Nesrin Nas
Oca 29 2018

Çanlar senin için de çalıyor

Savaş da barış da siyasi bir tercihtir.
 
Kimileri savaşı, kimileri de barışı “milli bir mesele” olarak görür, siyasi tavrını ona göre belirler.
 
Demokratik hukuk devletlerinde milli meselenin ne olduğuna ise halkın temsilcilerinin yer aldığı meclislerde tartışarak ve uzlaşarak karar verilir.
 
Kamuoyu, özgür ve tarafsız medya aracılığıyla bu tartışmanın her aşamasına dahil edilir ve mümkün olan en geniş uzlaşma aranır.
 
Yine de, toplumu oluşturan bireylerin tamamının aynı siyasi tercih etrafında buluşması beklenemez.
 
Seçilen siyasi tercihe itirazı olanların, başlarına bir şey geleceğinden korkmadan, bu itirazlarını dile getirmeleri, itirazlarını dile getirecek araçlara sahip olmaları hem rejimin demokratik niteliğini pekiştirir, hem seçilen siyasi tercihin meşruiyetine katkıda bulunur, hem de yanlışların düzeltilmesine  yardımcı olur. 
Daha önemlisi seçilen tercihin öngörülmeyen maliyetleri ortaya çıktığında iktidara bir “çıkış yolu” sunar.
 
Otoriter tek adam yönetimlerinde ise neyin milli mesele olduğuna iktidarı elinde tutan kişi, grup ya da parti verir. Milli mesele ilan edildikten sonra tartışma, itiraz istenmez. 
Tartışma, ikna ve uzlaşma otoriter yönetimlerin kullandığı yöntemler arasında yoktur. Emir, talimat, zorlama, korkutma en sık baş vurulan araçlardır.
 
Meclis ve toplum, tartışmaların dışında tutularak, medyaya “resmi bakışın dışında haber yapmama” talimatı ile başlayan Afrin Harekatı da Türkiye’da demokrasiden arta kalanları süpürdü götürdü.
 
Mevcut OHAL rejimimiz de adı konmamış bir sıkıyönetime dönüştü.
 
Ve doğal olarak barış isteyenleri, anlaşmazlıkların diyalogla ve uzlaşmayla çözülmesinden yana olanları susturmak için eldeki tüm araçlar seferber edildi.
 
Siyasi elitten iktidar medyasına, Baralor Birliği Başkanı’ndan iktidar seçmenine  kadar çok geniş bir yelpaze barış isteyenleri kınama yarışına girdi.
 
Gazeteciler, siyasetçiler evleri basılarak gözaltına alındı. Bir TV kanalının sunucusu ekranlardan barış isteyenleri “vurun” çağrısı yaptı.
 
Suskunluğunu koruyanlar, tarafsız kalmaya çalışanlar TV ekranlarından destek açıklamaları yapmaya zorlandı.
 
Oysa halen yürürlükte olan Anayasa’nın ‘Düşünce ve kanaat hürriyeti’ başlıklı 25. Maddesi’ne göre, “Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle suçlanamaz.” der.
 
Suskun kalmayaların işi daha da zor.
 
Milletvekillerine, siyasi parti genel başkanlarına bir mektup gönderen ve “Ülkemizde ve bölgemizde savaş değil sulh ve sükûn istiyoruz. Sınırlarımızı korumanın ve beka sorunu yaşamamanın en iyi yolunun karşılıklı dostluk ve iyi komşuluk bağlarını güçlendirmek olduğuna inanıyoruz.

Güvenliğimizin milyarlara mâl olan silahlanmayla, gencecik insanların yaşamı pahasına ve on binlerce aileyi yersiz yurtsuz bırakacak bir savaşla değil, karşılıklı müzakere ve işbirlikleri üzerinden sağlanacağını, üstelik bunun mümkün olduğunu, tecrübe ile biliyoruz.” diyen bir avuç insan günlerdir linç ediliyor.
 
“Her çatışma, her savaş; fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açarak büyük bir insani dramı da beraberinde getirir.” diyen Türk Tabipler Birliği de bu linçten nasibini alıyor.
 
İşte, başta ülkeyi yönetenler olmak üzere tüm iktidar paydaşlarının yokmuş gibi davrandığı o Anayasa’nın 176. maddesine göre anayasa metnine dahil olan “Başlangıç” kısmında “…Türk vatandaşlarının… ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu…” yazar.*
 
Ayrıca Türkiye'nin de taraf olduğu BM Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 20/1 maddesi savaş propagandası ve düşmanlığı savunma yasağına ilişkindir ve her türlü savaş propagandasının hukuk tarafından yasaklandığını kayda geçirir.
 
Birleşmiş Milletler (BM)  bu düzenleme ile yetinmemiş, 1978 yılında barış içinde yaşamayı “temel insan hakkı” kabul etmiş, 1984 yılında da tüm insanların barış içinde yaşama hakkının “kutsal bir hak” olduğunu BM  kararı olarak ilan etmiştir.
 
BM Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni biz 2000 yılında imzaladık, 2003 yılnda da onayladık. Yani AKP iktidarının ilk yıllarında Meclis’teki  AKP çoğunluğunca onaylandı bu sözleşme...
 
2004 yılında ise yine AKP’nin girişimleri ile değiştirilen Anayasa’nın 90. maddesi ile, tarafı olduğumuz temel haklara ilişkin sözleşme hükümlerinin yerel yasalarımızdan üstün olacağı hükmünü Anayasa’ya koyduk.
 
Buna rağmen bugün barış talep eden herkes tedirginlik içinde. Afrin Harekatı’na tam destek veren CHP Genel Başkanı dahi iktidar mensuplarının hedefinde. En ufak bir eleştiri ya da soru iktidarın kaşlarının kalkmasına yol açıyor.
 
Cuma Namazı esnasında imamın siyasi söylemine itiraz edenlerden bir belediye otobüsünde yanındaki arkadaşı ile sohbet eden kadına kadar, her kesimden her yaştan insan gözaltına alınıyor.
 
Ağzında zeytin dalı taşıyan güvercin barışı çağrıştırır oysa...Bugün ise “zeytin dalı” barış güvercinleri için tedirginlik ve korku içinde yaşamak anlamına geliyor.
 
John Donne, bir katedralde başrahip olduğu dönemlerdeki vaazlarından birinde;
 
Bir ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına;
anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta;
...
 
Ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım;
işte bundandır ki çanlar kimin için çalıyor diye sorma; çanlar senin için çalıyor.” der.
 
Öyle zamanlar ki... iktidar, ne biat etmeye ne tam itaate, ne sessizliğe ne de ses çıkarmaya tahammül ediyor. Hep daha çok daha çok istiyor. Ta ki duymak istediği sözler ağzınızdan çıkana kadar...
 
Çanlar, çocuklar ölmesin diye ses çıkaranlar için de, Cuma Namazı’na gidenler için de, Belediye otobüsündeki vatandaş için de, kanaatini açıklamayanlar için de çalıyor.
 
İktidarın siyasi tercihinden yana olanların uyguladığı, şimdilik sözlü ama her an fiziksel olabilecek saldırıların zamanla daha da artacağını öngörmek için ileri görüşlü olmaya gerek yok. Hele 696 Sayılı KHK ile getirilen cezasızlık güvencesi hükmü yürürlükteyken...
 
Türkiye’yi yönetenler gerçekten iç ve dış düşmanlarla kuşatılmış olduklarına inanıyorlar. Dünyadaki değişimi izleyen ve Türkiye’nin imkanlarını ve sınırlarını gerçekçi bir yaklaşımla değerlendirenlerin yaptığı her uyarıyı, her eleştiriyi, her itirazı büyük bir öfkeyle karşılıyorlar.
 
İçeriden ve dışarıdan yapılan uyarıları Türkiye’nin büyük devlet olmasını hazmedemeyenlerin, büyük düşünemeyen küçük beyinlerin ve hainlerin uyarısı olarak yaftaladıkları için, attıkları adımların ve ağızlarından çıkan sözlerin toplumsal barışı ve uluslararası ilişkileri nasıl zehirlediğini dahi göremiyorlar.
 
Shakespeare’in ölümsüz eseri “Kral Lear”da Edmund şöyle seslenir:
 
“İnsanoğlunun ne budala olduğunun resmidir bu.
İşler biraz ters gitmeye başladı mı,
İhtimal ki kendi hatamızın bedelidir bu.
Oysa biz güneşi, ayı ve yıldızları suçlarız,
Onlardır felaketimizin sorumlusu.”
 
* Murat Sevinç: ‘Barış’ sözcüğü ve bazı ‘anayasal’ haklar…Diken 27/01/2018