değerler ve anayasa bulunduğu tespitini yaptı. 

Hukukun üstünlüğü ilkesinin hayata geçirilebilmesi siyaset ve bürokrasi kurumlarının bu anlayışı içselleştirecek bir kültür oluşturmalarıyla mümkün. Ayrıca hâkim ve savcıların bu kültürü edinecek şekilde yetiştirilmeleri zorunlu.

Türkiye hukukun üstünlüğü ve ceza adaleti bakımından ne durumda? Bunu anlayabilmek için dünyada hukukun üstünlüğünü ilerletmeyi amaçlayan bağımsız düşünce kuruluşu Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project-WJP) hazırladığı şubat ayı başında basında yer alan ve 3000 uzmanla görüşülerek hazırlanan “Hukukun Üstünlüğü Endeksi”ne bakmakta yarar var. 

WJP, proje kapsamında yer alan ülkelerin hukukun üstünlüğüne dair olan durumlarını, belirlediği 8 kritere göre inceliyor. Bu kriterler hükümet yetkileri üzerinde kısıtlamanın olması, yolsuzluğun önlenmesi, düzen ve güvenlik, hükümet şeffaflığı, temel haklar, adil hukuk, cezai adalet ve idari yaptırımlardan oluşuyor. 

Türkiye, bu sene yayımlanan rapora göre 113 ülke arasında 101. sırada yer aldı. Türkiye aynı endekste 2014’te 59, 2015’te 80, 2016’da 99’uncu sıradaydı. 

Raporda genel sıralamaların yanı sıra daha mikro ölçekte kategorilere de yer verilmiş. Buna göre Türkiye, yer aldığı Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeleri arasındaki sıralamasında 13 ülkenin sonuncusu, üst orta gelirli ülkeler sıralamasında da 36 ülkenin 35’incisi olmuş. 

Söz konusu verilere göre Türkiye Nijerya, Kenya, Madagaskar, İran gibi ülkelerden daha aşağıda. Hemen altımızda yer alan son 11 ülkeden bazıları ise şunlar: Uganda, Etiyopya, Zimbabwe, Afganistan, Bangladeş, Pakistan. 

WJP endeksine göre Türkiye “iktidar üstünde en az denetimin olduğu ülkeler” arasında 3. sırada. Türkiye’nin üstünde sadece Zimbabwe ve Venezüella bulunuyor. 

Türkiye, 113 ülke arasında temel haklar kategorisinde 107, kamu düzeni ve güvenliğinde 106, hukuk mahkemeleri konusunda 94, hükümetin şeffaflığı kategorisinde 93 ve düzenleyici uygulamalar konusunda 84’üncü sırada yer aldı. 

Ceza adaleti konusunda ise 74. sıradayız. Ne yazık ki Türkiye bu kategoride de Senegal, Zambiya, Kazakistan, Mısır, İran gibi ülkelerin aşağısında.

Anayasa Mahkemesi de kısa bir süre önce bugüne kadar kendisine yapılan bireysel başvurulara ilişkin istatistikleri açıkladı. Veriler, Türkiye’nin en büyük sorununun “adil yargılanma hakkı” ihlali olduğunu ortaya koydu. Bugüne kadar yapılan 173 bin bireysel başvurunun 137 binini karara bağlayan yüksek mahkeme, 2 bin 536 ihlal kararı verdi. İhlal kararlarının yüzde 78’ini ise adil yargılanma hakkı ihlali oluşturuyor. Adil yargılanma hakkı konusunda 1783 ihlal kararı çıkarken, bunun yüzde 81’i “makul sürede yargılanma” ihlalinden verilmiş.

Türkiye’nin daha önce de hukukun üstünlüğü konusunda pek parlak bir durumda olmadığı biliniyor. Ancak bu tablo bir dibe vuruşu gösteriyor. Ülkeyi yönetenler bu durumdan etkilenmeyebilirler ancak hukuk güvenliğinden, adil yargılanma hakkından yoksun bırakılmış olan yurttaş mağdur durumda. 
Özellikle 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkında verdiği ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin mahkûmiyet kararını ne hukuken ne de vicdanen kabul etmek mümkün. Yazarların siyasi cinayetlere kurban gitmesini ya da hapislerde çürümesini seyreden bir toplum intihar ediyor demektir. 

Uzayan OHAL rejiminin hukuksuzluğu besleyen KHK’leri ve yargının tarafsızlığını koruyamayacak duruma sokulması, bu vahim sonucu doğurdu.Türkiye’nin yuvarlandığı çukurdan çıkacak feraseti göstermesi hayati önemde.  

*Eski askeri hâkim.

 

Bu yazı ilk olarak Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.