Barış Anneleri'nden Öcalan çağrısı, avukatlardan 'tecrit' açıklaması

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik İstanbul seçimleri sonrası başlayan görüş yasakları sürüyor. Barış Anneleri Meclisi, görüş yasağının kaldırılmasını, bu duruma karşı sessiz kalınmamasını istedi. 

Öcalan ile Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’ın müdafiliğini yürüten Asrın Hukuk Bürosu avukatları ise görüştürülmedikleri müvekkillerinden haber alamamaları nedeniyle 19 Haziran’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) “tedbir” talepli başvuruda bulunmuştu. 

Avukatlar Rezan Sarıca ve Nevroz Uysal, müvekkilleri Öcalan’la 8 yıl aradan sonra 2-22 Mayıs, 12-18 Haziran ve 7 Ağustos 2019 tarihlerinde görüşebilmişti. Son görüşmeden bu yana Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na 86 kez başvuru yapan avukatların bu başvurularına hiçbir yanıt verilmedi.

Öcalan’la en son 2 Mart’ta İmralı Adası’nda çıkan yangın sonrası kardeşi Mehmet Öcalan’ın görüşmesine izin verilmişti. Bu görüşmenin ardından İmralı’nın kapıları yeniden kapatıldı. Baş gösteren  koronavirüs (Kovid-19) salgını ile birlikte Öcalan ve diğer üç isme dönük artan kaygılar üzerine ise, yasal olarak her tutuklu ve hükümlü yakınları ile haftada 10 dakika telefon görüşü gerçekleştirebilmesine rağmen İmralı’da uygulanmayan bu hak 27 Nisan’da ilk kez kullandırıldı. Öcalan, böylece İmralı Adası'na getirildikten 21 yıl sonra Urfa Cumhuriyet Savcısı’nın odasına çağrılan ailesiyle ilk kez telefonla görüşebildi. Salgın dolayısıyla yapılan telefon görüşmesinden bu yana ne Öcalan ne de adadaki diğer üç isimden haber alınıyor.

Barış Anneleri Meclisi, PKK Lideri Abdullah Öcalan'a yönelik görüş yasağı ve cezaevlerinde yaşanan hak ihlallerine ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde açıklama yaptı. Açıklamaya İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul Eş Sözcüsü Gürbet Aydoğan, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul İl Eşbaşkanı Elif Bulut, Ezilenlerin Sosyalist Partisi(ESP) İstanbul İl Eş Başkanı Ezgi Bahçeci ve Tevgera Jinen Azad (TJA) aktivistleri katıldı.

İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, Kürt sorunun yüz yıllık bir sorun olduğunu ve artık bölgesel olmaktan çıkıp küresel boyut kazandığını belirtti. Ancak buna rağmen devletin son derece ağır bir çözümsüzlük politikasını uygulamaya devam ettiğini söyleyen Keskin, şöyle dedi: 

“Bu bağlamda Kürt kadınları büyük baskı altında. Köpekler kullanılarak işkenceler yapılıyor. Bugün yine kadınlara yönelik birçok gözaltı var. Bunların içinde barış anneleri de var. Bu saldırıya maruz kalanların tek bir talebi var; Kürt sorunun demokratik bir biçimde çözülmesi. Bunun ötesinde cezaevlerinde büyük bir tecrit var. Özellikle İmralı cezaevinde. Başından beri İmralı cezaevi ayrı bir sistemle yönetiliyor. Çok uzun bir süredir devam eden ağır bir tecrit sistemi devam ediyor. Bu tecrit aynı zamanda iç hukuka aykırı bir uygulama. Hükümlülerin hakları yasayla belirlenmiş olduğu halde, Öcalan ve orada bulunan diğer tutuklulara karşı bu hakların hiçbiri uygulanmıyor."

Barış Annesi Rewşan Döner, İmralı’da uygulanan tecridinin tüm toplumu hedef aldığını dile getirerek, tecrit kalkmadığı süreci demokrasi ve barışın sağlanamayacağını altını çizdi. Döner, “1 Eylül Dünya Barış Günü’ne giden süreçte başta Öcalan ve cezaevlerinde uygulanan tecrittin kalkmasını istiyoruz. Ayrıca 1 Eylül’de barış masası kurulsun, bu akan kan dursun. Bu şekilde demokratik bir cumhuriyete adım atılabilir ve birlik ve beraberlik içinde yaşayabiliriz” diye konuştu.

Barış Annelerinden Behiye Duman, tüm toplumun tecride karşı ayağa kalkması gerektiği çağrısında bulundu. Tecrittin işkence olduğunu ifade eden Duman, bunu kabul etmeyeceklerini söyledi. Yıllardır Kürt kazanımlarına yönelik saldırıların olduğunu belirten Duman, şöyle dedi:

“Bugün AKP-MHP var gücüyle barbarca Kürtlere saldırıyor. Cezaevindeki bütün insanlar şu an tecrit altındalar. Onların haklarını vermemek, onları baskı altında tutmak için ellerinden geleni yapıyor. Ayrıca dışarda da her gün kadınlara yönelik operasyonlar yapıp, işkence ile kadınları gözaltına alıp tutukluyorlar. 12 Eylül döneminden daha beter olmuş. Biz anneler olarak bu zihniyeti kabul etmiyor, kınıyoruz. Bu barbarlığın son bulması için herkesin ayağa kalkması gerekiyor. Sadece Kürtlere yönelik olduğu için insanlar hiçbir şey yokmuş gibi davranmamalı."

Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Faik Özgür Erol, İmralı Adası’nda kalan müvekkillerinin koşulları ve karşılaştıkları hukuksuzluklara ilişkin Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

Pandemi sürecinde İmralı’daki riskler nelerdir?" sorusuna şu yanıtı verdi:

"Şu an adada bulunan sayın Öcalan dışındaki üç mahpus 2015 tarihinde İmralı’ya nakledildiklerinde yanlarında bir mahpus daha vardı, sayın Sait Yıldırım. Kısa süre sonra Sait Yıldırım, kronik kalp rahatsızlığı olduğu gerekçesiyle İmralı’dan tekrar çıkarılarak hastaneye erişebileceği cezaevlerinden birine nakledildi. Bu örnek bir göstergedir. CPT’nin “hastalıklara karşı korumasızlık” tespitini bu örnekle birlikte değerlendirebiliriz. Kuşkusuz İmralı’da periyodik bir revir-doktor denetimi gerçekleşiyor. Ancak hastane ya da teşekküllü bir sağlık kurumuna erişim gerçekleşmiyor. Bu da kronik ya da krizli bir hastalık hali açısından risk yaratıyor.

Pandemi sürecindeki riskler ise, İmralı’da sağlık boyutuyla yapısal olan bu sorunlara salgından kaynaklı tehditleri ekledi. Henüz sürecin başında ilgili tüm kurumlara başvurarak İmralı’da ne düzeyde önlemler alındığı, koruyucu, dezenfekte edici, hijyenik malzemeye erişim olanağı sağlanıp sağlanmadığı, test işlemi yapılıp yapılmadığı gibi bir dizi soru yönelttik ve tedbir alınmasını talep ettik. 

Bu soruları böyle sormamızın en önemli sebebi elbette tecritti. Diğer cezaevlerindeki gibi görüşerek ya da en azından telefon kanalıyla şartlar hakkında bilgi alma şansımız kalmıyordu. Buna rağmen sorularımız yanıtsız bırakıldı. Bu yanıtsız bırakmayla başlayan hukuksal süreç, bizim Anayasa Mahkemesi başvurumuzu hazırlayan süreci ifade ediyor."

O röportajın özeti şöyle: 

CPT yetkilileri ile pandemiden kaynaklı İmralı’daki risklere dair bir temasınız oldu mu?

Bu dönem pandemi nedeniyle yurt dışı seyahat imkânları bulunmadığından CPT ile masa görüşmesi gerçekleşmedi. Ancak periyodik raporlarımızı sunmaya devam ediyoruz. Ayrıca pandemiden kaynaklı İmralı’daki risklere dair yaptığımız yerel taleplere dair bir bilgilendirme ve başvuruyu CPT’ye de ilettik. 

Görüşme başvurularınız şimdiye dek “koster bozuk”, “hava şartları uygun değil” gibi gerekçelerle reddediliyordu. Bu gerekçelere bir süredir verilen “disiplin cezaları” da eklendi. İmralı’da diğer cezaevlerinde olduğu gibi disiplin cezalarına dair hukuki itiraz süreçleri işliyor mu? 

 

 İki buçuk yıldır hiçbir disiplin cezasının hangi gerekçeyle verildiğini bilmiyoruz! Çünkü hiçbir biçimde bu disiplin dosyalarını avukatları olarak bizlere göstermiyorlar, örnek vermiyorlar, hatta dosyaları vermeyeceklerine dair kararlar alıyorlar. Yaklaşık iki buçuk yıldır aile görüşlerinin engellenme gerekçesi olarak sistematik ve aralıksız olarak disiplin cezaları oluşturuluyor İmralı’da. Üçer aylık görüşme yasakları olarak kuruyorlar. Bu cezaların aile görüşlerinin yapılmaması için yasal bir kılıf olarak tasarlandığını anlıyoruz ancak disiplin yargılaması da, cezası da yasal prosedürlerle işletilmiyor. Örneğin; iki buçuk yıldır hiçbir disiplin cezasının hangi gerekçeyle verildiğini bilmiyoruz! Çünkü hiçbir biçimde bu disiplin dosyalarını avukatları olarak bizlere göstermiyorlar, örnek vermiyorlar, hatta dosyaları vermeyeceklerine dair kararlar alıyorlar. Zaman zaman yargılaması devam eden bir disiplin kararı olup olmadığını, varsa dahil olarak gerekli itirazları yapmak istediğimizi söylediğimizde bilgi vermiyor, mevcut disiplin yargılamalarını gizliyorlar. Yapılan aile başvurularını reddetmek için üç ayda bir verdikleri yazılı yanıtlarda yeni disiplin cezası kararı numarası yazıyorlar ve ancak böyle haberdar olunabiliyor. Disiplin yargılamaları için durum bu. 

Yani dönem dönem siyasi egemenlerin hukuku görmezden geldiğine, boşa çıkardığına, hukuksuzluk ürettiğine tanıklık ettik.  Buradaki durumda ise hukuku kaçırıyorlar, resmen ve gayri yasal olarak iki buçuk yıldır yürüttükleri hukuksal bir yargılamayı avukatlardan ve kamuoyundan gizleyip, kaçırmaya çalışıyorlar. Bu çok tuhaf bir durum. 

İmralı tecrit sistemine bu haliyle bir de hukuksal tecridi eklemeye çalışıyorlar. Yeni bir tecrit tekniği gibi görünüyor. Demokratik kamuoyunun şu açıdan dikkat etmesi gereken bir mesele olduğu kanaatindeyim. Geçmişte de avukat görüşmelerinin kısıtlanması, dinlenmesi, kaydedilmesi gibi şeyler İmralı’da uygulanırken, yasal değildi. Ancak sadece İmralı’da uygulanıyor olmaları, demokratik kamuoyunun da bu ihlalleri görmezden gelmesine yol açtı. 2016’dan itibaren İmralı’daki fiili kısıtlamaların kararnamelerle tüm cezaevleri ve topluma dayatıldığını, yasallaştırıldığını gördük. Bu konuda da bir kez daha bu riske dikkat çekmiş olalım. Bu nedenlerle disiplin yargılamasının avukatlardan kaçırılması ve adeta gizli yargılama pratiğine dönüştürülmesi bizim Anayasa Mahkemesi başvurumuzun önemli bir ayağını oluşturuyor.

 AYM’ye başka hangi gerekçelerle tedbir talebinde bulundunuz?

AYM başvurusu hem pandemi şartlarında İmralı koşullarının denetlenemezliğini hem de disiplin yargılamalarının oluşturduğu ihlal halini kapsıyor. Tedbir talebi ise, daha özel bir durumun, pandemi koşullarıyla birleşen ağır tecrit ve iletişimsizlik halinin yarattığı kötü muamele içeren koşulların kaldırılmasına dönük acil bir talebi ifade ediyor.

Başvuru ve tedbir bugün acil müdahale gerektiren bir duruma odaklansa da, İmralı tecridinin 20 yılda biriken bir gerçeklik olduğunu da göz ardı edemeyiz. Sayın Öcalan, İmralı’da 10 yılı aşkın süre tek başına tutuldu. Bu durum tek kişilik izolasyondu ve 2009’a dek süren bu koşulların ‘işkence ve kötü muamele yasağı’nı düzenleyen AİHS’in 3’üncü maddesini ihlal ettiğini AİHM de tespit etmişti. Sonrasında İmralı’ya 5 mahpus daha götürüldü. Ancak onların yaşam koşulları da günün 23 saatini tek başına geçirmeye zorlanacak biçimde düzenlenmişti. Haftada beş gün ve birer saat görüşme yapmalarına olanak tanındı sadece. Bu uygulama İmralı’ya 2015’de nakledilen yeni mahpuslar için de aynen uygulandı. Şu an İmralı’da sayın Öcalan dışında 3 mahpus kalıyor ve haftada beş gün ve birer saatle sınırlı olarak birbirlerini görebiliyorlar.

Cezaevi içi tecrit durumu bu iken, 2015 sonrası durumda dışarı ile iletişime dair son derece keskin bir tecrit devreye girdi. 27 Temmuz 2011-2 Mayıs 2019 tarihleri arası hiçbir avukat görüşmesi yaptırılmadı. Aile görüşleri kesildi. Telefon hakkı zaten İmralı’da hiç kullandırılmamıştı. İçeri ve dışarıdaki tecrit birleştiğinde tek kişilik izolasyondan dar grup izolasyonuna uzanan bir tecrit pratiği ortaya çıktı. 2019 yılı içerisinde  sayın Öcalan ile dört avukat görüşmesi yapıldıktan sonra Ağustos 2019 itibariyle avukat görüşmeleri yeniden kesildi.

Son olarak pandemi dönemine geldiğimizde ise, Adalet Bakanlığı cezaevlerinde aile görüşmelerini sınırlarken tüm mahpuslara haftada iki kez olacak biçimde telefon ile ek iletişim hakkı tanımıştı. Neden yapıldı bu düzenleme? Pandemi şartlarının ortaya çıkardığı iletişimsizlik halinin bir tecride dönüşmemesi, mahpuslar ve ailelerinin birbirlerinden haberdar olmalarını sağlayarak endişe ve olası ıstırap halini ortadan kaldırmak için.