İnsan hakkı değil ölüm kalım hakkı

İnsan haklarının ilki yaşam hakkı. Yaşam hakkı güvende değilse diğer hakların bir anlamı kalmaz. Canın yongası malı da dâhil edince devletlerin esas görevlerinden biri vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlamak olarak şekillenir.

Türkiye’de bu görev carî anayasanın genel esaslar bölümünde “değiştirilemez” ilk dört maddeden hemen sonra gelir.

Görevin yerine getirilmesi hukukta “kusursuz sorumluluk” çerçevesinde oluşur. Türkçesiyle vatandaşın can ve mal güvenliğini sağlama yükümlülüğü hiçbir istisna, özür, bahane, gerekçe kaldırmaz.

İlgili 5. madde şunu der:

“Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

Keza Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) birinci bölümünde zikredilen, can ve mal güvenliğini de kapsayan 18 temel hak ve özgürlüğü, kurucu taraf olduğu Sözleşme uyarınca tanır ve teminat altına alır.

Peki, devlet bu temel sorumluluğunu ne ölçüde yerine getirir?

Mal güvenliğiyle başlayalım. Memleketteki en büyük mal sahibi zaten devlettir. Sahiplik konusunda birey-devlet denkleminde devletle baş edilemez. Bu asimetri yalnızca boyut veya çap mes’elesi de değildir. Devlet istediği anda özel malı müsadere eder, kamulaştırır.

Kamu malı güvenliği konusunda AKP döneminde “üstün kamu yararı” ilkesi had safhada istismar edildi ve “koruma-kullanma” dengesi kullanma lehine sürekli bozuldu.

Kullanma devlet adına da oluyor, devletin kanatları altındaki özel sermaye adına da. Artvin’de ve pek çok başka yerde yaşanan maden dayatması gibi…

Bilvesile Maden Kanunu’nun memleketteki tüm kanunlara önceliği olan, özel izin suretiyle diğer her kanunu delebilen bir kanun olduğunu bilelim. Her toprak parçası, mukaddes rant ilkesi uyarınca potansiyel bir maden arama sahasıdır bu topraklarda.

Dolayısıyla kamu malının güvenliği hele bugünkü uygulama ile sadece kâğıt üzerinde vardır ve tamamen keyfîdir. Ülke çapındaki doğa ve kent katliamı bu uygulamanın sonucudur.

Özel malın güvenliğine gelince, Cemaate yakın olduğu varsayılan mal sahiplerinin sorgusuz sualsiz maruz kaldığı bilumum uygulama, özel mal güvenliğinin de son derece keyfî olduğunu gösterdi.

Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki (AİHM) davaların hatırı sayılır bölümü devletin mal mülk suiistimaliyle ilgilidir.

Ve şimdi can güvenliğine bakalım. Bu devletin ve selefi Osmanlı devletinin vatandaşları/kulları üzerinde kadim bir “ölüm/kalım hakkı” vardır. Onlar devletlerinin “malıdır” bir bakıma, yaşatılırlar da öldürülürler de.

Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerindeki büyük kıyımlar bu müseccel haktan doğar. Erdoğan rejiminde bu “zılliyet hakkı” aynen sürüyor ama kapsama alanı çığ gibi büyüyor. Türkiye’de bugün devasa bir kitlenin can güvenliği ve yaşama hakkı devlet tarafından korunmadığı gibi pek çok durumda bizzat rejimin elindeki devlet tarafından ihlâl ediliyor.

Kitlesel bombalı saldırılarla can verenler, toplumsal itiraz eylemlerinde veya sıradan kontrollerde güvenlik güçlerince öldürülenler, Kürd illerinde süregelen savaşta karşılıklı can kayıpları, faili meçhuller, kadın cinayetleri, işçi cinayetleri, kara ve demiryollarında can verenler, inşaat kamyonları altında ezilenler, ruhsatsız bireysel silâhlarla öldürülenler, tüm bu durumlarda can vermeyip sakat kalanlar, önü alınamayan ve neredeyse teşvik gören akraba evlilikleri dolayısıyla sakat doğanlar.

Dün Dünya İnsan Hakları Günü münasebetiyle açıklanan, Sezgin Tanrıkulu’nun çabasıyla ortaya çıkan “AKP İktidarının Hak İhlalleri Karnesi” bu mâlumu ilâm ediyor. Birkaç rakam: 2002-2018 yılları arasında 14 bin 960 kadın cinayeti işlenmiş. 22 bin 224 kişi de iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş.

21bin 325 kişiye işkence ve kötü muamele yapıldığı tespit edilmiş. 591 gazeteci tutuklanmış. 357 kişi zorunlu askerlik görevini yerine getirirken şüpheli biçimde ölmüş.

Devletin üzerlerinde ölüm kalım hakkı olan bu kitlenin adalete erişimi sıfırdır.

“Terörle mücadele” anabaşlığı altında bilumum yasa ve yönetmelik bugün Türkiye’de devletin can ve mal güvenliğini koruma sorumluluğunu istisnaî hâle getirdi. Bu durumu AİHS bağlamında okunduğunda Türkiye’de devlet, can ve mal güvenliğini de kapsayan temel hak ve özgürlüklerin birey ve toplum tarafından kullanılmasını değil kullanılmamasını güvence altına alıyor!

Türkiye’de kural AİHS’in hak ve özgürlükleri tarif eden ilk 18 maddesi değil, madde metinlerinin çoğunda belirtilen kısıtlama ve tedbirlerdir. AİHS diliyle söylenecek olursa:

“Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”

Bu sayede, rejimin terörle mücadele adı altında her gayridemokratik icraatını yurtdışında ve en başta Strazburg’da savunma konumunda olan bürokratlar devamlı bu istisnalardan dem vurur.

Peki, iktidara yakın oldukları için veya kendilerini bir biçimde korudukları için canları ve malları güvende olanlar memleketin umumî hâl ve gidişatından azade mi? Kendi mallarını ve canlarını koruma bahasına diğerlerinin mal ve canını hiçe sayanlar ne kadar güvendeler?

Ekonomik krizin külfeti için kullanılan “hepimiz aynı gemideyiz” lakırdısı işte esas can ve mal güvenliği için geçerli. Bugün hiçbir vatandaş ve hiçbir şirket beyefendinin hukuk sisteminin keyfî uygulamalarından azade değildir. O hukuk sisteminin temel taşı olan “terörizm” her vatandaşı, her şirketi, her tüzel kişiyi günün birinde hedef alabilir.

Üç hususun altını çizerek bitirelim.

Adalet ve kolluğun tarafgirliği ve güven yerine güvensizlik kaynağı hâline gelmesiyle oluşan can ve mal güvenliği boşluğu herhangi bir ülkede vatandaşı kendi adalet ve kolluğunu kurmaya teşvik eder.

Siyaset gibi güvenlik de boşluk kaldırmaz. Halktan nefret eden polis ile “özel güvenlik” işin siftahıdır. Herkes kafasına göre kendi güvenliğini sağladığında ise kamu külliyen mafyalaşır.  

İkincisi, 2011’den bu yana Suriyeliler sayesinde duymaya başladığımız mültecilik hâlinin temel kıstası, kişinin vatandaşı olduğu devletin korumasını, yani can ve mal güvenliğini kaybetmesidir. Bu anlamda Türkiyelilerin pek çoğu bugün iltica kıstaslarını yerine getiriyor ve nitekim düzenli artan şekilde güvenliklerini dışarıda arıyorlar.

Üçüncüsü, Erdoğan rejimi devletin güvenliğini vatandaşın güvenliğine daima üstün ve öncelikli gören kadim geleneği dahî tahrif etmiş bir siyasadır.

Türkiye’de bugün Anayasa’nın 5. maddesindeki tarife istinaden güvende olması gereken ve güvende olan tek vatandaş Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Şimdilik…

Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Ahval’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.