Prof. Öztürk: Cemaat evinde okuduğum kitaplara dahi müdahale edildi

Boğaziçi Üniversitesi'de görevliyken 2016 yılında KHK'yle ihraç edilen Ekonomi Profesörü İbrahim Öztürk, köyde başlayan hayatının Boğaziçi Üniversitesi'ne giden sürecini ve milliyetçi cemaatlerin hedefi haline nasıl geldiğini sosyal medya hesabından takipçilerine anlattı.

Yazısında, üniversiteyi okuduğu dönemde kısa süre cemaat evinde kaldığını anlatan Öztürk, okuduğu kitaplara dahi müdahale edildiğini şu sözlerle aktardı:

"Bir güne eve geldiğimde şahsi odamdaki şahsi kitaplığımdan kitaplarımın toplanıp götürüldüğünü gördüm. Cemaatin semt imamı/abisi gelip 'Risaleler ve Hoca efendi neyine yetmiyor” mealinde laflar etmiş, 'bu Şii adam ile ne işi var' demiş. Okumadığı, okusa anlamayacağı kitapları “defetmişti.”

Öztürk yazısının devamında, ihracının ardından derslerinde başarısız olan öğrencilerin kendisi için 'FETÖ'cü diyerek derslerden geçip, mezun olduğunu anlattı. 

İbrahim Öztürk'ün, milliyetçi-muhafazakar yapı ve cemaat eleştirisi yaptığı yazısının tamamı şöyle:

Türkiye derecesi yaparak Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nde okudum. İki yüksek lisans yaptım. Japonya’da doktora araştırmaları, devamında bilimsel araştırmalar ve hocalık yaptım. 35 yaşında doçent, 42 yaşında profesör oldum. 

Geçerli kıstaslara göre 250 akademik puan biriktirilerek profesör olunan Türkiye’de 3 bin puanla başvurdum, 500 puanı ise toplamaya üşendim. ABD’de üniversitede araştırmalar ve hocalık yaptım. 2017’den beri de Almanya’da araştırma yapıp dersler veriyorum. Türkiye’nin coğrafi bir ayağı ve zihin koordinatlarının dörtte üçü de Afrika-Ortadoğu’da olduğuna göre tam dört kıtada akademisyenlik yaptım. 

İyiliği kovan, örgütlü kötülük medeniyetinin intikamı ise yaman oldu. 

Boğaziçi’nde hocam rahmetli Prof. Demir Demirgil, selametli Prof. Ayşe Buğra ve Prof. Ziya Öniş gibi beni çok etkileyen hocalarımın da ilhamı ile akademisyenlik yıllarımda sürekli birinci sınıf öğrencilerine ders vermeyi tercih ettim. Ben o seviyede etkilenmiştim, onları da orada etkilemek ve hayata kazandırmak istiyordum. Zira biliyordum ki; Anadolu’dan muhafazakar-milliyetçi çevrelerden gelen zeki çocukların tümü de benim gibi ağır zihniyet sorunları taşıyorlardı. Genç yaşta beyinlerimiz dumura uğratılmış, bloke edilmiştik.

Ben sadece İHL “mağduru” değildim, bir de okul birincisi, iyi yazıp, iyi konuşan, idealist, ele avuca sığmayan bir “tip” olduğumdan, otağını İHL’ye kurmuş bütün dinci ve milliyetçi cemaatlerin “doğal hedefi” idim. Üzerimden paspas gibi geçtiler…

Köy imamı olan babam vefat edince son sınıf fark derslerini vererek bir taşra lisesine kaçtım. Ne var ki burası “beğenmediğim” İHL’den yaklaşık 20 kat daha kötü idi. Eğitim neredeyse verilmiyordu, zaten kimsenin de kasabadan çıkıp pek üniversite kazanmak niyeti yoktu. Okulu idealsizlik ve motivasyonsuzluk yakıp yıkıyordu. 

Selâmetli lise müdürümüz çok dindar, çok Risale-i Nur’cu idi. Sanata ve edebiyata düşkün idi. Şiirler yazar, besteler yapardı ve söylerdi de. Soracak olursan "Doğrudan doğruya Kur'ân'dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı” felsefesine bende idi. Ama 20 senedir müdürlük yaptığı okulunun neden yerlerde süründüğü ile ilgili hiçbir derdi yoktu. Bırakın bir liseyi, o minik kasaba baştan aşağı yeniden inşa edilebilirdi. Lafla peynir gemisi yüzdürüyordu. 

Durumun farkında idim ve içim acıyordu.

Gayretli, bilgili, motive, idealist hocalarımın tümü o liseye sanırım sürgün olarak gönderilmiş genç solcu hocalardı. Hepsi de İHL’den liseye geçerken verdiğim “fark derslerden” beni sınav yapmış, hepsi de ilk fırsatta milliyetçi-dindar antipatisini anında bana hissettirerek kendilerinden uzaklaştırıp, hatta karşılarına alıp, yerli ve milli “haza malların” eline mahkûm etmişti. Anlattıkları mükemmel derslerinde öğrenmek için arkadaşlarımdan dersin sabote edilmemesi için yakarışta bulunurdum. O idealist hocaların yüreklerinin paramparça oluşunu, meslek aşk ve şevklerinin yanıp kül oluşunu görmek beni üzüyordu. 

Gecemi gündüzüme katarak oradan Boğaziçi Üniversitesi'ne girdim. 

Boğaziçi'nde okurken bir ara yurt çıkmadığı için kalacak yerim olmadığından ve “milliyetçi-dindar” olduğumdan bir süre Gülencilerin cemaat evlerinde kaldım. Liseden beri deli gibi kitap okurdum. Üniversitede kaliteyi artırdım. En çok da Harvard üniversitesi profesörü İranlı Seyyid Hüseyin Nasr’dan etkileniyordum. Batı’yı, Doğu’yu, İslam’ı, modern bilimi biliyordu. Alanı bilim-din-felsefe idi. Emsalsizdi. Beyin çeperlerimi zorluyordu. Neticede adam İslam’ı savunuyor, hadi o beylik lafla diyelim, “asrın idrakine sunmak” istiyordu. 

Bir güne eve geldiğimde şahsi odamdaki şahsi kitaplığımdan bu türden kitapların toplanıp götürüldüğünü gördüm. Cemaatin semt imamı/abisi gelip “Risale’ler ve Hoca efendi neyine yetmiyor” mealinde laflar etmiş, “bu Şii adam ile ne işi var” demiş. Okumadığı, okusa anlamayacağı kitapları “defetmişti.” 

Belki de okulunu birkaç sene uzatmış üçüncü sınıf bir üniversite mezunu idi. 

(Ara not: Cemaatçi kişilerin kütüphaneleri, %90 oranında ortak kitaplarla dolu. O kütüphanelerde, Gülen’in konuşmalarından “derlenmiş” kitaplarından birkaç tane yan-yana görülmesi vak’ayı adiyedendir. Cemaatçi bir kız ile oğlan evlense kitaplarının %90’ı birbirinin aynısı çıkar. Yani, birbirlerinden öğrenecekleri hiçbirşey yok, konuşmalar, düşünceler, reflekslere kadar birbirinin aynısı. Bırakın Türkiye’yi, Avrupa’daki evlerdeki kütüphaneler de böyle. Okumuş, üniversiteli bir cemaate hitap eden Zaman Gazetesi 30 sene boyunca neredeyse ve defaten sadece yukarıdaki türden ciltler dolusu eserleri okurlarına dağıtırken, şimdi kaçıp sığındıkları Batı medeniyetine dair neredeyse tek bir eser hediye etmediler. Hala da sorguladıklarını ve öğrenmeye karar verdiklerini düşünmüyorum. Belki bu zihni esaretten kurtulursa çocukları…)

Neyse… O gün bavulumu toplayıp, gidecek yerim olmamasına rağmen evi terk ettim. Boğaziçi kampüsünde sorup soruşturunca adı “İrancılar” olarak çıkmış arkadaşlar beni aralarına kabul ettiler. Eleştirel ve entellektüel gözüküyorlardı. Daha bir birey idiler. Ama kafayı Humeyni ve İran devrimine takmışlardı. Gece yatmıyor, gündüz de kalkmıyorlardı. Her gün aralarında devrim yapıp devletler kurup, emperyalizmi yerin dibine sokuyorlardı. Duvarlar slogandan geçilmiyor, sürekli marşlar okunuyordu. Büyük kısmı modern bilimlere itibar etmiyordu. 

Ancak beni “tedavi” eden, Boğaziçi’nin baskıdan uzak çoğulcu liberal yapısı idi. Kantinlerimiz bile böyle idi: Dinci-solcu kantini, kız kesen taşralıların toplandığı amele kantini ve “düşünce ve kız sorunu” olmayanların sosyete kantini. Dünya’ya, modern bilime, akla, farklı görüş ve düşüncelere açılma fırsatım oldu. 

1993’den, ihraç edildiğim 2016 yılına kadar üniversitede ekonomi dersleri verdim. Merhum Prof. Dr. Demir Demirgil’den alarak ilhamı hayatım boyunca birinci sınıf düzeyinde dersler verdim demiştim, nedeni işte bu hikayedir. 

Derslerimden en çok muhafazakar-milliyetçi öğrenciler kalıyordu. Çünkü zihnen öğrenmeyi, akıl yürütmeyi, değişmeyi, modern bilimi reddediyorlardı. Bir şekilde mezun olup, hacı ve hoca efendilerinin onlara anlattığı “peynir gemilerini yüzdürmeye” devam edeceklerdi. Neticede biz “cihan fatihi bir ırkın ahfadı” idik, her şey “Kur’anda zaten vardı”, “yaşanmış ve gösterilmişti”. Atalar mübarek, millerimiz necis, pardon necip idi. Ermeni, Rum dölleri, Kürtler ve içimizdeki Aleviler, solcular sürekli iftira atıyorlardı bu büyük Allah dostu millete. 

Bu öğrencilerim esasen ne İslam’ı ne de Osmanlıyı biliyorlardı. Bilmek için okumaya ihtiyaçları yoktu. Hoca efendilerinin “benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” türünden test edilmemiş, tutarlılık kaygısı içermeyen, tarih ve zaman dışı vaazlarını adeta bire-bir ezberleyip aktarmakla meşgul oluyorlardı. 

Dindar nesil yetiştirince iş bitecekti! 

Çok cahil ama bir o kadar da inançlı ve iddialılardı. 

Cahilden daha tehlikelisi, bir de idealist olanıdır; bu ifsat ve müflis taşralılar, hocasını bile irşada kalkar! 

Duydum ki; 2016 yılında üniversiteden ihraç edilince, en son sene verdiğim ve hiçbir zaman gelmedikleri dersimden kalan “dindar” öğrenciler gidip “bize zulmetti, kasıtlı bıraktı, FETÖ’cü idi, acayip iktidar düşmanı idi” gibi devrana uygun laflar ederek, sıkı durun, o dersi başka hocaya tekrar ettirmek suretiyle tümü dersten geçip mezun olup, Türkiye’yi yönettiğini zanneden aklını, vicdanını, irfanını kaybetmiş olan ekibe katılmışlar. 

“Hiçbir şeyi bilmeseler de her şeyi çok iyi bilerek” yedikleri önünde, yemedikleri arkalarında, bir Moğol devranının keyfini çıkartıyorlar. 

Büyük entelektüel Taha Akyol’un Prof. Ahmet Güner Sayar ile yaptığı aşağıdaki mülakatı okursanız, beni biraz daha anlamış olacaksınız. 

Atatürk’ün batı medeniyetine ayarlamaya çalıştığı saat ve zaman Türkiye denen Ortadoğu ayağında yeniden durduruldu. Türkler tarihte bir kez daha zamandan ve çağdan koparak karanlığa koşar adım yürüyorlar.

Prof Dr. İbrahim Öztürk'ün yazısının tamamına buradan ulaşabilirsiniz