İfade özgürlüğünde son durak: Dijital yayınlara RTÜK prangası

1990’ların başında, başımıza sarılan ve Türkiye’nin özel yayıncılık krizini “düzenleyeceği” öngörülen RTÜK, 2018 yılının sonuna doğru tekrar gündemde. Elbette, bu sefer de konu, birçoğumuzun tahmin edebileceği üzere düzenleme adı altında sansür ve baskıyı arttırmak.

Son yıllarda ne zaman gündeme gelse medya tüketicilerinin ve yurttaşların canını yakan kurum, bu sefer de insanların son dayanağı hâline gelen dijital yayınların tepesine çökecek.

RTÜK web sitesinde yer alan “Radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayınların internet ortamında sunumu hakkında yönetmelik taslağı” başlıklı taslak kuruma göre radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin internet ortamından sunumuna, bu hizmetlerin iletimine, internet ortamından medya hizmet sağlayıcılara yayın lisansı, platform işletmecilerine de yayın iletim yetkisi verilmesine, söz konusu yayınların denetlenmesine ilişkin usul ve esasları belirlemeyi amaçlıyor.

Üstünde çok konuşulan taslakta neler olduğunu kısaca özetleyerek başlayalım.

Taslağın başında, taslağın ilgilendiği aktörlerin internet ortamından sunulan radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetleri ile bu yayın hizmetlerini sunan özel medya hizmet sağlayıcı kuruluşları ve bu yayın hizmetlerinin iletimini sağlayan platform işletmecileri olduğu söyleniyor.

Hemen bu ifadenin altında ise, kurumun yetkileri saklı olmakla birlikte,  bireysel iletişim hizmetlerinin, radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın  hizmetlerini internet ortamından iletmeye özgülenmemiş platformların ve radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerine yalnızca yer sağlayan gerçek ve tüzel kişilerin bu kapsamda olmadığı iletiliyor.

Şimdi meseleyi “türkçeleştirelim”.

Bireysel yayıncıların “lisans yönetmeliğinin” hedefi olmayacağı zaten taslak çıkmadan önce de belirtiliyordu. Radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerine yalnızca yer sağlayan gerçek ve tüzel kişilerden bu tür dosyaları “host eden” şirketleri ve platformları anlayacağımızı da varsayarsak bunun da en azından makul bir yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz.

Zaten yayıncı ile host arasında bir tür “şirketler arası ilişki” var. Ama “yayıncı” tarafında ve “dağıtıcı” tarafında işler karışıyor.

Düzenlemede uzun uzun yasa kapsamında faaliyetleri düzenlenen aktörler ve düzenlemenin terminolojisine ilişkin tanımlar var. Ama ikinci bölüm itibariyle, düzenlemenin amacı da karanlık tarafları da ortaya çıkıyor.

Örneğin sadece Internet’ten yayın yapan bir Internet televizyonu kurmak gibi bir  hayaliniz mi var? İşiniz zor. Zira radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerini sadece internet ortamından sunmak isteyen medya hizmet sağlayıcıları, Üst Kuruldan internet ortamından yayın lisansı almak zorunda.

10 bin tl’lik İnternet-RD lisansı (radyo lisansı) ve 100 bin tl’lik İnternet-TV lisansı (televizyon lisansı) şeklinde iki tür lisans var. Bunlardan birini almadan Internet’ten klasik Internet televizyonu ya da Internet radyosu türünde yayın yapamıyorsunuz.

İsteğe bağlı yayın hizmetleri için de Internet-İBHY isimli 100 bin TL’lik bir lisans var. Yani izlediğimiz Internet televizyonları ve radyolarının hayatta kalıp kalamayacağı hem lisansa uygun bulunup bulunmayacaklarına hem de bu parayı denkleştirip denkleştiremeyeceklerine bağlı. Bu arada ücretler sabit değil. “Tarife” her sene artabilir, hazır kelepirken almakta fayda var. Ama şu gerçek: Özgür yayıncılığın bedeli yavaş yavaş -kim bilir belki de hızlı hızlı- artacak.

Bir lisans alıp birden fazla yayın yapmak da yeni düzenlemeye göre imkansız. Şirketinizin kapsamında birden fazla tv ya da radyo hizmeti barındıramıyorsunuz. Hepsi için ayrı ayrı lisans ücreti bayılmanız gerekiyor. Devletimiz herhalde kolunu kanadını kırdığı bağımsız medyanın bir de suyuna ekmeğini banmak istemiş olacak ki, birleşerek yayın yapma olasılığını da ortadan kaldırmış.

Spotify ve benzeri abonelikle içerik sunan mecralar, düzenlemeye göre yıllık net satışlarının binde beşini izleyen yılın Nisan ayı sonuna kadar Üst Kurula ödeyecek.

Diyelim parayı yatırdınız ve hasbelkader lisansı aldınız. Yani Türkiye’de yayın yapma hakkına sahipsiniz. Üst makamları kızdırırsanız işiniz yaş. Hem lisansınız iptal oluyor hem de paranıza hoşça kal diyorsunuz.

Diyelim ki çok cevvalsiniz ve lisansı aldınız; ama lisansın şartlarını sağlamadığınız düşünülüyor. Devletimiz onun da yolunu şöyle buyurmuş. Önce uyarıyor. Uyarıya kulak vermeyenin yayınını üç aylığına durduruyor.

Bu süre zarfında şartın yerine getirilmemesi halinde ise ilgili kuruluşun internet ortamından yayın lisansı iptal ediliyor.

Yönetmeliğin kapsamına girmesine rağmen yayın yapanların ise işi daha zor. Tüzel kişiler için de gerçek kişiler için de engellemeyle başlayan ve eğer yayın devam ederse davaya varan bir yolculuk tasarlanmış.

Yani yayın yapıyorsanız düşünmeniz gereken şeylerin başında şunlar var: Bu kapsama giriyor musunuz? Başvuru yaptınız mı? Başvurunuz kabul oldu ve lisans aldınız mı? Lisans yönetmeliğine uygun bir yayıncılık yaptınız mı?

Görüldüğü üzere kanun oldukça kapsamlı ve yaptırımları da oldukça sert. Bir de RTÜK’ü kurum olarak tanıyanlar süreçlerin ne kadar keyfi işleyebileceği konusunda sanıyorum ki hemfikirdir.

Gelelim bu işin politik ve pratik yönüne.

Son birkaç gün içinde, taslağın tamamı yayınlanana kadar, Türkiye’nin önde gelen akademisyenleri ve gazeteciler konuyla ilgili temkinli olarak fikirlerini sundular. Fikirlerde ortak bir yan vardı. O da,  yayın lisansı etrafında başlayacak yeni uygulamanın, sansür ve oligopolleşmeye evrileceği yönündeydi.

Taslağı Bianet’e yorumlayan Prof.Dr. Yaman Akdeniz, “Yönetmelikte hangi kavram kim için geçerli olacak belli değil” diyerek taslağın hangi kurum ve yayıncıları kapsayacağı konusundaki belirsizliğin altını çizerken mahkemelerin bu yeni lisans rejiminden kendilerine görev çıkararak istedikleri siteleri engelleyebilecekleri vurgusunu yaptı.

Akdeniz’in ifadesi, etrafta dolaşan teoriler arasında en doğrusu. Bu işin mahkemede biteceği çok belli ve Türkiye’de “teknik” temelli yeni tür medya davalarının yolu açılmış olacak.

Ancak unutmamak gerekir ki, davalar yüz yıl sürse de engel kararı dava başlamadan bile verilebilen bir karar artık. Yani sembolik anlamda hukuk mücadeleleri kazanılabilir/kaybedilebilir; ama birçok dijital yayıncı açısından iş yaş. Hükümeti “kızdırmamak” dijital yayıncılık bağlamında bir öncelik hâline gelecek.

Aslına bakılırsa Netflix ya da Spotify gibi hizmetlerden binde 5 oranında ücret almak vs. gibi şeyler Batı demokrasilerinde de tartışılan durumlar. Dahası, Facebook ve Twitter’ın vergilendirilmesi gibi durumlarda da kamusal medya teşebbüslerinin desteklenmesi ve rekabetçi hale getirilmesi gibi argümanlar sıklıkla öne sürülüyor.

Ancak Türkiye’nin ifade özgürlüğü sicili düşünüldüğünde işler çok büyük sıkıntıda. Bir de düzenlemede şöyle bir yön var. 5. Maddenin 8. Fıkrasında belirtildiği üzere Türkiye’ye yönelik yayın yapan veya yayın dili Türkçe olmamakla birlikte Türkiye’ye yönelik ticari iletişim yayınlarına yer  veren yayın kuruluşlarının yayın hizmetleri hakkında da bu Yönetmelik hükümleri uygulanacak.

Yani haber odanız Berlin’de de olsa, Köln’de de olsa, Londra’da da olsa günün sonunda Türkçe ve Türkiye’ye dönük yayın yaptığınız için mükellef durumdasınız. Bu yönüyle Avrupa’dan Türkiye’ye yayın yapan yayıncıların önünü kesip onları kanunen sorumlu hale getirmek amacını taşıyan 90’ların RTÜK yasasının bir şekilde “upgrade” edildiğini söylemek mümkün.

Erdoğan’la Merkel’in yan yana basın mensuplarının sorularını yanıtladığı konferansta kimse bu “ilginç” kanuna değinmemiş olsa da bu konu Türkiye’deki multimedya yayıncılığı bağlamında oldukça baş ağrıtacağa ve hatta Avrupa ülkelerinin Türkiye’de yaptıkları medya odaklı projelerin de çehresini değiştireceğe benziyor.

Peki ne olacak? Türkiye’de kısa dönemde bir demokratikleşme/rahatlama beklemediğimize göre son yıllarda haber siteleri bağlamında ne olduysa o olacak. Sayı azalacak, ekonomik krizle birleşen durum derinleşecek ve birleşik kurumsal yayınlar yerlerini “tek tük” kişisel bazda yayın yapanların oluşturduğu bir ortama bırakacak.

Türkiye’deki gazeteci camiasında da dayanışma kültürü olmadığından devlet istediği zaman istediği yayıncıya “hadi kardeşim gel sana emniyeti gezdirelim, bir Silivri havası aldıralım” diyebilecek.

Ve yine haber piyasasında olduğu üzere çok daha mikro kitlelere yönelen, elden ele yayılan, kitleselleşmemeyi bir strateji olarak güden yeni bir fanzin kültürü ortaya çıkacak. Bundan büyük bir heyecanla bahsedenler, bunu övenler de olacak; ama netice olarak devlet muhtemelen onun da bir çaresini bulacak.

Özetle, teknolojide çareler tükenmese de siyasette çare bulamazsak teknolojinin dahi nefesinin kesilebileceği yeni dönem, bu düzenlemeyle açılmış olacak.

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.